Düşmanımın Düşmanı

2009 Kelimeler
İdil Üzerimde ki iğrenç elbiseyle Kadir'in arabamı getirmesini bekliyordum. Şirkete uğramadan önce her zamanki alışveriş yaptığım mağazaya uğracaktım. Bu elbiseyle şirkete asla gidemezdim, işime önem verdiğim kadar dış görünüşüme de önem veren bir kadındım. Birkaç dakika beklememin ardından, Kadir arabayla tam yanımda durdu. "Benim arabam nerede?" diye sordum soğukça. Mirza'nın hiçbir şeyini istemiyordum. "İdil Hanım, Mirza Bey bu araca binmenizi istiyor." Kendi aracım varken Mirza'nın aracına asla binmezdim. "Çantam!" dediğimde elimi uzatmıştım. Kadir çantayı istememe bir anlam verememişti. Bu arabaya binip şirkete gideceğimi düşünüyorsa yanılıyordu. Ben onlardan kendi arabamı istemiştim, eğer getirmiyorlarsa bugün yeni bir tane daha alabilirdim. Parayı sorun etmeme gerek yoktu çünkü benim yedi neslimi lüks içinde yaşatacak varlığım vardı. Elbette buralara kolay gelmemiştim. Ama belli ki Mirza denen şehir eşkıyası yüzünden kazancımın sefasını bile süremecektim. Kadir çekinerek çantamı bana uzattı. Kendi de aşağı indiğinde arabanın anahtarını da uzattı ama elimin tersiyle ittim. Çantamın içini açtığımda ihtiyacım olan her şeyin yerli yerinde olduğundan emin oldum. Ardından çantamı omzuma takıp bahçenin çıkış kapısına yürüdüm. "İdil Hanım... Ne yapıyorsunuz?" Kadir'in korku dolu sesini duymazdan geliyordum. Korkmasın sebebi de aslında ben değil, Mirza'ydı. Çok yazık. Hayatının sonuna kadar bir adamdan korkarak yaşıyordu. Bir kaç kuruş için özgürlüğünü Mirza'nın eline teslim etmişti. Eminim ki onun haberi olmadan özgür kararlar bile alamıyordur. Böyle yaşamak asla bana göre değildi. Ben özgürlüğüme düşkün, hayatı dolu dolu yaşayan bir insandım. Şu evlilik denen şey bile özgürlüğümü kısıtlıyormuş gibi hissettiyordu. Ama kurtulacaktım. Bu hayatta istediğim her şeyi elde ettim. Ve şuan istediğim en büyük şey; Mirza'dan kurtulmak. O gece ölümün eşiğinden kendimi nasıl kurtardıysam Mirza'dan da kurtulacaktım. Güvenlik kapıyı açtığında hızla ana yola çıktım. Kafamda ki düşüncelerle adımlarımı atarken arkamdan gelen araç korna bastı. Çatık kaşlarla arkama döndüğümde kendi arabamı görmeyi beklemiyordum hatta sürücü koltuğunda Mirza'yı hiç. "Al arabanı." derken bana yenilmiş olmanın hüsranı vardı sesinde. Onun arabasıyla gitmeyeceğimi anladığında bana kendi arabamı getirmek zorunda kalmıştı. Belki beni tam anlamıyla tanımıyordu ama gördüğü kadarıyla inatçı olduğumu anlamış olmalıydı. Arabanın etrafında dolanıp onun olduğu kapıyı açtım. "İn." dememle bir şey demeden indi. Koltuğa oturduğumda onun da yan tarafa oturmasına şaşırmıştım. "Sen nereye, Mirza?" diye sordum. Umarım benimle şirkete gelmezdi, çünkü onu kocam diye tanıtmaya hazır değildim. Koskoca İdil Soykan, mafya aleminden Mirza Karahan'ın eşi diye anılmak tam bir utanç kaynağıydı. Bu adam yüzünden adım lekenecekti. "Şirkete uğrarken beni de gideceğim yere kadar bırak." Sesi rahat ve buyurgandı. Sanki özel şoförü vardı karşısında. Dişlerimi sıkarak, "öncesinde