Dün akşamki o ara sokak kovalamacasından sonra eve nasıl girdiğimi, geceyi nasıl geçirdiğimi hatırlamıyordum. Tek bildiğim, her sesin Ateş’in ayak sesi, her gölgenin onun heybetli gövdesi gibi göründüğüydü. Sabah okula giderken, bir hayalet gibiydim. Seda’nın endişeli bakışlarını, öğretmenlerin monoton seslerini duymuyordum. İçimde sadece tek bir his vardı: Avlanıyordum. Ve avcı, nerede olduğumu çok iyi biliyordu.
İkinci dersin ortasında, okulun hoparlörlerinden gelen o cızırtılı ses tüm düşüncelerimi bıçak gibi kesti.
"Tüm öğrencilerin ve öğretmenlerin dikkatine. Okulumuza yapılan büyük bir bağış ve yenileme projesi kapsamında, değerli iş insanı Sayın Ateş Karan aramızdadır. Lütfen tüm sınıflar konferans salonunda toplansın."
O ismi duyduğum an, kalem parmaklarımın arasından kayıp yere düştü. Sınıftaki diğer kızların heyecanlı fısıltıları, "Kimmiş bu Ateş Karan?", "Çok zenginmiş diyorlar" gibi yorumları kulaklarımda uğuldamaya başladı. Mideme kramplar girdi. O buradaydı. Kaçtığım, kurtulduğumu sandığım o adam, şimdi meşruiyetin en güvenli kalesi olan okuluma, binlerce kişinin gözü önünde girmişti.
"Mira, iyi misin? Rengin kireç gibi oldu," dedi Seda kolumu dürterek.
"O..." diye fısıldayabildim sadece. "O geldi Seda. Beni bulmaya değil, beni kuşatmaya geldi."
Konferans salonuna giden o bitmek bilmeyen koridorlarda, sanki idama gidiyormuş gibi adımlıyordum. Salona girdiğimizde, sahnenin tam ortasında, okul müdürünün yanında dikilen o figürü gördüm. Ateş... Üzerinde lacivert, her dikişi servet değerinde olan bir takım elbise vardı. Bir elini cebine atmış, müdürün yağcı konuşmalarını büyük bir kibirle dinliyordu. Okulun o eski, tozlu havasına o kadar yabancı ve o kadar baskındı ki, etrafındaki her şey soluk görünüyordu.
Bakışları salonu tarıyordu. Bir radar gibi, binlerce öğrencinin arasından sadece birini arıyordu. Ve sonunda... göz göze geldik.
Nefesim boğazımda düğümlendi. Ateş, beni gördüğü an dudaklarının kenarında o belli belirsiz, sadece benim anlayabileceğim vahşi gülümsemeyi kondurdu. Gözlerindeki o ifade, "Gördün mü?" diyordu. "Seni istediğim her yerde bulabilirim. Saklanacak bir deliğin yok."
Müdür mikrofonu ona uzattığında, salon sessizliğe büründü. Ateş’in o derin, pürüzlü ve otoriter sesi hoparlörlerden yayılarak tüm bedenimi titretti.
"Eğitim, bir toplumun geleceğidir," dedi Ateş, gözlerini bir an bile üzerimden ayırmadan. "Genç yeteneklerin, özellikle de... doğru yönlendirilmeye ihtiyacı olanların yanında olmak benim için bir görevdir. Bu okula yaptığım bağış, sadece bir başlangıç. Buradaki bazı cevherlerin parlaması için elimden geleni yapacağım."
'Bazı cevherler' derken sesindeki o imayı sadece ben hissettim. Diğerleri onun cömertliğini alkışlarken, ben oturduğum koltukta küçüldükçe küçüldüm. Kendimi bir cam fanusun içindeymişim ve o da elindeki çekiçle her an o camı kıracakmış gibi hissediyordum.
