2003 Kasım - Ankara Çinçin
Yine ağzı burnu yara bere içinde mahallenin en yüksek yerine çıkıp bir ağaç altında Çinçin'i izliyordu. Dudağının kenarındaki kurumuş kanı diliyle yoklayıp dişlerini alt dudağına sürttü. Dayandığı ağaç sırtını ağrıtırken pek umrunda değil gibiydi. Çok rahat yerlerde yatıp kalktığı söylenemezdi. O yüzden böyle basit şeylere şikayet edecek en son insandı.
Kulağına ilişen çıtırtıyla kıpırdamadan gözlerini omzundan yana çevirdi. Sessizlik yeniden esintiyle bir olurken hemen yanı başında duyduğu yeni bir çıtırtıyla hızlıca gelen kişiyi kolundan kavrayıp önüne düşürdü.
Gördüğü masum yüz ve şaşkın yeşil bakışlarla yüzü gülerken genç kız kendisi kadar mutlu değildi.
"Davet ettiğin insanlara böyle mi hoşgeldin ediyorsun?" diye hışımla yatırıldığı yerden kalkıp üzerine takılan kurumuş yaprak ve çalı çırpıyı silkeledi Sultan. Annesini bin minnet bin rica ikna edip izin gününde çıkabilmişti.
Karışmaya başlayan hava ha yağdı ha yağacakken eve de geçikmemek için koştura koştura geldiğinde böyle karşılanmayı beklemiyordu. Fakat şimdi güler yüzüne bakılacak olunursa genç adam yeterince mutlu gibiydi. Üzerini silkelemeye devam ederek yan yan kendisininkiyle aynı renk gözlere bakıp sessiz kalmayı tercih etti. Bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar olan karşılaşmalarından sonra anlaşmalı buluşuyor olmaları garip gelmiyor değildi.
Onu bilmez tanımazdı.
Üstelik yalnızca kendiside değil. Mahalleli bu genç adamdan bir haberdi. Geleli birkaç hafta olmuştu ama hemen her günü olaylı geçiyor, eli yüzü bir sağlama çıkmıyordu. Kendi abiside sürekli onla bunla atışırdı ama her allahın günü bir yeri mor gelmiyordu.
Tabii abisinin kavga dövüşü işine gelmeyen kişilere karşıydı.
Acaba bu genç adam da abisi gibi işine gelmeyince kolları sıvıyor muydu?
Ya da babası gibi yoluna bakan cinsten miydi?
Kim bilir, belki de...
Hayır, ona karşı tek bir tahminde bulunamıyordu. Zaten şu kısacık hayatında hiçbir zaman insanları hemen tanıyıp çözecek biri olmamıştı.
Gözleri nihayet birbirlerini bulduğunda bakışlarını elinden geldiğince çabuk bir şekilde mahalleye yönlendirdi. Yıkık dökük çoğu müstakil olan evlerin bacaları usul usul tüter olmuştu. Ankara da kış ağır geçer derlerdi. Buradaki ilk kışı sayılmazdı. Geçen yıl kış ortasında gelmişlerdi ama pek evden çıkmadığı için nasıl geçti anlayamamıştı. Soğuğu şimdi hissediyordu.
"Buraların soğuğu çetin olur derler." diye konuştu genç adam.
Bakışları yeniden ondan yana yönlendiğinde yine sessiz kaldı. Bu kez uzun boylu, ince görünüşlü genç adam evleri izliyor, genç kızın bakışları onun üzerinde geziniyordu.
Yeşil gözleri farkında olmaksızın aşağı doğru kayarak adamı tepeden tırnağa süzdü. Yeniden bakıştıklarında ise konuşmaya devam etti.
"Eskiler derki, kış, memleketim Erzurum ama, Sivas'ta konaklıyorum dermiş. Ankara'lık bir olay yok yani." dediğinde gözlerinin önünden süzülen bir kar tanesiyle sessizce güldü Sultan.
Genç adama baktığında sessizleştiğini görmüştü. Bu kez:
"Eskiler diyormuş zaten." diye geçiştirişine gülerken onun da güldüğünü gördü.
"Demek göçmen kızısın ha." deyişiyle de sustu. Yavaşça başını sallayıp kollarıyla kendini sararken derin bir iç çekti.
"Ee, göçmen kızı türküsünü bilirsin o zaman." dediğinde sanki dilsizmiş gibi yine başıyla onaylamakla yetindi Sultan. Yemin etmiş gibi konuşmuyor, sesinden soluğundan mahrum bırakıyordu.
Gerçi o ne zaman konuşup cevap verebilir olmuştu ki!
Genç adam da konuşmasını beklemek yerine sözlerini sürdürdü.
"Rumeli türküsü diye biliyorum. Sen..." diye söze girdiğinde Sultan bu kez yeminini bozmuştu.
"Bulgar."
"Sultan." dedi birden. Bu aynı renk gözler yine, yeniden birbirini bulduğunda adam söylendi.
"Değişmiş bir isim değil dimi?"
"Hayır."
"Benimkide öyle. Akın, hep Akın." diye konuştuğunda gülümsedi Sultan.
Akın.
İsmini daha evvelde duymuştu ama dillendirmek şu gün olmuş hiç nasip olmamıştı.
Bu utangaçlıkla da olmayacaktı zaten..
"Savaşta ailesini kaybeden, bir başına kalan bir göçmen kızını anlatıyormuş. İki kuzusu varmış, onlarla avunup dururmuş." diye anlatırken sessizce dinledi Sultan.
Gözlerini kaçırmadan...
"Türküyü şimdilerde değiştirmişler tabii."
Ve söyledi...
"Ben bir göçmen kızı gördüm, tuna boyunda.
Elinde bir besli kuzu, hem kucağında.
Doğru söyle göçmen kızı, annen var mıdır?
Ne annem var, ne babam var, kalmışım öksüz.
Sen bir öksüz, ben bir garip, alayım seni.
Alayım da, gizli yerde sarayım seni." diye söyleyip tamamen Sultan'dan yana döndüğü an son cümlesiyle yeniden gözleri kaçıp başı eğilen Sultan yutkunarak yarım adım geriledi.
Bu hareketi Akın'ın gözünden kaçmazken genç adam yüzündeki tebessümle türküyü söylemeyi bırakıp konuştu.
Sözleri, güven verir cinstendi..
"Gizli yerde sarmam, korkma. Her işim aşikardır."
...
GÜNÜMÜZ - İSTANBUL
Ayakkabılarını giyip bir yandan da ceketini giyerek kapıya çıkan Kürşat hâlâ ablasının zoruyla bir şeyler çiğnemekle meşguldü.
Annesiz büyümüş olabilirdi, ama Meral bunu bir gün olsun hissettirmemişti. O yüzden annem dese, yeriydi.
Ağzına tıkıştırılmış böreklerin arasından:
"Yeteğ yeteğ." diye söylendiğinde bir elini ağzındakiler dökülmesin diye çenesinin altında tutan Meral diğer elindeki çay bardağını uzatıyordu.
Hoş, ağzındakiler dökülse de eliyle itekleye itekleye geri tıkıştırıyordu.
"Bir yudum al şundan, yutarsın hemen." diye kısa boyuyla kardeşinin peşi sıra bardağı uzatıp duruyordu.
"Bir yudum al ya, bir yudum." diye uzatmayı sürdürdüğünde gözlerini deviren Kürşat uzatılan bardağa dudaklarını dayadığında kaldırabildiğince kaldırdı Meral.
Zoraki geri çekilebildiğinde söylendi Kürşat.
"Bir yudum diyorsun, elinden gelse bardağı ağzıma sokacaksın."
"Aman ne var, yediklerin ıslansın işte, kırk saat çiğneyene kadar."
"Zaten bütün gün çay içiyorum, İbo sağolsun boş bırakmıyor ki." diye söylenirken ayakkabılarının fermuarını çekerken dönüp tepesinde bekleyen ablasından yana baktı.
"Ders falan mı alıyor senden napıyor?"
Kardeşinin omzuna hafifçe vurarak gülümsedi Meral. Ardından sitem edercesine konuştu.
"Aynı abine çekmişsin, ne var birazda bana çekseydin. İnat edip kuru kuru çiğniyorsun."
"Bak şimdi ya." diye ablasının kıvırcık saçlarını karıştırdı Kürşat.
"Bir sen diyorsun abine çektin diye, kimse demedi bu güne kadar."
Ceketinin önünü düzeltip evin girişindeki birkaç basamağı zıplarcasına keyifle indiğinde sokağın üst tarafında kendilerinden yana gelen kişiden habersizce ablasını dinledi.
"Çekmişsin tabii, ikinizinde aynı inat damarı var."
"Bir kere abim inat etmez, sıkılır. İkincisi rahmetli babam hep erkeğin iki türlüsü olur, biri yakışıklısı, biri delikanlısı derdi. Abim yakışıklı eyvallah, ama ben, iki türlüsü olarak bir istisnayım." diye kollarını iki yana açarak kendi reklamı yaptı.
"Ay, sevsinler." diye güldü Meral.
Bu çocuğun böyle kendini övmesi oldu olası hoşuna giderdi.
"Günaydın." diye duydukları sesle bakışlarını birbirlerinden alan abla kardeş gördükleri kişiden fazlasıyla memnunlardı.
"Günaydın." diye aynı anda söylediklerinde ikisinin de yüzü gülümsüyordu ve Kürşat'ınki garipsenecek kadar yüzüne yayılmıştı.
Güzel kadını baştan aşağı süzüp yeniden gözlerine odaklandığında o çoktan ablasıyla hâl hatır eder olmuş, ablası içeri gireceği sırada kendisine sıra gelebilmişti.
Ablası Meral'e el sallayıp genç kadının yanı sıra adımlamaya başladığında arabanın yanında duraksadı.
"Yolculuk nereye?" diye sordu kendi kapısını açmadan önce.
Durup ondan yana dönen Sultan gülümseyerek önlerindeki yolu gösterdi.
"Dükkana."
"İyi gel bırakayım." diye başıyla arabayı işaret etti Kürşat.
"Yok canım ne gerek var." deyişiyle biraz daha gülümseyerek tekrar işaret etti.
"Ne olacak canım, şuradan şura değil mi?"
"E işte kendin diyorsun, şuradan şura."
"Olsun gel." diye ısrar edilmesine dayanamayan Sultan davete icabet ederek yan koltuğa yerleştiğinde kontağı çeviren Kürşat'a karşı yeniden söylendi.
"Hiç gerek yoktu ya, kuruldum böyle bir de. Hem senin işin gücün vardır." diye kapıya sarıldığı an Kürşat kendinden yana dönerek sitem etti.
"Yolumun üstü işte, amma abarttın sende."
O kadar laftan sonra o kısacık yolu birlikte gidip dükkan önünde durduklarında güler yüzüyle Sultan'a baktı Kürşat.
Aynı şekilde karşılık veren genç kadının yeşillerinde boğulmak istiyordu. Ve ne yazık ki artık sabrı kalmamıştı. Küçük bir kabul için daha ne kadar bekleyebilirdi, bilmiyordu.
Mahalleye yeni gelen Çağla ise adımlarını yavaşlatarak aracın içindeki ikiliye baktı.
"Yok artık." diye kendi kendine gülerken diğer yöndeki Tekin ile İbo da aynı tepkiyi veriyordu.
"Teşekkür ederim." diye gülümsedi Sultan.
"Ne demek, her zaman." diyerek aynı şekilde cevap veren Kürşat genç kadın arabadan ineceği sırada bileğini tutuverdi.
Sırası mıydı bilmiyordu ama daha fazla beklemek istemiyordu. İstediği şey, bu gece bu işin bitmesiydi. Evet lafını duymak, yüreğine giden yolu ona adamak için an kolluyordu.
Bileğini tutan elden gözlerini alan Sultan bakışlarını kaldırdığında konuştu.
"Akşama müsait olursan sevinirim." diye direkt lafa girdiğinde Sultan aynı yüz ifadesiyle başını hafifçe sağa çevirerek merakla bakışlarını kıstı.
"Konuşmak istediğim bir konu var." diye açıklama yaptı Kürşat. Suratı usulca asılan Sultan ise bunu belli etmemek için küçük bir yutkunmayla başını salladı.
İçinde peydah olan heyecanlı korkuyla karma karışık hissetmeye başlarken fazlasıyla mutlu görünen Kürşat:
"Yedi de alırım seni." dediğinde başını iki yana salladı.
"Ben gelirim."
"O zaman..." derken ceketinin iç cebinden telefonunu çıkarıp uzattı Kürşat.
"Sana haber veririm."
Uzatılan telefonu alıp el mecbur numarasını kaydeden Sultan başıyla onaylayarak genç adam ardından bakarken araçtan indi.
Şaşkın liseliler gibi Tekin'nin de bindiği araba uzaklaşırken ardından bakınır olmuş, seslenen Çağla'yla kendine gelmişti.
"Kürşat abi değil miydi o?" diye soran genç kıza bakmadan sessizce dükkana girdi.
Korktuğu başına mı geliyordu?
...
Geldiği mahallede arabayı usul usul ilerletirken bu kez karşılaştığı bakışlar tanınmadığı için değildi.
Öyle sanıyordu ki, artık burada tanınıyordu. Ama pek hoş şekilde değil...
Direksiyonu çoktan Tekin'e bırakırken eli bıyıklarında kendisine tuhaf tuhaf bakınan mahallenin gençlerini süzüyor, kaçının kendisine düşman kesildiğini düşünüyordu.
Hemen hepsi yirmilerinin başında görünen gençler çattıkları kaşlarıyla kendilerini feda etmeye hazırmışçasına vücutlarını dikleştirerek ayaklanırken durdukları kahvehane kapısının önünde arabadan inerek ceketinin iki yanını çekip omuzlarını hareket ettirdi.
"Bakalım hangimiz Kara Murat." diye söylenerek hemen yanındaki Tekin'le:
"Selamın aleyküm." diyerek içeri adımladı. Kendisine bakınan gençlerin hiçbirinin sesi soluğu çıkmazken orta yaş ve yaşlı grup selamını almış, o da Tekin'le birlikte bir köşeye geçip oturmuştu.
Etrafı şöyle bir kolaçan ettikten sonra eliyle iki işareti yaparak yeniden önüne döndü.
"Şıkır şıkırlar valla, taşlamaya doymuyorlar." diye söylendi kendi gibi etrafı izleyen Tekin.
O sırada yanlarına gelen genç delikanlı dikkatlerini çekmiş, ardında kendi gibi bekleyen bir ikisinin önü sıra diklenerek konuşmuştu.
"Kürşat sen misin?" dediğinde bir an için Tekin'le bakışan Kürşat gence bakarak elinde olmadan gülümseyip başıyla onayladı.
"Benim."
"Çay istemişsin?" diye soruyordu ama elinde ne çay, ne de boş da olsa tepsi vardı.
"İstedim." dedi Kürşat gencin ardındaki diğer gençlere de bakarak. Herkes birden sessizleşmiş, birbirine çarpan taşlar, şıngır şıngır bardakları karıştıran kaşıklar durmuştu. Bakışlar kendilerine yönlendirilirken sakın bir soluk aldı Kürşat.
Gözünü korkutmaya falan mı çalışıyorlardı?
Merak ediyordu. İşe yarayacağını düşünmelerine sebebiyet veren neydi? Bir avuç gençle buradan gideceğini ya da hiç gelmeyeceğini zannetmeleri...
"Burası Gülsuyu." dedi delikanlı kendinden emin bir tavırla.
"Burada sana çay yok."
Gülümsemesi elinde olmayarak genişlerken dişlerini göstermemek için çaba sarf eden Kürşat, bakışlarını kollarını dayadığı yeşil örtülü masaya dikerek bekledi. Tekin duyduğu lafla ayaklandığında kolunu tutup otutturmuş, ardından da gence yeniden bakınıp sakince konuşmuştu.
"İstediğim yerde çay içerim. İki tane, demli."
Sözlerini bitirip aynı yüz ifadesiyle gözünü bile kırpmadan bakmaya devam ettiğinde birbirine bakınan gençler dönüp gittiklerinde birazdan iki açık çay önlerine atılırcasına bırakılmıştı.
Bir bardaktaki çaya, bir Kürşat'a, bir de tip tip kendilerini izleyen gençlere bakınan Tekin en sonunda konuşmuştu.
"Kaşınıyorlar."
"Kaşırız." diye geriye yaslanıp sol direseğini sandalyesine dayadı Kürşat.
"Ne zaman gelecekmiş bu Çakal?" diye soran Tekin'e kaşlarıyla kapıyı işaret etti.
Beklenen şahıs sağına dönüp kendilerini gördüğü an Tekin de genç adamın hemen ardında yanlarına gelip onun gibi masaya kurulan gence baktı.
Aynı kendisine benziyordu. Duruşu, hâl hareketleriyle Tekin'in bir ikizi gibiydi. Üstelik yalnızca tavırlarıyla değil, görünüşüyle de kendisini andırıyordu.
"Misafirimiz var dediler, koştum geldim." diyerek Kürşat'ın karşısındaki sandalyeyi çekip oturdu Tilki.
Aralarında belki de sadece bir iki yaş vardı. Ama Tilki Kürşat'tan çok daha genç görünmekteydi.
Cevap vermeden bekledi Kürşat. Racona uyuyor, onun mekanında ilk lafı ona bırakıyordu. Bekledi.
Acaba bu genç adam da eski kafalı olan kendisi gibi racona uyacak, mekanına gelen misafire söz hakkını bahşedecek miydi?
"Ee." dedi.
"Seni buraya getiren ne oldu?"
Sonra birden durup düşünüyormuş gibi yaparak işaret parmağıyla ardını gösterek:
"Acaba hastane yolunu mu karıştırdın? Çünkü mahalleye girmeden bir önceki sapaktaydı kısa yol." dediğinde güldü Kürşat.
Bu genç adam kendi dilinden kınuşuyordu.
"Çok hasar yok gibi gerçi ya." diye bu kez kollarını masaya dayayarak öne doğru eğilerek yüzünü inceleyerek konuştuğunda Kürşat da aynı şekilde ondan yana eğilip konuşmuştu.
"Bende yok. Ama bir kez daha çelme takarsan, sende olacak."
Çenesindeki hareketlenmeden dişlerini sıktığı anlaşılan Tilki sessiz kalırken aynı şekilde bakışmayı sürdürüyorlardı. Ortamda sadece yaşlı grubun oynadığı okeyin taşlarının sesi duyulurken devam etti Kürşat.
"Kısa konuşacağım, öz konuşacağım." diyerek ayaklanmaya hazır olarak geriye yaslanıp ellerini masaya koydu.
"Bundan sonra bahçemden hurda da olsa tek bir gül koparırsan, mezarına dikersin."
Sözlerini bitirip uzun gelen birkaç saniye boyunca gülümseyerek genç adama bakınıp yerinden kalkıp üzerini düzeltti. Gitmek üzere bir iki adım atmıştı ki durup geri dönerek kendi önüne bırakılmış açık çayı Tilki'nin önüne çekerek söylendi.
"Sanırım bu senin."
Omzuna sanki bir arkadaşıymışçasına dokunup dönüp gittiğinde bir süre bardaktaki açık çaya bakan Tilki elinin tersiyle vurup bardağı devirmiş, dişlerini sıkmayı sürdürerek yerinde kalmıştı.
"Demek öyle?" diye söylendi kendi kendine.
Demek öyle?
...
Elleri ardında, batan güneşi selamlarmışçasına batıya dönmüş, kıstığı gözleriyle öylece iskelede beklerken derin derin nefes alıyor, denizin kokusuyla karışmış temiz havayı ciğerlerine çekiyordu.
Yüreğindeki tarifi imkansız garip hisle hemen yanındaki balıkçıdaki gürültüyü duymuyor, kendi kendine sallanan sandalları, tekneleri izliyor, onlarla birlikte derin denizin tadını çıkarıyordu.
En son ne zaman böyle anlamsız, karmaşık ve bir o kadar da heyecanlı olduğu zamanı hatırlamıyor oluşu onun suçu değildi. Evdeki çekirdek ailesi ile mahalleliden oluşan geniş ailesi dışında hayatı için kalıcı bir insanla karşılaşmamıştı. Her erkek kadar güzel kadınlar görmüş, iyi insanlar tanımıştı. Kendi payına düşense her zaman beklemek olmuş, yüreğine yakışacak, bakınca tekrar tekrar bakmak isteyecek gözleri, dokunmak için kül olacağı bir bedeni, içinde yer almak adına tüm benliğiyle çırpınacağı bir yüreği beklemişti.
Genç yaşına rağmen tüm çapkınlıkları arasında beklemişti.
Tüm yaşanmışlıkları arasında...
Ve artık buldum diyebileceği o kişi geldiğinde yapmamış olmasına rağmen sanki seslenmiş gibi varlığını hissederek usulca ardına döndü. Güneş tüm kızıllığıyla tan yerini ağartarak veda öpücüğü babında küçük bir dokunuşu andıran sıcaklığını son kez yayarak gözden kaybolurken, kendinden emin bir şekilde karşısındaki parlak yeşillere baktı.
Belki de şuan kolları arasında olmanın tam zamanıydı.
Ve bu gece bunun vuku bulması için tüm tatlı dilleri gerisinde bırakabilirdi.
Gülümseyerek eliyle biraz ilerideki küçük masa ile oturakları işaret etti.
Genç kadın önü sıra ilerleyip gösterdiği yere oturduğunda yüzünde her zamanki o meftun edici tebessümü vardı.
Yanlarında beliren balıkçıya bakıp yeniden genç kadına döndü.
"Aç değilim, teşekkür ederim." diye söylendi Sultan.
Kendisi bir şey söylemeden bekleyen genç adamın gitmesi için eliyle işaret etmiş, diğer elinde sakladığı şeyi nihayet gözler önüne çıkarmıştı.
Kendisinden yana uzatılan birkaç tane küçük papatyayı çekingen ama devecen bir tavırla alarak burnuna götürdü Sultan.
Gözlerindeki tebessüm ışığıyla genç adama bakmaya devam ederek kokladığında Kürşat da aynı şekilde bakınıyordu. Basit şeylerle de olsa mutlu olan bir kadın olduğu belliydi.
"Çok güzeller." dedi Sultan çiçekleri elinde tutmaya devam ederek.
"Teşekkür ederim." diyerek henüz eğdiği başını kaldırmış, gözlerini yine başka hiçbir şey umrunda değilmiş gibi kendisini izleyen adama dikmişti.
O genç adam şimdi, yüreğinin o sabırsız atışıyla sabırsızca konuştu.
"Nasılsın?"
"İyiyim." dedi Sultan şöyle bir etrafa bakınarak. Buraya ilk kez geldiği söylenemezdi ama, sanki ilk geliyor gibi hissediyordu.
"Sen nasılsın?"
"Sen iyiysen." diye başladığı konuşmasını yarım bırakarak üzerinden hiç çekmediği bakışlarıyla bakmaya devam etti Kürşat.
Önündeki küçük masaya kollarını dayayarak bu güzel gözleri daha yakından izlemeye başladığında güler yüzüne rağmen kaşlarını çatarak başını diğer yana çevirir gibi oldu Sultan.
Öyle görünüyor ki, hevesli gibi konuşmasını beklemek yerine, bu konuşmaya kendisi başlamalıydı.
Zira burada olması bile doğru değildi.
"Kürşat." dediği an bedenini dikleştirerek:
"Sultan." dedi Kürşat.
Gülümseyerek ne diyeceğini beklerken birazdan duyacaklarından hoşlanmayacağı kesindi.
"Sanırım, neden burada olduğumu biliyorum." dedi.
Fakat her bir kelimesinde temkinli hareket ediyor, onu kırmamak için saniyelerce düşünüp öyle konuşuyordu.
"Öyle mi?" diye sorarken gülümsemesi bakiydi Kürşat'ın.
"Öyle." derken derin bir soluk aldı Sultan.
"Nedenmiş peki?" diye konuşması için yeniden sesini çıkaran genç adamla derin bir soluk daha alıp, farkında olmadan elleriyle oynayıp bakışlarını onda tutmaya çalışarak mahçup bir tebessümle konuşmaya başladı.
"Belki de ben yanlış anladım, bilmiyorum. Ki öyleyse çok utanırım, ve şimdiden çok özür dilerim. Demek istediğim, bana karşı olan ilgini görebiliyorum."
Sessizce karşısında oturmuş sakin ve dikkatle konuşan güzel kadını dinlemeyi sürdürdü Kürşat.
Araya girmedi, sözünü kesmedi.
Tâ ki...
"Ama..."
"Ama?" dedi aniden. Kaşları istemeden çatılmış, elini koyduğu sol dizi titremeye başlamıştı. Buna rağmen hâlâ sözlerini duymak istiyordu.
Dinledi.
"Ben, bu ilgine karşılık veremem."
Duyduğu cümleyle yutkunmak zorunda kalırken gözlerini kırpıştırdı.
"Ne-neden?" diye sorduğunda Sultan mahçupça omuzlarını silkerek başını iki yana salladı.
"Hayatıma birini almak istediğimden emin değilim. Daha doğrusu bir ilişkinin yükünü omuzlamaya hazır değilim. Hem de..."
"Hem de ne?" diye soran Kürşat'ın sesi git gide sabırsızlığını belli ediyordu.
"Hem de, sana karşı bir şeyler hissetmeden böyle bir işe kalkışırsam, sana da haksızlık etmiş olurum."
"Zamanla her taş yerine oturur."
"Zaman öyle zannedildiği gibi her şeyin ilacı değildir." diye genç adamın sözlerine beklemeden karşılık verdiğinde bu kez derince bir soluk alma sırası Kürşat'taydı.
Denize doğru bakarak çenesini hareket ettirdiğini görünce o sakin ses tonuyla tekrardan konuştu.
"Şuan nereye gittiği belli olmayan hayatıma birini alacak kadar güvenim yok. Ki, güvenmek sevmekten daha değerli, zamanla anlarsın." dediğinde hızla kendinden yana dönen Kürşat'ın:
"Hani zaman çare değildi?" diye sormasıyla verecek bir cevap bulamamış, konuşmak üzere ağzını açtığında Kürşat devam etmişti.
"Bana güvenmiyor musun?"
"Seni tanımıyorum." deyiverdi. Bu hazır, ve haklı türden bir cevaptı.
"Tanırsın."
"Aceleye gelmez."
"Gelmesin. Benim zamanım var."
Sözleriyle susturmayı başardığı genç kadın bir an için durdu.
Bakışları dalgalara yönelirken Kürşat'ın küçücük bir çocuğunkini andıran masum bakışlarıyla kendisini izlediğinden bir haberdi.
Derince bir nefes alıp derin sulardan aldığı yeşil gözlerini yeniden karşısındaki adama dikerek söylendi.
"Benim ateşim seni ısıtmaz."
Sözleri başka konuşurken, gözleri başka konuşuyordu. Bu genç adamı her gördüğünde farklı bir hızda atan yüreğinin sesini duymamazlıktan geliyor, olmazlara vuruyordu.
Olmazdı.
Gözlerini bir an bile bu yeşillerden ayırmayan genç adam ise dudağının bir yanı yukarı kıvrılırken cevap verdi.
"Yangınsan yanalım, hiç sorun değil."
Çıkış yolu arayan genç kadın ise bu kez söylenirken sesinin çatallaşmasına engel olamamıştı.
"Hem ben kaç yaşındayım biliyor musun sen?" diye sorduğunda kaşları bu kez merakı eşliğinde çatıldı Kürşat'ın.
Bilmiyordu.
Ne yaşını, ne yaşadığını.
Peki, kaç bahar vardı arada?
Kaç bahar uzaklardı?
Aniden düşünmeyi bıraktı.
Yaşı, yaşadığı...
Hiçbiri umrunda değildi. Tek bir isteği vardı. O da kanlı canlı karşısında oturmaktaydı.
Dirseklerini dizlerine dayayarak öne doğru eğilip kendinden emin bir edayla, kelimelerine bastıra bastıra söylendi.
"Umrumda bile değil."
Aldığı tepkiyle kalakalan Sultan dolan gözlerini kendine gelerek kırpıştırıp ardarda birkaç soluk alarak başını iki yana salladı.
"Ben son sözümü söyledim."
Dişlerini sıkışını belli etmemeye çalışan Kürşat eğdiği başıyla geri çekilirken sessiz kaldı.
"Lütfen." dedi Sultan.
"Lütfen bu konu uzamasın. Şu kısa zamanda yüreğinin o iyiliğini gördüm." diye konuştuğunda kendi duyacağı şekilde fısıldadı Kürşat.
"Ama iyi adamlarla sadece dertleşirsiniz."
Güzel kadın:
"Efendim?" diye hafifçe öne eğilerek sorduğunda başını kaldırıp iki yana salladı.
"Fikirlerimi önemseyeceğini düşünüyorum." diye devam etmesiyle başını bu kez söz dinleyen bir çocuk misali aşağı yukarı salladı.
"Ve bu konunun uzamayacağı gibi, kapandığına inanıyorum." deyişiyle bir kez daha uslu bir şekilde başıyla onayladı Kürşat.
Bu hareketinden memnun kalan Sultan gülümsemesini yüzüne yayarak ayaklandı.
"O zaman, sonra görüşürüz." deyip ayağa kalkan Kürşat'a elini uzattı.
Bir yabancıya uzatılan elden farksızca kendisine uzatılan ele baktı Kürşat.
Dudağının bir yanı yukarı kıvrılırken hemen hemen kendi boyunda olan kadının gözlerine bakarak elini sıkıca, tıpkı ilk günkü gibi kavradı.
Yıllara bedel o ilk tanışmayı andıran tokalaşmaları bittiğinde el sallayıp sorun olarak gördüğü bu olayı hallettiğini düşünerek uzaklaştı Sultan.
Ellerini cebine atarak kısık tuttuğu gözleriyle ardından bakınan Kürşat anlayışlı delikanlı rolünde bakmayı sürdürürken balıkçı tezgahının sahibi genç yanına geldi.
"O kimdi abi?" diye sordu kendisi gibi genç kadının gidişini izleyerek.
Dik başını biraz daha dikleştirerek tüm kararlılığıyla cevap verdi Kürşat.
"Yengen."