alışverişe uğrayacağım. Seninle uğraşamam, bir sürü araban yok mu senin?" diye sordum sertçe. Koltuğa iyice yayılıp, "iyi ya işte beraber gidelim. Müstakbel karımın burnunu büyüten şu şirketi de görmüş olurum hem." dedi küçümseyici bir alayla. Kibrimin şirketimden geldiğini düşünen aptalın tekiydi. Onun gözünde sadece bir şirket ama benim gözümde yıllarımın emeği. Onunla daha fazla laf dalaşına girmek istemedim. Vitesi atıp gaza köklememle her zaman ki alışveriş butiğim ilk gideceğim duraktı. Yol boyunca Mirza'nın kaçamak bakışları gözümden kaçmadı. Bazen bir şey söyleyecek gibi oluyordu ama hemen sonrasında susuyordu. İyi ki susuyordu, sesine tahammülüm yoktu. Telefonum çaldığında tek elimle direksiyonu kullanırken diğer elimle aramayı aracın ekranına yansıttım. "İdil Hanım? Çok şükür açtınız!" Arayan asistanım Bilge'ydi. "Ne var Bilge?" diye sordum gözümü yoldan ayırmadan. "Ne var mı? Dün geceden beri sizi arıyoruz. Katılmanız gereken seminere gelmediniz. Üstelik aylardır bu seminer için hazırlanmışken bir anda ortadan kaybolmanız büyük ses getirdi. O kadar kişi arıyor ki sabahtan beri ne söyleyeceğimi şaşırmış durumdayım." Sesinde ki endişeden beni ne kadar merak ettiğinin farkındaydım. Her zaman dakik ve kontrol manyağı biri olduğum için böyle bir şey yapmam herkesi şaşırtmıştı. Ama ben bir şey yapmamıştım, kendimi hiç istemediğim bir olayın içinde bulmuştum. "De ki güzelim; İdil Hanım seminerin verildiği konumu beğenmemiş gelmekten vazgeçmiş. Eğer düzgün bir yerde daha elit bir ortam organize ederlerse semineri verecekmiş de." Sözlerimle beraber Bilge'nin şaşkınlıkla, "hı?" deyişini duydum. Ama gerçekten dağın ortasında seminer vermek nedir ya? Daha duyar duymaz bundan hoşlanmamıştım. Başıma gelen olaya da bakılırsa hoşlanmadığım kadar da varmış. "A... ben sizin dediğiniz gibi aktarayım en iyisi." dediğinde bir şey demeden aramayı sonlandırdım. Mirza'nın kısık gülüşünü duyduğumda bakışlarım ona döndü. "Seni bu kadar eğlendiren ne, Mirza. Söyle de beraber gülelim." dedim iğneleyici bir tonda. Başıma ne geldiyse onun yüzünden gelmişti ve gülüyordu. Yüzü bana döndü. Dudaklarında aynı gülümsemeyle, "bahanen... ayak üstü nasıl yalan kıvırıyon sen öyle." dedi. Gözlerimi yoldan ayırmadan bende aynı alayla, " ne deseydim? kadın katili bir manyağın eline düştüm. Sonra beni öldürmek için evine getirildiğinde onu iflasın eşiğine getirdim, ipten döndüm. Sonra da anlaşmalı evlilik mi yaptım, deseydim." dediğimde "kadın katilinin" üstüne bilerek vurgu yapmıştım. Yanımda ki bu adam gerçek bir kadın katiliydi. Ve o kadın... benim birebir aynımdı. Ona sıkan bir gün bana da sıkardı hatta sıkıyordu. Sözlerim onda hiçbir etki etmedi, etmesini de beklemiyordum. Umursamazca yola bakmaya devam ederken, butiğin önünde yavaşça durdum. Çantamı alıp aşağı indim, ardımdan gelen hareketlilikle Mirza'nın da peşimden geldiğini anladım. Kapıyı açmamla, "İdil!" diye boynuma sarılan kollar bir oldu. En son bir ay önce gelmiştim ve arkadaşım Ezgi'yi de çok özlemiştim. "Nerelerdesin