bc

EFSUNKÂR “Zehir gözlü prens” (+18)

book_age18+
660
TAKİP ET
4.9K
OKU
dark
family
fated
forced
opposites attract
arranged marriage
neighbor
heir/heiress
drama
tragedy
bxg
city
musclebear
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Aşk kanla mühürlenir…Urfalı iki köklü aşiret… Yıllar önce kan davasını bitirmek için verilen bir söz…Ve o sözün gölgesinde büyüyen iki kalp.Efsun Saraç, ailesinin tek kızı. Zarif ama inatçı, karanlığa meydan okuyan bir ruh.Mahir Kuzgu, İstanbul’un sert rüzgârlarında yoğrulmuş bir adam; döndüğü topraklarda hem gücü hem geçmişin yaralarını taşıyor.Birbirlerine çocukken nişanlanmış olduklarını öğrendiklerinde dünya altüst olur. Onları bekleyen yalnızca zoraki bir evlilik değil; eski düşmanlıklar, aile sırları ve kan kokan bir toprak.Her adımda yakınlaşan iki düşman yürek, her bakışta saklanamayan bir tutku…Ama aşk; bu topraklarda ya kanla mühürlenir ya da hiç yaşanmaz.

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
Bölüm 1: Kader
Urfa’nın kışı sertti. Gündüz güneşli gibi görünse de geceleri, taş sokaklar nefes kesen bir soğukla dolar, rüzgâr minarelerin arasından uğuldar, eski konakların kalın duvarları bile içeriye kadar işlerdi. Saraç konağının avlusunda taş zemine düşen yağmur damlaları karla karışmaya başlamıştı; ne tam kar, ne tam yağmur… iç içe bir gri. Efsun pencerenin önünde duruyordu. Elindeki ince perdeyi aralamış, uzaklara, boş sokaklara bakıyordu. Saçları geceyle bir olmuştu; uzun, siyah ve ıslak gibi parlayan teller omuzlarına dökülüyordu. İçinde bir huzursuzluk vardı, adını koyamadığı ama çocukluğundan beri sırtında taşıdığı. Bu topraklarda bir kızın kaderi, babasının dudaklarından çıkan birkaç kelimeye bakardı. O bunu çok küçük yaşta öğrenmişti. Halime Hanım sessizce içeri girdi. Omuzlarında siyah bir yün şal, ellerinde tespih. Yüzü yorgundu, ama kızına bakarken bir parça yumuşardı hep. — Üşüme kızım, dedi alçak bir sesle. Pencereyi kapat, gece soğuğu sinsidir. Efsun annesine dönmeden konuştu. — Soğuk zaten içimde, ana. Pencereyi kapatsam ne değişir? Halime derin bir nefes aldı. İç çekti. Bu kız, onun tek sığınağıydı ama aynı zamanda en büyük korkusu. Kadere boyun eğmek ile kızını korumak arasındaki ince çizgide yıllardır yürüyordu. — Bazı soğuklar kaderdir Efsun, dedi sessizce. Bizim elimizden bir şey gelmez. Tam o sırada kapının önünde ağır bir gölge belirdi. Kaya idi bu; uzun boylu, geniş omuzlu, kara kaşlı kara gözlü, ağabey sertliğini üzerinde taşıyan genç adam. Elindeki sigarayı avlunun taşına bastırıp söndürdü. — Baba geldi, dedi. Toplantıdan yeni döndü. Aşağı inmemizi istedi. Halime’nin gözleri bir anlık endişeyle karardı, Efsun’un kalbi sıkıştı. Babası Tahir Saraç’ın ani toplantıları hiçbir zaman hayra alamet değildi. Büyük salonun kapısı açıldığında, içerideki ağır hava Efsun’un üzerine çöktü. Ocakta yanan odunların çıtırtısı bile sessizliği bozamıyordu. Tahir, divan koltuğunda oturuyordu; yüzü sert, alnındaki çizgiler derin, elinde kahve fincanı. Erkeklerin oturduğu köşede birkaç aşiret büyüğü fısıldaşıyordu. Efsun’un içi ürperdi. Halime kızına destek olmak istercesine omzuna dokundu. Tahir’in sesi o an salonu doldurdu: — Kuzgular… Mahir dönüyor. Bir anda sanki hava çekildi. Gözler Efsun’a çevrildi. O, babasının bakışlarıyla taş kesildi. — Baba… bu yıllar önceydi, diye fısıldadı titreyerek. Çocuk oyunuydu… — Oyun değil, dedi Tahir sert bir sesle. Namustu. Kuzgularla kan davası böyle bitti. Verilen söz sözdür. Efsun’un dudakları aralandı, ama ses çıkmadı. Kaçmak istedi, ama kaçacak yer yoktu. Halime başını eğdi; gözleriyle “sus” diyordu. Kaya ise bakışlarını kız kardeşinden kaçırdı. Kardeşini severdi ama babasının sözünün önünde boyun eğmekten başka şansı olmadığını bilirdi. Aynı saatlerde, şehir girişinde siyah bir jip ağır ağır ilerliyordu. Yağmur damlaları ön cama çarpıyor, far ışıkları