Tören bittiğinde, herkes dışarı çıkmak için ayaklandı ama ben yerimden kıpırdayamadım. Dizlerim beni taşımıyordu. Kalabalık dağılırken Ateş’in müdürle birlikte bizim tarafa doğru yürüdüğünü gördüm. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki, bayılacağımı sandım.
"Ve işte burası da başarılı öğrencilerimizin olduğu blok," dedi müdür, Ateş’e rehberlik ederek. Tam önümüzde durdular.
Ateş, müdürü duymazdan gelerek doğrudan bana baktı. Bakışları dün geceki o terli, arzulu anların hatırasıyla doluydu ama yüzünde bir "hayırsever" maskesi vardı.
"Merhaba küçük hanım," dedi, sesi bir zehir kadar tatlıydı. "Sizi bir yerlerden hatırlıyor gibiyim. Yanılmıyorsam, dün gece... yani, bir etkinlikte karşılaşmıştık."
Müdür şaşkınlıkla bana döndü. "Mira? Sayın Ateş Karan ile tanışıyor musunuz?"
Yutkundum. Boğazım kurumuştu. "Ben... ben hatırlamıyorum efendim," diyebildim, sesim titreyerek.
Ateş hafifçe öne eğildi, aramızdaki mesafeyi tehlikeli bir şekilde kapattı. Burnuma o tanıdık tütün ve pahalı parfüm kokusu doldu. "Hafıza yanıltıcı olabilir," dedi fısıltıyla, müdürün duyamayacağı ama benim ruhumu titretecek bir tonda. "Ama bazı anlar vardır ki, hücrelerine kazınır. Onları unutmak için ruhunu satman gerekir Mira."
Doğruldu ve müdüre döndü. "Bu öğrenciyle ilgilenin. Kendisinde büyük bir potansiyel görüyorum. Hatta şahsi burs listeme eklenmesini istiyorum."
Müdür sevinçle ellerini ovuştururken, Ateş son bir kez gözlerimin içine baktı. O bakışta şefkat yoktu. O bakışta bir aslanın, pençesinin altındaki fareye duyduğu o mülkiyetçi açlık vardı.
Arkasını dönüp görkemli adımlarla salondan çıkarken, ben hala o koltukta çakılıydım. Okuluma girmişti. Hayatıma, en güvenli sandığım sığınağıma sızmıştı. Artık sadece bir yabancı değil, hayatımın her anını kontrol eden bir hayırsever maskesi takmıştı.
Seda yanıma gelip kolumu tuttuğunda ağzımdan sadece şu kelimeler döküldü:
"Kafesin kapısını kapattı Seda. Artık kaçacak hiçbir yerim kalmadı."
Okulun kasvetli binasından çıktığımda, omuzlarımda bin tonluk bir yük taşıyor gibiydim. Ateş’in o salondaki bakışları, "hayırsever" maskesi altına gizlediği o mülkiyetçi hırsı, her adımımda ensemde hissettiğim soğuk bir nefes gibiydi. Caddeye çıktığımda, sabahki kalabalık dağılmış, gri bir sessizlik çökmüştü sokağa. Tam köşeyi dönmek üzereyken, o siyah, parlak canavar yolun kenarında belirdi.
Lüks aracın camları o kadar koyuydu ki, içerisi bir kara delik gibi görünüyordu. Ama biliyordum; o içerideydi. Arka cam ağır ağır indiğinde, Ateş’in o keskin profilini gördüm. Dirseğini kapıya dayamış, sanki tüm şehre hükmediyormuş gibi bir rahatlıkla bana bakıyordu.
"Bin içeri Mira," dedi. Sesi bir ricadan çok, doğa kanunu kadar kesin bir emirdi.
"Asla," dedim, adımlarımı hızlandırarak. "Benden uzak dur."
"Etraftaki meraklı gözleri düşün," dedi, sesindeki o tehditkar sakinliği bozmadan. "Okulun yeni bağışçısıyla, burs verdiği genç kızın sokak ortasında tartışması sence nasıl bir hikaye yaratır? Babanın kulağına gitmesi ne kadar sürer?"
Duraksadım. Bu adam zaaflarımı bir cerrah titizliğiyle tespit etmişti. Eğer birileri bizi böyle görürse, babamın öfkesi Ateş’in takıntısından çok daha hızlı bitirirdi beni. Dişlerimi sıkarak, istemeye istemeye arka kapıyı açtım ve kendimi o lüks deri koltuklara bıraktım. İçerisi tam da onun gibi kokuyordu; güç, tütün ve tehlike.
Araba sessizce hareket etti. Ateş, bir süre hiçbir şey söylemeden beni izledi. Bakışları yüzümde, boynumda ve ellerimde gezindi; sanki üzerinde hak iddia ettiği bir toprağı inceliyor gibiydi.
"Benden kaçamazsın demiştim," diye başladı, sesi alçak ve boğuktu. "Ama itiraf etmeliyim ki, kaçmaya çalışırken verdiğin o çaba... beni daha çok cezbediyor."
"Neden buradasın?" diye sordum, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. "Okula gelmek, o sahte bağışlar... Ne istiyorsun benden?"
Ateş hafifçe bana doğru kaydı. Aramızdaki mesafe azaldığında, kalbimdeki o korku dolu çarpıntı yeniden hızlandı. Elini kaldırıp yüzüme düşen bir saçı kulağımın arkasına itti. Parmak uçları tenime değdiği an, dün gecenin o yakıcı anıları birer kor gibi düştü zihnime.
"Dün geceyi unutamıyorum Mira," dedi, gözleri doğrudan dudaklarıma kilitlenerek. "Teninin tadı, o çaresiz ama vahşi teslimiyetin... Bir gece yetmedi. Bir gece, senin gibi bir yangını söndürmeye yetmez. Seninle bir gece daha istiyorum. Hatta daha fazlasını."
Mide bulandırıcı bir pişmanlık dalgası daha vurdu içime. Ama Ateş devam etti, bu sefer sesi daha profesyonel, daha soğuk bir tona büründü.
"Seni zorlamak istemiyorum; en azından şimdilik. Ama hayatının ne kadar zor olduğunu biliyorum. O köhne ev, baskıcı bir baba, sınırlı bir gelecek... Eğer benimle olmaya devam edersen, bu arabadan indiğin an banka hesabında hayatın boyunca göremeyeceğin kadar büyük bir meblağ olacak. Ailenden kurtulabilirsin, istediğin her şeyi alabilirsin. Sadece... benim olman karşılığında."
O an, sanki bir kova buzlu su başımdan aşağı döküldü. Beni satın almaya çalışıyordu. O kutsal sandığım, uğruna hayatımı kararttığım o "ilk" anı, bir ticaret malzemesine dönüştürüyordu. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı ama bu sefer korkudan değil, saf bir tiksintiden.
"Sen..." dedim, sesim hıçkırıklarla boğulsa da gözlerinin içine dik dik baktım. "Sen gerçekten çok acınası bir adamsın Ateş Karan."
Gülümsemesi yüzünde dondu. Şaşırmıştı. Kimse ona böyle hitap etmeye cesaret edememiş gibiydi.
"Her şeyi satın alabileceğini sanıyorsun, değil mi? Arabalar, okullar, insanlar... Ama yanılıyorsun. Dün gece... o gece bir ticaret değildi. O gece benim en büyük hatamdı, en ağır günahımdı. Ama senin paranla ödeşebileceğin bir borç değil o. Sen bana o parayı teklif ederek, aslında dün gece benim sana verdiğim şeyin değerini hiç anlamadığını kanıtladın."
Ateş’in gözlerindeki o karanlık ifade daha da derinleşti ama ben durmadım.
"Dün gece ben sana ruhumun en savunmasız parçasını bıraktım, sen ise karşılığında bana kağıt parçaları teklif ediyorsun. Benim o odadan kaçma sebebim pişmanlıktı, ama şimdi senin yanından kaçma sebebim iğrenti. Sen bir hayırsever değilsin, sen bir tacirsin. Ve benim hayatım, senin kirli paranın yetmeyeceği kadar değerli."
Arabanın kapı koluna yapıştım. "Dur dur şu arabayı!" diye bağırdım.
"Mira, daha konuşmamız bitmedi!" diye kükredi, kolumu yakalamaya çalışarak.
"Benim için bitti!" Kolumu sertçe geri çektim. Araba bir trafik ışığında yavaşladığı an, kapıyı zorlayarak açtım ve kendimi dışarı attım.
Arkamdan ismimi haykırdığını duydum ama dönmedim. Kalabalığın arasına karıştım, ardından dar sokaklara saptım. Ciğerlerim patlayana kadar koştum. Gözyaşlarım rüzgarda kuruyordu. O an anladım ki, Ateş Karan sadece bedenimi değil, onurumu da istiyordu. Ama ben, o paranın satın alamayacağı kadar büyük bir öfkeyle donanmıştım.
Sokağın sonuna geldiğimde durup soluklandım. Arkama baktığımda o siyah araba görünmüyordu. Ama biliyordum; o parayı reddetmek, bir aslanın gururunu incitmekten farksızdı. Ve Ateş Karan, reddedilmeye alışık bir adam değildi.
Sokağın köşesini döndüğümde, bacaklarımın titremesini durduramıyordum. Ateş’in o buz gibi para teklifi, zihnimde yankılanan bir hakaret gibi her adımımda canımı yakıyordu. Eve yaklaştıkça, göğsümdeki o daralma hissi daha da arttı. Inferno’dan kaçmıştım, Ateş’in arabasından atlamıştım ama asıl hapis hayatım, o paslı demir kapının ardındaydı.
Kapıyı anahtarımla yavaşça açtım. İçerideki rutubet ve ağır yemek kokusu, az önceki lüks arabanın kokusuyla o kadar tezat oluşturuyordu ki, midem bir kez daha bulandı. Ayakkabılarımı sessizce çıkarırken, babamın salondan yükselen televizyon sesini duydum. Görünmeden odama süzülmek istiyordum ama şansım yine benden yana değildi.
"Neredesin sen bu saate kadar?"
Babamın sesi, salonun eşiğinde yankılandı. Arkamı döndüğümde, elinde kumandayla, gözlerindeki o her zamanki şüphe ve öfkeyle bana baktığını gördüm. Üzerindeki kirli fanilası ve sert duruşuyla, hayatımın en büyük prangası tam karşımda duruyordu.
"Okulda ek dersim vardı baba," dedim, sesimin titremesini saklamaya çalışarak. "Söylemiştim ya, sınav yaklaşıyor."
"Sınavmış..." Babam ağır adımlarla üzerime yürüdü. "Bak Mira, okul diye çıkıp başka işler çeviriyorsan, o okulu senin başına yıkarım. Bugün müdürle bir hayırseverin fotoğrafını gördüm yerel haber sitesinde. Senin okulunmuş. Bağış yapmışlar. Öyle zengin züppeler oralarda dolanırken senin ne işin var dışarılarda?"
Gözlerim doldu. Ateş’in gölgesi, evimin içine kadar sızmıştı. "Sadece ders çalışıyorum baba. Başka bir şey yok. Bir an önce üniversiteyi kazanıp gitmek istiyorum, anlamıyor musun?"
"Gidip de ne yapacaksın?" diye gürledi babam, elini masaya vurarak. "Kendi başına kalınca daha mı özgür olacaksın sanıyorsun? Sen bu ailenin namususun! Seni o şehre, o yılanların arasına tek başına göndereceğimi mi sanıyorsun?"