sen?" derken hâlâ sarılıyordu. "Dur Ezooo." dediğimde kollarından kurtulmaya çalışıyordum. Bir adım geri çekildiğinde baştan aşağı beni süzmesiyle yüzünü buruşturdu. "Görmeyeli tarzını mı değiştirdin sen? Bu ne! İğrenç!" diye bağırmasıyla kulaklarımı kapattım. Bende biliyordum iğrenç olduğunu, yoksa neden buraya geleyim koşa koşa. "Bana çabuk en acilinden giyecek bir şeyler getir." Ezgi tarzımı ve bedenimi bildiği için her ay benim için özel parçalar ayırıyordu. Aslında bu butik, sosyetenin göz bebeğiydi. Benim de tek alışveriş yaptığım yerdi. "Senin için neler ayırdım neler? Bekle hemen getiriyorum." dediğinde heyecanla ayrıldı. Bende kabinlerden birine geçtim. Şuan hepsini denemeye vaktim yoktu, üzerime giyecek düzgün bir şey bulsam bile yeterliydi. Bir iki dakika geçmişti ki Ezgi elinde bir sürü parçayla geri geldi. Gözüme çarpan beyaz yelek takımı aldığımda çoktan giyinmeye başlamıştım. "Bana bir ayakkabı da getir." derken saçımı ve makyajımı yapıyordum. Görüntü her zaman önemliydi. Ezgi geri geldiğinde elindeki kırmızı stilettoyu alıp ayağıma geçirdim. Aynada ki yansımama baktığımda gördüğüm görüntü hoşuma gitmişti. Kırmızı rujumu da sürüp son dokunuşu da yapmıştım. Kabinden çıktığımda Mirza'nın biraz ileri de arkası dönük telefonla konuştuğunu duydum. Biraz yaklaştığımda konuştuklarına kulak misafiri oldum. "... ben gelene kadar dokunmayın." "... fazla ayağıma dolanmaya başladı, onun fişini bugün çekeceğim." "... beni küçümsemek ha?" "...Mirza Karahan'nın kim olduğunu öğrenememiş demek ki." Son sözleriyle beraber telefonu kapattığında bende hızla yanından geçtim. Ardımdan gelirken, "senin arabayı ben alsam taksiyle gidebilir misin?" diye sordu. Hiç düşünmeden cevap verdim. "Giderim." dememle adımları durdu. Yüzüne baktığımda benden böyle bir cevap beklemediğini anladım. Bende hemen onaylayacağımı düşünmüyordum ama içimde ki dürtüye engel olamamıştım. Şüpheyle, "neden tamam dedin sen?" diye sordu. Omuzlarımı silkip sakin bir tonda, "hayır deseydim eğer iki saat seninle laf muhabbetine girmek istemedim." derken uydurulmuş bahanelerimi sıraladım. Verdiğim cevap onu tatmin etmişti. Hızla yanımdan geçip gittiğinde ardından sinsice gülümsedim. Kasaya geldiğimde Mirza'nın dışarıdan beni izlediğini gördüm. Kartımla ödeme yapıyormuş gibi yaparken, oda binip hızla uzaklaştı. "Ezo! Anahtarı ver çabuk." Elimi uzatmış arabanın anahtarını bekliyordum. Ezgi isteklerimi sorgulamadan yaptığı için kendi arabasının anahtarını hemen verdi. Bu kızın en çok bu huyunu seviyordum. "İdil, bu yanında ki adam kim? Gözüm hiç tutmadı." derken sesinden korktuğunu anlamıştım. "Gereksiz biri. Sen onu boşver de diğer takımları benim eve gönder." deyip konuyu değiştirdim. Er ya da geç bu adamla evli olduğum duyulacaktı, ama kalbim hiç duyulmamasından yanaydı. Ezgi'ye sıkıca sarılıp yanağını öptüm. Onun arabasına biner binmez telefonumu çıkardım. Ekranı açtığımda Mirza'nın bindiği araca daha önceden yüklediğim takip programını açtım. Bir keresinde aracım kaybolduğu için böyle bir şey yapmıştım. Arabamın kaybolma sebebi ise; o gece çok içtiğim için yanlış yere parketmem. Bir daha aynı sorunu yaşamamak adına böyle bir önlem almıştım. Kontağı çevirdiğimde telefonun ekranındaki konumu takip etttim. İçeri de Mirza'ya "tamam" derken aklımdan geçen tam olarak buydu. Onunla ilgili her açığı bilmeliydim. Çünkü onun her açığını bilirsem kurtulmaya bir adım daha yaklaşmış olurum. O, kadın katiliyle ömrümün sonuna kadar asla yaşamayacağım. Ellerim direksiyonda sakince konumu takip ediyordum. Şehirden uzaklaştığımda aracım bir orman yoluna saptı. Artık ormanlara karşı büyük bir fobim vardı. Ama nereye gittiğini de merak ediyordum. Konumda ki hareket durduğunda bende hızımı yavaşlattım. Bir süre daha ilerlediğimde aracımı park halinde buldum. Tam önünde de eski bir depo vardı. Görünürde etrafta başka adamlar da görünmüyordu. Direksiyonu sola kırdığımda deponun arka tarafına dolanmıştım. Fark edilirsem, hiç iyi şeyler olmayacağını biliyordum. Arabadan indiğimde sessizce gözüme çarpan kapıya ilerledim. Kapıdaki hafif aralıktan nefesimi tutup içeriyi inceledim. Yakalanma ihtimalim aklıma geldikçe kalbimin sesini daha çok duyuyordum. Ama yine de neler döndüğünü öğrenmekten kendimi geri alamıyordum. Bakışlarım deponun içine odaklandığında karanlık olmasına rağmen ortada loş bir ışık vardı. Altında ise sandalyeye bağlı, arkası dönük bir adam vardı. Mirza görüşüme girdiğinde yüzünde iğrenç bir sırıtışla adamın şu halinden zevk aldığı belliydi. Tam bir psikopattı. Ama dikkatimi çeken, adamın bağlı olmasına rağmen Mirza'dan korkmuyor olmasıydı. "Beni adam yerine koymuyorsun demek!" diye bağırdığında yumruğunu adamın suratına indirdi. Adamın başı yana savrulduğunda Mirza'nın darbesinden etkilenmişe benzemiyordu, hatta şaşırtıcı derece gülüyordu. "Yapabildiğinin en iyisi bu mu? Götün yiyorsa ellerim bağlı olmadan karşıma çıkarsın." Sesinde ki o alaycı tını nedense benim de keyfimi yerine getirmişti. Az önceki korkum gitmiş, yerini büyük merak kaplamıştı. Mirza, adamın gülmesinden çıldırmış gibi cebine uzandı. Aniden çıkardığı bıçakla gözlerim kocaman oldu. "Öldür beni, Mirza. Eğer bugün öldürmeyi başaramazsan yarın ben seni öldürürüm." derken sesinde vaat edilmiş bir yemin vardı. Mirza tehlikeli bir şekilde kahkaha attığında, adamın yüzüne eğildi. "Sen zaten ölüsün!" diye tısladığında elindeki bıçağı aniden adama sapladı. Adam acıyla inlemesine rağmen hâlâ Mirza'ya boyun eğmiyordu. Adamı saçından tutup kafasını geriye ittiğinde, "bu depo senin mezarın." deyip bu defa da bıçağı adamın bacağına sapladı. Adam acıyla karışık hırıltılı sesler çıkarıyordu. "Şerefsiz piç! Senin elinden tutmam büyük bir hataydı, ekmek yediğin kaba sıçacak kadar nankörsün!" diye inleyerek kükredi. Şuan çok acı çekiyor olmalıydı. Ama haklıydı. Mirza oldukça şeytan bir adamdı. Elindeki bıçağı yere fırlatıp, bir adım geri çekildi. "Hemen ölmen sana verilmiş bir hediye olur. Burada kan kaybından acı çekerek öleceksin." Sesi buz gibiydi. Aralarında ki husumet neydi