SINIFTAKİ KAOS
Güneşin sarı ışığı sınıfı tepeleme dolduruyordu doldurmasına ama içeride yine de karanlık, tarif edilmesi güç ve ağır bir hava hüküm sürüyordu. Elay durumun farkındaydı fakat bu boğucu atmosferin nedenini bir türlü çözemiyordu.
Bakışlarını sıranın soğuk ahşabına dikmiş, adeta hissizleşmiş bir halde bu düşüncelere dalmışken omzuna inen sert bir darbeyle irkildi.
“Gözlerini yere dikmiş ne yapıyorsun öyle, alık fare?”
Elay başını kaldırıp bakışlarını doğrudan ona vuran kişiye kenetledi. Karşısındaki, dönem başından beri kendisini hedef alan Ecem’den başkası değildi.
Elay, sesindeki alışılmadık sertlikle konuştu:
“Seni ilgilendirmez. Bir daha bana dokunmaya cüret etme; yoksa o parmaklarını tek tek sökmek zorunda kalırım.”
Ecem donakalmıştı. Elay’ı daha önce hiç bu kadar ciddi, bu kadar tehditkar görmemişti. Oysa Elay genelde kendisine sataşıldığında sessiz kalan, tepki vermekten kaçınan sakince bir kızdı. Aynı zamanda derslerindeki başarısı ve duru güzelliğiyle okulda ün salmıştı. Ecem de tam olarak bu yüzden ona rahat vermiyor, Elay’ın o uysal tavrını fırsat bilip herkesin içinde onu küçük düşürmeye çalışıyordu.
Sınıftakiler Elay’ın etrafına ördüğü o mesafeli ve soğuk duvardan dolayı ona yaklaşmaya çekiniyor, bu yüzden tek bir dostu bile bulunmuyordu. Hatta birçoğu, Ecem’in bu zorbalıklarını görmezden gelmeyi seçiyordu. Aslında sınıftaki diğer kızlar da Elay’ı içten içe kıskanıyor ama bunu Ecem kadar göze batıracak şekilde sergilemiyorlardı.
Ecem, şaşkınlığını çabuk atlatıp alaycı bir tavırla Elay’ın kafasına vurdu:
“Hadi bakalım alık fare, ne yapacaksın? Parmaklarımı yerinden mi sökeceksin? Yap da görelim!”
Sınıfta yankılanan alaycı kahkahası henüz son bulmamıştı ki Elay yerinden hışımla doğruldu. Yıldırım hızıyla Ecem’in sağ kolunu kavrayıp masaya sabitledi, sol kolunu ise arkasına çevirerek hareket kabiliyetini sıfırladı. Ardından, masaya dayadığı sağ elin parmaklarını adeta kemiklerini kıracak bir hırsla sıkmaya başladı.
Ecem’in kahkahası yerini acı dolu bir çığlığa bıraktı:
“Bırak beni manyak! Ne yapıyorsun sen? Bunu sana çok fena ödetirim!”
Ancak Elay’ın öfkeden gözü dönmüştü bir kere. Savrulan tehditler onu yatıştırmak yerine daha da alevlendirdi. Gittikçe artan bir baskıyla parmakları ezmeye devam etti. Ecem’in gözlerinden yaşlar boşanırken, sınıftaki herkes nefeslerini tutmuş, Elay’ın içinden çıkan bu vahşi gücü şaşkınlık ve dehşet içinde izliyordu.Arka sıralardan yükselen keskin bir ses sessizliği bıçak gibi kesti:
“Bırak kızı manyak! Öldürecek misin?”
Bu kişi, Ecem’in her daim yanında gezen yakın arkadaşı Sinem’di. Elay, kulağında çınlayan bu sesle birden irkildi; sanki bir uykudan uyanır gibi etrafına bakındı. "Ben... Ben ne yapıyorum?" diye fısıldayarak Ecem’i hızla serbest bıraktı.
Ecem, acıyla büktüğü parmaklarını tutarken gözlerinden alev saçarak bağırdı:
“Bunu senin yanına bırakmayacağım, duydun mu beni? Yanına bırakmayacağım!”
Ecem, Sinem’i de yanına alıp hışımla sınıftan çıkmak için kapıya yöneldiği anda içeri yeni gelen öğretmen girdi. Yüzündeki ifadesizlik, ortamdaki gerilimi yutacak kadar derindi.
“Oturun yerlerinize, zil çaldı!”
Ecem hemen fırsattan istifade edip kendini acındırmak istercesine Elay’ı işaret etti. Yanağından süzülen sahte gözyaşlarıyla sızlandı:
“Hocam, Elay bana saldırdı! Kolum çok acıyor, az kalsın parmaklarımdan oluyordum... Lütfen onu disipline verin, gereğini yapın lütfen!”
Ancak bu dramatik çaba, öğretmenin üzerinde en ufak bir tesir yaratmadı. Adam, buz gibi bir ses tonuyla kestirip attı:
“Geç yerine otur!”
Ecem, hırsından ne yapacağını bilemeyerek sırasına doğru yürürken kendi kendine söylenmeye devam etti:
“Hıh! Söylediklerimin farkında mı acaba? Burada ölüyordum resmen!”
Öğretmen kürsünün arkasına geçip sınıfa doğru soğuk bir bakış attı:
“Bundan sonra bütün dersleri beraber işleyeceğiz. İlk dersimiz: Doğruluk. Herkes önündeki kitapları açsın.”
Oysa kimsenin masasında tek bir kitap bile yoktu. Arka sıralardan lakayt bir erkek sesi yükseldi. Bu, Ecem’in sevgilisi Berkant’tan başkası değildi:
“Önümüzde kitap yok ki... Bizimle alay mı ediyorsun?”
Sınıftakiler, Berkant’ın bu çıkışıyla birlikte öğretmeni küçümsercesine gülüşmeye başladılar.
Öğretmen hiç istifini bozmadı. Sessiz ve sert bakışlarıyla sınıfı baştan başa süzdü. O an, odadaki atmosfer bir anda değişti. Güneş ışığı çekildi; sınıfı iç karartan, boğucu bir karanlık kapladı. Duvarlar sanki canlı birer varlık gibi katran karasına bürünmeye başladı. Ardından, herkesin sırasının üzerinde gizemli, siyah bir duman belirdi.
Saniyeler sonra duman yavaşça dağıldığında, her masanın üzerinde simsiyah kapağı olan ağır bir kitap belirdi.
Sınıftaki herkes dehşet içinde donakalmıştı. Kahkahalar bıçak gibi kesilmiş, yerini ne olduğunu anlayamayan, korku dolu bakışlara bırakmıştı.