"Bu hayat beni boğuyor!" diye haykırdım aniden. İçimdeki tüm birikmişlik, o gecenin pişmanlığı ve Ateş'in yarattığı baskı bir volkan gibi patladı. "Mutlu değilim burada! Her gün ölüyormuşum gibi hissetmekten yoruldum! Sadece okumak ve bu evden uzaklaşmak istiyorum!"
Babamın yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi. Üzerime doğru bir hamle yaptığında kendimi geriye çektim. "Bana sesini yükseltme!" dedi dişlerinin arasından. "Senin o okuma hevesin, başına iş açacak. Eğer bir yanlışını duyarsam, üniversite hayalini rüyanda görürsün!"
Ağlayarak odama koştum ve kapıyı arkamdan kilitledim. Kendimi yatağa attım, hıçkırıklarım yastığa gömüldü. Hayat beni her yerden kıstırmıştı. Bir tarafta beni bir mal gibi satın almak isteyen karanlık bir adam, diğer tarafta hayatımı bir kafese çeviren babam... Kaçacak hiçbir yerim, sığınacak hiçbir limanım yoktu.
Gece yarısına kadar odamın karanlığında, tavanı izleyerek yattım. Geleceğim, kırık dökük bir cam parçası gibi ellerimi kanatıyordu. Üniversite benim tek çıkış yolumdu ama Ateş’in pençeleri sanki o hayalin bile üzerindeydi.
Tam o sırada, yastığımın yanındaki telefonumun ekranı bir ışık patlamasıyla aydınlandı. Gecenin sessizliğini bozan o kısa "bip" sesi, kalbimin teklemesine neden oldu. Titreyen ellerimle telefonu aldım.
Bilinmeyen bir numara.
Mesajı açtığımda, nefesim boğazımda düğümlendi:
"Pencereden dışarı bak Mira. Kaçtığını sandığın her yer, aslında benim sana giden yolumdur. O küçük odadaki öfken, benim odamdaki sessizliğinden daha az tehlikeli değil. Parayı reddettin, onurunu seçtin... Bu seni daha çok istememe neden oluyor. Yarın görüşeceğiz."
Korkuyla yatağımdan fırladım ve perdeyi hafifçe araladım. Sokağın karşısındaki o yaşlı ağacın gölgesinde, siyah bir siluet duruyordu. Araba yoktu, korumalar yoktu. Sadece o. Ateş Karan, gecenin karanlığıyla birleşmiş, doğrudan benim pencereme bakıyordu.
Telefonum tekrar titredi. Aynı numaradan bir mesaj daha geldi:
"Işığı kapat ve uyu küçük. Rüyanda bile benden kaçamayacağını bilerek uyu."
Telefonu elimden düşürdüm. Dizlerimin bağı çözüldü ve yatağın kenarına çöktüm. O buradaydı. Evimin önünde, mahremiyetimin tam sınırındaydı. Babam içerde uyuyordu ve her şeyden habersizdi. Ateş ise dışarıda, ruhumu adım adım kuşatıyordu. Artık sadece bir takıntı değildi bu; bu, sonu felaketle bitecek bir kuşatmaydı.
O gece, ışığı kapatmaya cesaret edemedim. Çünkü biliyordum ki; karanlıkta Ateş, her zamankinden daha yakındı.
Sabahın ilk ışıkları odama sızdığında, gözlerimi kırpmadan geçirdiğim gecenin ağırlığı göz kapaklarıma çökmüştü. Perdeyi aralamaya korkuyordum. Gece o ağacın altında duran gölgenin, Ateş’in hayali mi yoksa gerçek mi olduğunu ayırt edemeyecek kadar bitkindim. Ama telefonumdaki o mesajlar oradaydı; her biri birer mühür gibi ekranımda parlıyordu.
Zorlukla hazırlandım. Babamın mutfaktaki sert bakışlarından kaçarak, kahvaltı bile etmeden evden çıktım. Sokakta yürürken her siyah arabada, her takım elbiseli adamda onu arıyordu gözlerim. Artık sadece bir takıntı değildi bu; Ateş Karan, hayatımın her hücresine sızmış bir virüs gibiydi. Okulun bahçesine girdiğimde kendimi bir nebze güvende hissetmeyi umuyordum ama yanılmıştım. Okulun duvarları artık beni koruyan bir kale değil, Ateş’in bağışlarıyla satın aldığı bir kafesti.
Derslerin başlamasına dakikalar kala, telefonum çantamın içinde vahşi bir hayvan gibi titremeye başladı. Kalbim ağzımda attı. Ekrana baktığımda yine o bilinmeyen numarayı gördüm. Elleri titreyerek, kimsenin olmadığı arka bahçeye, eski spor salonunun kuytusuna kaçtım. Telefonu açtığımda, kulaklarıma dolan o derin, pürüzlü nefes sesi tüylerimi diken diken etti.
"Günaydın Mira," dedi. Sesi o kadar net, o kadar yakındı ki, sanki hemen arkamda duruyormuş gibi irkilerek etrafıma bakındım. "Gecen nasıl geçti? Işıkları kapatmadığını fark ettim. Korku, uykudan daha sadık bir dosttur, değil mi?"
"Benden ne istiyorsun?" diye bağırdım, sesim hıçkırıklarla karışık bir öfkeyle çıktı. "Evimin önüne gelmek, mesajlar atmak... Sen bir delisin! Beni rahat bırak!"
Ateş hafifçe güldü. O buz gibi, alaycı gülüşü kemiklerimi sızlattı. "Seni rahat bırakmak mı? Mira, dün gece o odadan çıktığın an, rahatlık senin için lüks bir kelime haline geldi. Ben istediğimi almadan asla peşini bırakmam. Ve ben, seni istiyorum. Sadece bedenini değil; o inatçı ruhunu, o dik bakışlarını, her şeyini..."
"Ben seni istemiyorum!" dedim, dişlerimi sıkarak. "Duyuyor musun beni? Seni istemiyorum! O gece bir hataydı, alkolün ve o lanet olası gecenin bir oyunuydu. Senden nefret ediyorum. Peşimi bırak, yoksa... yoksa her şeyi anlatırım!"
"Kime anlatacaksın küçük?" dedi Ateş, sesi bir anda ciddileşerek buz kesti. "O baskıcı babana mı? 'Baba, ben 18 yaşıma girdiğim gece evden kaçtım, bir bara gittim ve tanımadığım bir adamla birlikte oldum' mu diyeceksin? Sence o adamın tepkisi ne olur Mira? Seni bağrına mı basar, yoksa o hayatını zindana çevirdiği evi senin mezarına mı dönüştürür?"
Sessiz kaldım. Haklıydı. Bu adam, hayatımın en zayıf noktasını bir kılıç gibi boğazıma dayamıştı. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken dizlerimin üzerine çöktüm.
"Lütfen..." diye fısıldadım. "Yalvarırım bırak peşimi. Ben sadece sıradan bir hayat yaşamak istiyorum. Üniversiteye gitmek, bu şehirden uzaklaşmak istiyorum. Senin dünyan çok tehlikeli, ben oraya ait değilim. Ben seninle yapamam."
"Senin 'sıradan' dediğin o hayat bitti Mira," dedi Ateş, sesi bu kez daha yumuşak ama daha sahiplenici bir tondaydı. "Tehlikeli bir hayata girdin, evet. Ama o hayatın içindeki en güvenli yer benim yanım. Dışarıdaki dünya senin sandığından çok daha acımasız. Ben seni korumak istiyorum."
"Beni kendinden koru o zaman!" diye haykırdım telefona. "En büyük tehlike sensin! Beni bir mal gibi satın almaya çalıştın, beni köşeye sıkıştırıyorsun. Bu korumak değil, bu esaret!"
"Buna ne dersen de," dedi Ateş, sesiyle beni adeta mühürleyerek. "Ama şunu unutma: Ben reddedilmeye alışık bir adam değilim. Sen bana 'hayır' dedikçe, ben 'evet' demenin bin bir yolunu bulurum. Şimdi o gözyaşlarını sil ve sınıfa git. Ama her an, her saniye gözümün üzerinde olduğunu bilerek yürü o koridorlarda. Çünkü ben her yerdeyim Mira. Ben senin kaçamadığın tek gerçeğim."
Telefon kapandı. Elimi kalbimin üzerine koyup nefes almaya çalıştım ama hava ciğerlerime yetmiyordu. Ateş Karan sadece peşimde değildi; o artık zihnimin içindeydi. Telefonu fırlatıp atmak, bu şehirden koşarak uzaklaşmak istiyordum ama ayaklarım yere çakılmıştı.
Tehlikeli bir labirentin tam ortasındaydım ve her yol, eninde sonunda Ateş’e çıkıyordu. O gece Inferno’dan kaçtığımı sanmıştım ama aslında sadece daha büyük, daha karanlık bir kafese kendi rızamla girmiştim. Ve bu kafesin anahtarı, o acımasız adamın parmaklarının arasındaydı.
Okulun arka bahçesindeki o rutubetli duvarın dibine çöktüğümde, dünya üzerime yıkılıyor gibiydi. Ateş’in telefondaki sesi, zihnimin içinde bir zehir gibi dolaşmaya devam ediyordu. Her kelimesi, ruhumda bir kesik açmıştı. Artık sadece korkmuyordum; kendimden, kararlarımdan ve o lanet olası doğum günü gecesinden iğreniyordum. Çaresizlik, insanın boğazına dolanan yağlı bir ilmek gibiydi; çırpındıkça daha çok sıkıyor, nefesimi kesiyordu.
Gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim ve titreyen parmaklarımla Seda’yı aradım. Birkaç saniye sonra Seda yanımda belirdiğinde, yüzümdeki o ölü toprağını görmüş olacak ki, hiçbir şey sormadan yanıma çöktü ve sıkıca sarıldı. O an, birinin sıcaklığına o kadar ihtiyacım vardı ki, hıçkırıklarım bir kez daha patlak verdi.
"Seda, ben yapamıyorum," dedim, sesim hırıltılı bir fısıltıdan ibaretti. "Her yerde o var. Telefonumda, penceremin altında, okulumda... Babamı kullanıyor, beni en zayıf yerimden vuruyor. Ben bu yükü taşıyamıyorum. Hayatım bir kabusa döndü."
Seda saçlarımı okşayarak beni sakinleştirmeye çalıştı. "Bir çare bulacağız Mira. O adam ne kadar güçlü olursa olsun, sen onun mülkü değilsin. Bir şeyler yapmalıyız."
"Ne yapabiliriz ki?" dedim çaresizce. "Polise gitsem babam beni öldürür. Kaçsam nereye kaçacağım? O her yeri görüyor, her şeyi duyuyor."
Seda bir süre sustu, sonra gözlerinde bir ışık parladı. "Mira, bak... Ateş gibi adamlar mülkiyetçidir. Seni istiyor çünkü senin boşlukta olduğunu, sahipsiz olduğunu düşünüyor. Eğer... eğer senin hayatında başka biri olursa, belki de geri adım atar. Yani, bir 'takıntı' nesnesi olmaktan çıkıp 'başkasına ait' birine dönüşürsen, gururu onu senden uzaklaştırabilir. Ateş Karan gibi bir adam, bir başkasının eskisiyle veya bir başkasının sevgilisiyle uğraşacak kadar düşmez belki."
Bu fikir önce kulağıma çok saçma geldi. Ama çaresizlik, insanı en zayıf dallara bile tutunmaya zorluyordu. Ateş’in o devasa egosunu ancak başka birinin varlığıyla incitebilirdim. Onun bana bakarken gördüğü o "sahipsiz küçük kız" imajını yıkmalıydım.
"Kim peki?" dedim, yaşlı gözlerle Seda’ya bakarak. "Kim benim için böyle bir riske girer?"
Seda gülümsedi. "Can... Hatırlasana, 12. sınıflardan Can. Çocuk sana aylardır hayran hayran bakıyor. Efendi biri, sporcu... Eğer onunla görünmeye başlarsan, Ateş senin peşini bırakabilir. En azından senin 'ulaşılamaz' olmadığını, hayatına devam ettiğini görür."
Can’ı tanıyordum. Sessiz, yakışıklı ve okulda sevilen biriydi. Benim için hiçbir zaman bir anlam ifade etmemişti ama şu an o, benim celladımdan kaçmak için kullanacağım tek kalkandı. Kalbim bu fikre karşı isyan etse de, mantığım "başka yolun yok" diye bağırıyordu.
O gün okul çıkışında, Can’ın yanına gittim. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu ama bu heyecandan değil, suçluluk duygusundandı. Onu, spor salonunun önünde arkadaşlarıyla konuşurken buldum. Beni görünce şaşırdı, gözleri parladı. Onu kenara çektim ve biraz konuşmak istediğimi söyledim.
Ona her şeyi anlatamazdım. Sadece birilerinin beni rahatsız ettiğini ve kendimi güvende hissetmek için birine ihtiyacım olduğunu söyledim. Can, o kadar saf ve iyi niyetliydi ki, nedenini bile sormadan elimi tuttu. "Seni kimsenin üzmesine izin vermem Mira," dedi. O an, onun bu temiz duygularını kirli bir oyun için kullandığımı bilmek içimi sızlattı ama Ateş’in gölgesi o kadar karanlıktı ki, vicdanımın sesini bastırdım.
Ertesi gün okula Can ile el ele girdik. Bahçede yürürken herkes bize bakıyordu. Seda uzaktan bana "başardın" der gibi göz kırpıyordu. Can kolunu omuzuma attığında, kendimi bir nebze de olsa korunmuş hissettim. "Bak Ateş," diye geçirdim içimden. "Gördün mü? Ben senin değilim. Ben hayatıma devam ediyorum. Ben sıradan bir gencim ve sıradan bir sevgilim var. Beni rahat bırak."
O gün boyunca Ateş’ten ne bir mesaj ne de bir arama geldi. İçimde tuhaf bir ferahlama, neredeyse zafer kazanmış bir komutanın gururu vardı. Belki de Seda haklıydı; Ateş Karan, başkasının elini tutan bir kıza tenezzül etmeyecek kadar gururluydu. Eve dönerken Can beni evimin yakınına kadar bıraktı. Yanağıma masum bir öpücük kondurduğunda, gülümsedim.
Odama girdiğimde, günlerdir ilk kez derin bir nefes aldım. Penceremin perdesini sonuna kadar açtım. Sokağa baktım; o ağacın altı boştu. Siyah SUV orada değildi. Telefonum sessizdi. "Bitti," dedim kendi kendime. "Kurtuldum. Sadece bir oyundu ve ben kazandım."
Yatağıma uzandım, üniversite hayallerimi kurmaya başladım. Can ile belki gerçekten bir şeyler olabilirdi, belki bu sahte başlangıç gerçek bir sevgiye dönüşürdü. Gözlerimi huzurla kapattım.
Ancak o an bilmiyordum... Ateş Karan gibi adamlar, bir şeyi elde etmek için geri çekildiklerinde bu pes ettikleri anlamına gelmezdi. Bu, sadece daha büyük bir darbe indirmek için güç topladıkları, avlarının sahte bir güven duygusuna kapılmasını bekledikleri sessizlikti. Fırtınadan önceki o ölümcül sessizliğin içindeydim ve Can, bu fırtınada benim sığınağım değil, sadece Ateş’in yakacağı ilk kurban olacaktı.