nemli havayı yarıyordu. Direksiyon başında Mahir Kuzgu sessizdi. Yeşil gözleri karanlığı deşiyor gibiydi. Yıllardır İstanbul’da, bambaşka bir hayatın içinde yaşamış, modern dünyanın keskin köşelerine alışmıştı. Ama şimdi, babasının ölümünden sonra istemese de geri dönüyordu. “Halef” diye kulağına fısıldanmış bir kader vardı; çocukken omuzlarına yüklenmiş, o günden beri peşini bırakmamış bir kelime. Yan koltukta Ela oturuyordu. İnce parmaklarıyla telefonu sıkıyor, dışarıya huzursuzca bakıyordu. — Buraya ait değiliz abi, dedi. Sen de ben de değiliz artık. İstanbul başka bir hayat gösterdi bize… Mahir tek kaşını kaldırdı ama konuşmadı. O da biliyordu, ama bazı yüklerden kaçış olmuyordu. Konağın kapısına vardıklarında demir kapılar ağır bir gıcırtıyla açıldı. İç avluda taş lambaların sarı ışığı yandığında Mahir’in kalbinde garip bir sancı oldu. Çocukluğunun anıları; diz kanatmaları, gizli kavgalar, babasının sert elleri… hepsi bir anda geri geldi. Kapıda Emine Hanım duruyordu. Siyah şalı rüzgârda uçuşuyor, yüzünde yılların yorgunluğu ama bir annenin gururu vardı. — Hoş geldin oğlum, dedi. Sesi güçlü ama ince bir titreme saklıydı. Merdiven gölgesinde biri belirdi. Alkol kokusu, serseri bir gülümseme… Naim. — Babamın tahtına hoş geldin küçük kardeş, dedi alayla. Mahir kaşlarını çatıp ona baktı ama cevap vermedi. Sessizlik, Naim’in alayından daha keskin vurdu. Gece Urfa’nın üzerine çökerken, iki konakta da görünmeyen hesaplar kuruluyordu. Tahir, barış ve gelenek adı altında aslında kendi gücünü pekiştirmek istiyordu. Emine dışarıdan teslim olmuş gibi görünse de oğlunu korumak için planlar yapıyordu. Naim, öfkesini rakı şişelerinde boğarken gizlice Mahir’i küçük düşürecek yollar arıyordu. Ve Efsun… Konağın arka avlusunda duruyordu şimdi. Yağmur kesilmiş, yer yer ince kar taneleri düşüyordu. Hava nemli ve ağırdı. Parmaklarını taş korkuluğa sürerken, çocukluğundan beri bilmediği bir dünyaya ait olma arzusunu düşündü. Kaçmak isterdi ama annesinin dizlerinde büyüyen kız, nereye kadar gidebilirdi ki? Birden uzaklardan bir motor sesi duyuldu. Sessizliği yaran, sert bir gürültü. Far ışıkları karanlığı yardı, gözlerini kamaştırdı. Gelen arabanın kapısı açıldı. Mahir… Uzun boylu, sert hatlı, yağmurla ıslanmış saçlar alnına düşmüş, gözleri… o meşhur zehir yeşili. Çocukken beşiğinde adıyla bağlandığı ama hiç tanımadığı adam, şimdi karanlıkla birlikte avluya girmişti. Bir anlık sessizlik. Sadece rüzgâr uğuldadı. Gözler birbirine kilitlendi. İki hayat, iki yük, iki yalan. Ve belki de kaderin ilk kıvılcımı o anda çaktı. Mahir ağır adımlarla taş avludan içeri girdi. Yorgun adımlarının sesi, geceyi yaran tek sesti. Avlunun ortasındaki eski çeşmenin yanından geçerken bir an durdu; gözleri taş duvarlara, ahşap pencerelere, çocukluğunun gölgelerine takıldı. Burnuna nemli toprak, is ve soğuk karışımı o tanıdık koku geldi. Her şey aynıydı ama bir şeyler değişmişti — kendisi. Büyük ahşap kapı gıcırdayarak açıldı. İçeride, Saraç konağının büyük salonu loş lambalarla aydınlanıyordu. Ocaktaki ateş çıtırdıyor, duvarda asılı av tüfekleri ışıkta parlıyordu. Tahir Ağa divanın başında oturuyordu; koca cüssesi, siyah sakalı ve sert bakışlarıyla hâlâ kudretliydi. Yanında Kaya; dimdik, elleri belinde, bakışlarında öfke ve meydan okuma vardı. Halime sessizce kenara çekilmiş, Efsun ise merdivenlerden yukarıdan bakıyordu. İnce bir gölge gibi, ama her kelimeyi duymak için nefesini tutmuştu. Tahir ağır ağır ayağa kalktı. Sesi tok ve otoriterdi: — Mahir Kuzgu… yıllar sonra memleketinin yolunu buldun demek. Mahir’in yüzü bir an gerildi. Yeşil gözlerinde parlayan öfke ve hüzün karışımı bir ifade belirdi. Başını hafifçe kaldırdı, dudakları ince bir çizgi gibi sıkıldı. — Babamın ölümü olmasa adım atmazdım bu topraklara, Ağa. Salonda bir uğultu dolaştı. Kaya’nın kaşları bir anda çatıldı, sesi keskin bir hançer gibi arayı yardı: — Ne diyorsun sen? Yıllardır bu namusun temizlenmesini bekleriz! Gün gelir de geçer, kız yirmi oldu hâlâ bir adım atmadınız. Mahir’in bakışı bir anda Kaya’ya döndü. Gözleri buz gibi, sesi daha da sertleşti: — Sen sus Kaya. Ben Tahir Ağa ile konuşurum. Söz sana düşmez. Duymadın mı? Kaya’nın göğsü kabardı, ama babasının sessizliği onu yerinde durmaya zorladı. Tahir ağır bir nefes aldı, başını biraz yana eğip Mahir’e baktı. Gözlerinde hem yılların yorgunluğu hem de hâlâ dimdik duran bir gurur vardı. — Bir söz verilmiş, dedi. Benim adıma, daha kızın kundakta iken. Ama ben de bilirim ki yirmi sekiz yaşına geldim, kız daha yirmisinde küçüktür. Söz benim adıma verilmiştir ama gel… gel vazgeç şu kan davasından. Gençlerin kanına girmesin bu mesele. Bir anlık sessizlik… Salonun ortasındaki havayı soğuk bir rüzgâr gibi doldurdu. O sessizliği Kaya’nın hışmı kesti. Yüzü kıpkırmızı oldu, bir anlık öfkeyle belindeki tabancayı çekti, namluyu Mahir’e doğrulttu. — Senin dediğini kulakların duyar mı Mahir?! Bizde söz senettir! Bunca yıl kan davasının peşinden gelmememizin tek sebebi bu söz değil miydi?! Şimdi gelip “vazgeçelim” mi diyorsun? Kaya’nın sesi salonu çınlattı, titreyen ellerinde silahın metali ışıldadı. Efsun yukarıdan nefesini tutmuştu; yüreği çarpmaktan göğsüne sığmıyordu. Bir an koşup aralarına atlamak istedi ama bacakları kıpırdamadı. Halime’nin dudakları dua fısıldıyordu. Kaya devam etti, sesi öfke ve acıyla karışmıştı: — Efsun bizim namusumuz! Yıllar önce kız beşikteyken verdik size! Kanımızı durdurmak için, çocuklar ölmesin diye. Babamız, dedemiz bu sözle toprağa girdi! Şimdi sen gelmişsin, “Namusunuza sahip çıkmam” diyorsun. Eğer Efsun’u karın olarak almazsan… önce seni, sonra onu sileriz bu dünyadan. Bizim için ya kan ya söz vardır! Mahir’in yüzü taş kesildi. Yeşil gözlerinde ani bir parıltı çaktı; hem öfke hem kırgınlık hem de çok derin bir yorgunluk. Ama geri çekilmedi. Sakin ama tok bir sesle konuştu: — Kaya… babanın kanıyla büyüdün, bilirim. Ama silah çekmek kolay, yükünü taşımak zordur. Sözünüzü unutmadım. Unutmak için de gelmedim buraya. Ama unutma ki ben bir kadını zorla alacak adam değilim. Babamın borcunu ödemek için, kimsenin hayatını yakamam. Bu sözler odadaki havayı daha da ağırlaştırdı. Kaya’nın parmağı tetiğe biraz daha yaklaştı, Tahir’in eli ise yavaşça havaya kalktı. — Yeter, Kaya! dedi sert bir tonla. Silahı indir! Kaya dişlerini sıktı, ama babasının bakışı karşısında geri adım attı. Silahını ağır ağır beline soktu, ama gözlerini Mahir’den ayırmadı. Nefesi sert, çenesi kilitliydi. — Bu iş burada bitmedi, dedi kısık ama tehdit dolu bir sesle. Mahir bir an derin nefes aldı. Tahir’e bakışını çevirdi, aralarında uzun bir sessizlik oldu. Sonunda Tahir konuştu: — Madem geldin, madem babanın yerine geçtin, bil ki burası eski defterleri kolay kapatmaz. Söz verildi, kan döküldü. Düşün Mahir, iyi düşün… Mahir hiçbir şey demeden başını hafif eğdi. Gözleri yukarıya, karanlığa takıldı. Orada, merdivenin gölgesinde Efsun’u gördü. Siyah saçları omuzlarına dökülmüş, koyu kahve gözleri korku ve öfke ile parlıyordu. Bir anlık bakışları kesişti. İkisi de hiçbir şey söylemedi ama o bakış, sözlerden daha ağırdı. Efsun’un kalbi çarptı. İçinden bir ses fısıldadı: Kaç… ama nereye? Mahir’in içinden başka bir ses yankılandı: Bu topraklar yine kan kokuyor… Salonun ağır sessizliğinde, kader bir kez daha nefesini üfledi.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

MENZİL 🧭🧭🧭

read
4.0K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
556.7K
bc

AŞKLA BERDEL

read
93.0K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
90.2K
bc

ÖTEKİNİ SEVMEK

read
1K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
47.9K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
58.7K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook