1. Bölüm
Şehrin merkezinde, kalabalığın ve gürültünün uzağında küçük bir kafe vardı. Dar bir sokağın köşesine sıkışmış, ahşap kapısıyla, içeriden yayılan kahve kokusuyla insanları içine çeken, sıcak bir yerdi burası. Üniversite öğrencileri ders aralarında buraya gelir, kitap okur, kahkahalar atar, huzur bulurdu.
Zeynep, her zamanki gibi ders çıkışı kafeye gelmiş, üzerinde sade bir gömlek, ince hırkası ve saçlarını toplamadan doğal haliyle çalışmaya başlamıştı. Elinde tepsiler, masalara yeni örtüler seriyor, sandalyeleri düzeltiyordu. Yorgundu ama yüzünde o saf ve içten gülümseme hep vardı. Onu tanıyan herkes, bu gülümsemenin günün karanlık saatlerinde bile insanın içini aydınlatabildiğini söylerdi.
Kapının üstündeki küçük zil çalınca, Zeynep başını kaldırdı. O an kafeye ağır adımlarla bir adam girdi.
Adam uzun boylu, geniş omuzluydu. Üzerinde siyah, kusursuz dikilmiş bir takım elbise vardı. Adımlarında öyle bir kesinlik, öyle bir özgüven vardı ki, kafede oturan birkaç kişi istemsizce susup ona baktı.
Onun girişiyle birlikte, sanki mekanın havası değişmişti. Sessizlik çökmedi ama kahkahalar, fısıltılar birden daha kısık çıkmaya başlamıştı.
Adamın gözleri koyu, keskin ve dikkat çekiciydi. Sanki bakışlarıyla insanın içine işliyor, orada gizli sırları açığa çıkarıyordu. Yüzündeki ifade soğuktu; ne gülümseme ne öfke… Yalnızca kontrol. Onun yüzüne bakan biri, bu adamın her yerde hakimiyet kuran bir güce sahip olduğunu hissederdi.
Zeynep, derin bir nefes aldı ve yanına gitti.
“Hoş geldiniz.” dedi.
Adam gözlerini ona çevirdi. Birkaç saniye, hiç konuşmadan sadece baktı. Sanki genç kızın yüzünü, gözlerini, duruşunu hafızasına kazıyordu. Ardından kısık ama sert bir sesle konuştu.
“Bir kahve.” dedi.
Zeynep hafifçe başını eğdi, ürkek ama nazik bir tavırla sordu.
“Nasıl olsun kahveniz?” dedi.
Adamın dudakları hafifçe kıpırdadı.
“Nasıl olursa.” dedi.
Sözler kısa, bakışlar uzundu. Zeynep’in kalbi, bu kısacık konuşmada hızla atmaya başlamıştı. Sanki adamın çevresinde görünmez bir ağırlık vardı ve bu ağırlık genç kızın nefesini zorlaştırıyordu. Ama bir yandan da merakını tetikliyordu.
Kahveyi hazırlarken Zeynep, adamı uzaktan izledi. Adam masaya oturmuş, pencereden dışarı bakıyordu. Ellerinde güç vardı, belli. Parmaklarının arasındaki yüzük, sade ama pahalıydı. Saatinin parlaklığı bile, onun sıradan biri olmadığını anlatıyordu. Ama onu asıl farklı kılan şey, bakışlarının derinliğiydi.
Zeynep kahveyi masaya götürdü.
“Afiyet olsun.” dedi.
Adam gözlerini kahveden kaldırmadan, kısa bir şekilde karşılık verdi.
“Teşekkür ederim.” dedi.
Zeynep, masadan uzaklaştı ama kalbi sanki hala orada, o masanın üzerindeydi. Gözlerini ondan kaçırmak istiyor ama bir yandan da tekrar tekrar bakma isteğini engelleyemiyordu. Bu adam kimdi? Onun hayatına böyle ağır bir hava getiren yabancı da kim olabilirdi?
Bir süre sonra masanın yanına yeniden gitti.
“Başka bir isteğiniz var mı?” dedi.
Adam başını kaldırdı, gözlerini direkt ona dikti. Bakışları sertti ama içinde bir anlık yumuşama vardı.
“Adın ne?” dedi.
Zeynep hafifçe şaşırdı, sonra utangaç bir şekilde cevap verdi.
“Zeynep.” dedi.
Adamın dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Güzel bir isim.” dedi.
Adam kahvesini bitirdi, kalkarken cebinden bir kartvizit çıkardı. Masanın üzerine bıraktı ve sessizce kapıya yöneldi. Kapının üzerindeki zil yine çaldı, ama bu kez Zeynep’in kalbi de onunla birlikte çınladı.
Masayı toplarken kartı eline aldı. Kartta yalnızca bir isim yazıyordu:
“Efe Karahan.”
Zeynep’in dudakları bu ismi fısıldadı.
“Efe…” dedi.