bilmiyorum ama nedense elleri bağlı adam haklıymış gibime geliyordu. "Sen burada acıyla kıvran, bende müstakbel karımın yanına gideyim. O küçük şeytanın ne yapacağı belli olmuyor." diyerek alayla ekledi. Küçük şeytanmış... Senden şeytanı mı var? Adam başı öne düştüğünde acıyla kıvranıyordu. Mirza sert kararlı adımlarla depodan çıktı. Deponun arkasına yaslanıp aracın gitmesini bekledim. Bir kaç dakika geçmesine rağmen hâlâ bir ses duyamıyordum. Kalbim korkuyla çarparken, deponun arkasına gelme ihtimali düşüncelerime akın ediyordu. Hadi... git artık. Öfkeli sesi yankılandığında, telefonla biriyle konuştuğunu anladım, çünkü sadece onun sesi duyuluyordu. "Nasıl yok!" Deliye dönmüş gibi bağırıyordu. "İDİL!!" Diye kükrediğinde neye sinirlendiğini de anlamış oldum. Peşime taktığı adamlar benim taksiyle gitmediğimi anlayınca hemen Mirza'ya yetiştirmiş olmalılar. Sert bir kapı sesi kapanma sesi geldiğinde, hemen ardından motorun gürültüsünü duydum. Lastiklerin toprakta sürtünmesiyle hızla uzaklaştı. Ah Mirza... sen benimle baş edemezsin. Uzaklaştığından emin olduktan sonra kapıyı yavaşça açtım. Zaten eski olan kapı, benim hareketimle tiz bir gıcırdamayla açıldı. Seri adımlarla ortada bağlı olan adamın tam önünde durdum. Kafası önüne düşen adam geldiğimi fark etmesine rağmen kafasını kaldırıp bakamıyordu bile. Saçından tutup kafasını geriye ittiğimde beni görmesini sağladım. "Merhaba." dedim tatlı bir gülümsemeyle. Beni görünce kaşları çatıldığı kadar yüzünde bir şaşkınlık da vardı. Böyle bir depoda benim gibi bir hanımefendiyi görmeyi beklemiyordu. Kısık iniltiler eşliğinde, "mer-haba." dedi, acı dolu bir sesle. Adamın yüzüne düşen ışıkla birlikte, yüz hatları neredeyse kusursuzdu. Yanak kemikleri keskin, çene hattı sertti. Ama en çok gözleri can alıcıydı. Ela gözleri vardı, içinde yeşille kahverenginin karıştığı, ışık vurdukça ton değiştiren bir renk. Oldukça yakışıklı bir adamdı, Mirza'yla sorunu neydi kim bilir? Bakışlarım vücuduna kaydığında, karnından ve bacağından sızan kanı gördüm. Bacağı neyse de karnından çok kan kaybediyordu. Deponun içine aceleyle bakıp, Mirza'nın az önceki attığı bıçağı arıyordum. Çeliğin sapını görmemle hemen yerden aldım. Arkasına geçip, bağlı olan ellerini bıçakla kestim. Özgürlüğüne kavuşmasına rağmen doğru düzgün hareket bile edemiyordu. Mirza adamı resmen haşat etmişti. Onun bir şey yapmadığını görünce hemen önüne geçtim. Ellerim hızla gömleğinin düğmelerine uzandığında tek tek açmakla uğraşmadım. Büyük bir güç uyguladığımda düğmeler saçılarak açıldı. Hızla üzerini soyup kumaşı elimde top yaptım. "Bastır şunu yarana." dememle yaptıklarıma anlam veremiyordu. "B-bana neden yar...dım ediyorsun?" diye sordu aynı acıyla. Bakışlarım baygın bakan gözleriyle buluştu. "Bir laf vardır bilir misin?" diyerek ayaklarında ki ipi de kestim. "Ne?" Acı çekmesine rağmen her soruma cevap vermekten geri durmuyordu. Dudaklarımın kenarı sinsice kıvrıldı. "Düşmanımın düşmanı... dostumdur."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE