"Leman suratsız olmasam da bu adam bana bakmaz. Koyu bir Katolik. Dinini geçtim çok zenginler. Zenginliğine de bir kenara koysam, önümde kocaman bir engel var. Adam çok yakışıklı. Bana bakar mı? İki kere yatağa attıktan sonra suratıma bakmaz." Ağzı açık bana bakan Leman konuşmadan tekrar devam ettim. "Pardon ya iki kere niye yatsın. Bir kerede yeterli gelir ona. Hem sen bana suratsız diyorsun ya. Bir de bu adamı gör. Tek kaşıyla bir ordu yönetebilir." Tekrar camdan dışarı bakmaya başladım. Off yine adama gitmişti aklım.
"Vallahi pes. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Hadi kalk çıkalım." Üzerime ince bir ceket almak için odama gittim. Telefonumu ve sırt çantamı aldım. Ayakkabılıktan ince topuk, siyah deri, önü hafiften sivri bootielerimi giyindim.
"Kaç senedir beraberiz şu topuklularla nasıl yürüyorsun hala aklım almıyor." Elindeki spor ayakkabıları giyinirken bana bakıyordu. Gülümsedim.
"Seviyorum." Onun kapıyı kilitlemesini beklemeden aşağıya indim. Nereye gideceğimizi karar vermeye çalışırken Galata'ya kadar gelmiştik. Galata kulesinin tam karşında çok hoş bir restoran vardı. Duvarları taştan, zemini ve tavanları tahtadandı. Oraya girmeye karar verdik. Çok elit bir mekândı ama geneli turistti. Leman dana bonfile söylerken bende dana biftek söyledim. Yanına da kırmızı şarap istedik. Bugünkü kadar güzel değildi ama şaraptan anlamazdım ki zaten. Saat dokuza kadar burada takıldık. Leman Alper'i anlatıp durmuştu. Canıma minnetti. Benim de sürekli elim telefona gidip duruyordu. Saate bakıyordum güya ama içten içe birinin aramasını bekliyordum.
"Hadi biraz eğlenelim. 45liğe gidelim mi? Nolurr?" kafası hafiften güzel olmuştu zaten. Onun bu ikna çabalarını izlerken kapıdan giren biri dikkatimi çekti. Tanıdığını sandığım insanın biraz daha zayıf hali. Vücutta yapmıştı sanırım. Kirli sakal bırakmış... Benim bakışlarımla buluşunca içim hop etti.
Onur? İçimden konuşuyordum resmen. Bir sene önce yurt dışında yaşayacağım diye ayrılan sevgilim şimdi yanında başka bir kadınla beraber karşımdaydı. Hemen hesabı istedim. Onur beni görmesine rağmen tanımıyormuş gibi davranmıştı.
"Hadi Leman. İstediğin yere gideceğiz." Dedim çünkü Leman 45liğe gitmeyeceksek kalkmam diye rezillik çıkartıyordu. Leman Onur'u fark etmemişti. Yavaş adımlarla evimize inen yokuşun üzerinde olan bara girdik.
Bizimki deli gibi içmeye devam ederken ben hala yaşadığım şoku atlatamıyordum. Hiçbir şey düşünmek istemiyordum. Onu düşünmek istemiyordum. Bizimle ilgilenen garsona el işaretiyle gelmesini istedim. Bana eğilen garsonun kulağına altı tane tekila istediğimi söyledim. Adam kafasıyla onaylayıp yanımızdan ayrıldığında, boş boş Leman'a bakıyordum. Gelen şhotları peş peşe yuvarladım. Anca böyle sarhoş olabilirdim. Leman,
"Hop kızım ne yapıyorsun? Ne bu acelen?" duymuyordum. Kimseyi duymuyordum. Gözlerimi kapatıp kafamı geri attım. Anında etki eden tekilanın beni benden almasını bekliyordum. Kulağımda bir nefes, burnuma dolan bir koku... Gözlerimi açmaya korktum. Derin bir nefes aldım. Erkek parfümlerinin hepsini severdim ama bu çok hoş bir kokuydu.
"Hare." Nefesi kulağımı, boynumu gıdıkladı. Tekilanın etkisi cinsel dürtülerimi etkin hale getirmişti sanırım. Kocaman gülümsedim ama gözlerimi hala açamıyordum.
"Bay ukala ne işiniz var bu ucuz barda." Dedim ağzım yamulurken. Benim bu lafıma gülme sesleri geldi. Demek ki Delmar ile Valente'de buradaydı. Sessiz, sadece benim duyacağım bir şekilde, belki de bende yanlış duydum, belki de duymak istediğimi duydum...
"Seni görmek için geldim." Gözlerimi yavaşça açtım. Kafamı ona çevirdim. Gamzeleri yine ortadaydı. Bir eli masada bir eli sandalyemin arkasında üzerime eğilmişti. Kokusu mu, gamzeleri mi?
"Hoş geldin."
"Oturabilir miyiz?" omuz silktim. İstiyorsa oturabilirlerdi. İstemiyorsa da otursun. Lütfen otur Dante... Diğerleride sandalye çekip oturdular. Elime boş tekila bardağını alıp bizimle ilgilenen garsona gösterdim. Ne yaptığımı fark eden Dante elimden bardağı aldı. Tekrar bana eğilip, "Sarhoş olmuşsun zaten. Devam etme istersen. Edeceksen de bana söyle."
"Niye?" elini tekrar sandalyemin arkasına atıp bana yaklaştı.
"Yanında bir erkek var Hare. Ayıp." Diyerek göz kırptı. Ben çok mu sarhoş olmuştum? Kafam baya iyiydi demek ki. Leman'a baktım. Delmar ve Valente ile kahkaha atıyordu. Tekrar Dante'ye döndüm. Yüzünü incelemeye başladım. Çok güzel hatları vardı. Dudakları da çok güzeldi. Kafamı eğip yüzünü incelerken Dante'nin bana baktığını idrak edecek kadar kafam yerinde değildi. Sanki cansız bir heykeli inceliyormuş gibiydim.
"Niye bana öyle bakıyorsun?" dedi adam doğal olarak. Keşke yerin dibine girseydim o an ama girmedim. Ona baktığım için değildi bu isteğim. Biraz sonra içimden geçenleri direk ona söylediğim içindi. Ben dudaklarına bakmaya devam ederken Dante kulağıma eğilerek, "Hare iyi misin?" Bu ses tonu... Son nefesimi verebilir miydim? "Ne düşünüyorsun?"
"Seni... Çok güzelsin." Gülmeye başladı. Ben olsam bende gülerdim ama o an çok ciddi bir iş yapıyordum. Cansız bir heykeli inceliyordum.
"Güzel olan kadınlardır Hare."
"Sen nasıl İtalyansın? Güzellik anlayışını seninle tartışmayacağım ama gerçekten gözümü senden alamıyorum." Coştum gidiyorum. İnsan içince niye saçmalardı? Ben niye içtim? Bir şey olmuştu? Ne olmuştu?
"Tamam, Umberto Eco'yu sevdiğini biliyorum da niye bana böyle bakıyorsun?"
"Tekila yüzünden. Şu an seni öpmemek için kendimi zor tutuyorum ama tekila yüzünden." Dememle Dante dondu. Ben nasıl onun dudaklarına odaklanmışsam oda benim dudaklarıma odaklanmıştı. Tüm hücrelerim iki gündür tanıdığım bu adamı öpmek istiyordu. Hiç tanımasam da fark etmezdi. Ben bu adamı öpmek istiyordum.
Alarmın sesiyle gözlerimi zorlukla açmıştım. Yavaş yavaş dün geceye ait sahneler gözümde canlandıkça yüzümü buruşturdum. Zorlukla yataktan çıkıp duşumu aldım. Üzerime sporcu taytımı, atletimi ve koşu ceketimi giyindim. Saat sabah beşi çeyrek geçiyordu. Saat kaçta yatarsam yatayım sabah yürüyüşümü aksatmamaya özen gösterirdim.
Leman ölü gibi uyuyordu. Kendime kahve koydum. Olmasını beklerken dün gece beynime baskı yapıyordu. Dante'den daha önemli bir meselem vardı. Onur... Hemen telefonumundan Çağrı'yı aradım. Kardeşimde benim gibi erken kalktığı için uyuyor mudur diye düşünmedim bile. Telefon baya bir çaldıktan sonra açıldı. Çağrı nefes nefeseydi.
"Yanlış bir zamanda aramadığımı umut ediyorum." Dedim yüzümü buruşturarak. Çağrı kahkahalar atarak gülmeye başladı.
"Yanlış zamanda arasan bile bu telefonu açacağımı biliyorsun değil mi abla?" gülümsedim. Her zaman yanımda olan, kardeşten öte olan, her şeyimi anlatabildiğim bir Çağrı vardı hayatımda. Beni yargısız dinleyen ve en önemlisi sır tutabilen. Erkek ve kız her şeyi konuşamaz derler ya. Yalan. Benim Çağrı'ya anlatamayacağım hiçbir şey yoktu.
"Biliyorum kardeşim. Koşudasın sanırım. Sen koşmaya devam et. Beni dinlesen yeterli. Bende birazdan çıkacağım zaten." Kahvem oldu bu sırada. Fincana koyup camın önündeki yerimi aldım. Bir sigara yakıp devam ettim. "Dün Leman'la kutlama yemeğine çıkmıştık. Peder bana yeni bir iş buldu. Maaşı da çok iyi. Uzun süre gidersem baya para biriktirmiş olacağım. Neyse konumuz o değil aslında." Sigaramdan bir nefes alırken.
"Konumuz ne abla? Merak ettiriyorsun beni?"
"Konumuz Onur." Bu seferde kahvemi içmeye başladım. Çağrı'nın şu anda durduğunu ve bana odaklandığını hissedebiliyordum.
"Ne olmuş Onur'a?" Evet. Tam tahmin ettiğim gibi. Sesinde şüphe, panik, sinirlilik ve daha niceleri hakimdi.
"Çağrı, ben dün o restoranda Onur'u gördüm. Gitmemiş. Gitmesini bırak bir kadınla çok samimiydi. Madem gitmiyorsun. Madem bana yalan söylüyorsun. Hepsini anlıyorum ki anlamıyorum neyse. Burnumun dibinde ne işin var? Biliyor benim sürekli İstiklalde, Galata'da takıldığımı."
"Ben araştıracağım abla." Sesi çok ciddiydi şimdi ama pek umurumda değildi. Eğer bana yalan söylediyse, benden uzak dursun yeter. Onur'u sevdim ama aşık değildim. Ona değer verdim. Bana yalan söylediyse kendi bilirdi. Dün geceye oranla daha mantıklı düşünebiliyordum. Hem mantıklı düşünmeyip dün geceki gibi olaylara kapı açmak istediğim en son şeydi. Neredeyse elin herifini öpecektim. Belki daha da ileri gidecektim. Off. Beni düşüncelerimden uzaklaştıran Çağrı oldu.
"Abla." Sesinin tınısında merak vardı. Kahvemi bitirip. Yerimden kalktım. Saat buçuk olmuştu.
"Aman boş ver Çağrı. Onunla ilgili bir şey bilmek istemiyorum. Sadece bil diye söyledim. Dün biraz kötü oldum ama geçti. Biliyorsun ki ablan mantıklı bir insan." Dedim gülerek. Ayakkabılarımı giyinmiştim bile. Çağrı gülmüyordu ama. "Bende şimdi yürüyüşe çıkıyorum Çağrı. Haberleşiriz sonra tamam mı?"
"Tamam abla. Bir şey olursa ara." Ne olabilir ki? Benimle ilgili planları olsaydı bana yalan söylemezdi. Cehennemin dibine kadar yolu vardı.
"Annemlere selam söyle. Öpüyorum seni." Telefonu kapattığımda dış kapıyı kapatmış, İstiklal'e çıkan rampaya yönelmiştim. Normal yürüyüşümden daha hızlı bir tempoda yürüyordum. Her gün Galata'dan Karaköy'e, Karaköy'den de Dolmabahçe'ye kadar yürürdüm. Sonra okuluma tekrar yürüyerek, direk evime çıkan caddeden 5-6 dakikada evde olurdum. Dolmabahçe camisinin kadınlar tuvaletine girip yüzümü yıkadım. Göz altlarımda dünkü alkolden dolayı morluklar vardı. Saat kaçta yatağa girdiğimi bile hatırlamıyordum. Yüzümü kurulayıp dışarı çıktım.
Saat yedide evdeydim. Kapıyı açınca Leman'ın uyanık olduğunu anladım. Mutfaktan sesler geliyordu. Ayakkabılarımı ayakkabılığa koyup mutfağa doğru gittim.
"Günaydın." Dedim. Beni fark etmemişti. Bir an yerinde hopladı. Bu hareketi gülmeme sebep oldu.
"Off kızım ya. Niye ses vermiyorsun. Kahvaltı hazırladım. Git duşunu al." Leman mutfağı severdi. Bende severdim ama o daha çok vakit geçirirdi. Benim de canıma minnetti. Güzel ve leziz yemeklerini yemek çok hoş oluyordu. Benim için de sağlıklı ve değişik şeyler denerdi.
"Çay demle çay. Kahve içmek istemiyorum kahvaltıda." Hızlıca duşumu aldım. Üzerimi giyinmeden telefonum çaldı. Arayan babamdı. Babam beni ne zaman arasa, hazır ola geçen asker gibi hemen ayağa kalkardım ya da üzerime başıma çeki düzen verirdim. Sanki beni görebilecekmiş gibi hissederdim. Ona saygım çoktu ama korkum daha fazlaydı sanırım.
"Günaydın baba." Üzerimde sadece havlu vardı. Cam kenarına gidip dışarı bakmaya başladım.
"Daha yeni mi uyanıyorsun Hare?" İşte başlıyoruz. Biz küçük askerleriydik ya onun o yüzden onun öğrettiği gibi yaşamak zorundaydık. Her zaman zinde olmalıyız. Sağlıklı olmalıyız. Sigara içtiğimide biliyordu ama bilmezlikten geliyordu. Yakalansam ne yapar bilemiyordum ama resmi olarak baya kızacağından eminimdim. Hiçbir zaman bize eli kalkmamıştı da sözleriyle gerçekten fena benzetmişliği vardı.
"Hayır baba. Sabah yürüyüşümü, koşumu yaptım. Duş aldım. Kahvaltımı yapıp okula geçecektim." Açıklamamı yapıp sustum. Muhtemelen makamındaydı. Odasına birisinin geldiğini duydum. Gelen kişiyle konuştu.
"Tamam kızım. İki gündür konuşamadık. İyi misin diye bakmak istedim." Kontrol etmek istedim demiyor ya da daha güzeli seni merak ettim, özledim demiyor da lafı dolandırıyordu. Benim babam böyleydi işte. Bizi çok severdi ama sevgisini belli etmezdi. Sadece babam değil. Annemde babam gibiydi. Babamın kadın versiyonuydu. Birbirilerine çok benziyorlardı.
"İyiyim baba. Yeni bir iş aldım da onunla ilgileneceğim birkaç gün. Sizler iyi misiniz?"
"İyiyiz. Bizi aramayı unutma Hare. Kiminle çalışacaksın?" işlerimin ayrıntısını hiçbir zaman sormamıştır bana ama kiminle çalıştığımı her zaman bilirdi.
"Antonino Dante Pellegrini diye biri. İtalyan. Türkiye'de, önceliği İstanbul'da faktöring şirketi açmak. Resmi dairelerde görüşmeleri varmış. Peder Gratian tanıştırdı. Bugün başlayacağım." Bir çırpıda konuştum. Biraz durdu.
"Tamam kızım. Televizyonda görmüştüm. Dikkatli ol. Bir şey olursa hemen arıyorsun. Ben tutmayayım seni. Anneni de ara." Bazen düşünüyorum. Diğer babalar anneler gibi olsalardı nasıl olurdu? Esasen ben onları böyle seviyordum. İyi ki başka türlü değillerdi. Telefonu kapatıp üzerime, beyaz derin kesim yuvarlak tshirt, siyah bir yüksek bel dar paça pantolon giyindim. Pudra rengi blazer ceketimi de çıkarttım. Hafif bir makyaj yaptım. Sarı tonlarında bilekliklerimi de takip saçlarımı kurttum. Kolye takmamıştım. Kolye takmayı çok sevmiyordum. Beni boğuyormuş gibi hissediyordum. Bu yüzden çok fazla boğazlı kazak ya da bisiklet yaka tshirt giyemiyordum. Elim sürekli yakamda olurdu.
İçeri geçtiğimde Leman çayları döküyordu. Elimde telefonum gündeme bakarken sofraya oturdum.
"Sekiz buçukta dersim var. Sen girecek misin?" dedim çünkü Leman sabah erken kalksa bile sabahki derslere girmeyi pek sevmezdi.
"Gireceğim. Bu sene son. Hepsine girmem gerekecek sanırım. Arık mezun olmak istiyorum." Kafamı telefondan kaldırıp Leman'a gülümsedim. "Ne var gündemde?" tabağına kahvaltılık koyarken bir anne gibi benim de tabağımı dolduruyordu. Ne yiyeceğimi bildiği için kahvaltı ritüellerimiz bu şekilde olmuştu. Leman'a kızıyordum çoğu zaman ama ona çok fazla alışmıştım.
"Boş." Diyerek telefonumu kapatıp yanıma koydum. Kahvaltıma odaklanmayı düşünürken ve hatta Leman'ın da dün geceyi unutmuş olabileceği fikrine kapılmışken, Leman sırıtmaya başladı.
"Dün gece Antonino ile pek yakındınız." İstemsizce bende sırıttım. Adamın adını duyunca gülümsüyordum.
"Saçmalama kızım ya. Birbirimizi duyamıyorduk. Yakın konuşmamız sana o izlenimi vermiş olabilir." Leman'a çok iyi malzeme vermiştim. O da bunu değerlendirecekti.
"Asıl sen saçmalama Hare! Gayet de yakındınız. Ne bu samimiyet iki günde anlamadım ama yakışıyorsunuz." Ağzına attığı peyniri çiğnerken, "Adam harbi yakışıklı ama." Gözlerimi devirdim. Gülümsememek için yanağımın içini ısırdım. Çayımdan bir yudum alırken,
"Asıl sen Delmar ile çok samimiydin. Ne iş?" dedim göz kırparak. Konuyu değiştirmek işime gelecekti.
"Yok be kızım. O adam bana bakar mı? Ayrıca benim Alper'im var. Bugün okulda yanımıza gelecek haberin olsun. Gerginlik çıkartma Hare. Ne olur." Bir kadın kendinden küçük birinden nasıl etkilenirdi? Leman'a bazı konularda kızıyorum ama bu sadece onun iyiliğini düşündüğüm konularda oluyordu. Kimsenin hayatına müdahil olmamam gerektiği halde sevdiklerimi koruma iç güdüsüyse ona karışmadan edemiyordum.
"Tamam Leman. Zaten öğlen yemek yiyip çıkacağım. Saat bir de kilisede olmam lazım." Son lokmamı çiğneyerek bir sigara yakıp camı araladım.
"Şaka bir yana, adamda sana çok ilgili bakıyordu Hare. Acaba bu sefer turnayı gözünden vurmuş olabilir misin?" işte şimdi gözlerimi harbi devirdim. Ben kim Dante kim? Hayal aleminde yaşamayı sevmezdim ama bazen, çok nadir hayal kurardım. Yine de benle Dante olacak iş değildi.
"Leman Antonino konusunu kapat gözünü seveyim. Sabah babam aradı. Selamı var sana." Leman babamı çok severdi. Benden daha fazla sevme ihtimali olabilir mi? Olabilirdi. Bu kız herkesi çok seviyordu gerçi. Babam çocuklarına olduğu gibi değildi etrafındakilere.
"Kemal amcamı çok özledim ya. Ne zaman geleceklermiş. O da beni özlemiş mi?" diye ciyakladı bir anda. Onun neşesine bende gülümsedim.
"Şu sıra geleceklerini sanmıyorum ama belki biz gideriz bir hafta sonu. Dersler yoğunlaşmadan. Ne dersin."
"Süper olur. Dönerken de Bursa'ya geçeriz." Telefonuna gelen mesaja bakarken saati fark eden Leman, "Ooo kızım saat sekiz oluyor neredeyse. Hemen hazırlanayım çıkalım." Dedi ve koşarak odasına gitti. Bende sigaramı söndürüp sofrayı topladım. Kahvaltı ondan sofra toplama bendendi. Camı kapatıp odamda çantamı hazırladım. Ünlü bir markadan aldığım; çift saplı, siyah, evrak çantası boyutlarında olan çantamı aldım. Odamın bir köşesinde olan kitaplığımdan ince bir defterde attım içerisine. Leman'ın sesiyle kapıya döndüm.
"Ben hazırım. Ayakkabılarımı giyiniyorum Hare."
"Bende hazırım. Ayakkabılarımı alıp geliyorum." Dedim. Ceketimi elime alıp çantamı omzuma astım. Dolabımın alt rafı ayakkabılarımla doluydu. Nereye gideceğimi bilmediğim için yarı klasik sitilime stilettolarımı giymeye karar verdim. Kapıya çıktığımda Leman ayakkabılarını bağlıyordu. Ben kapıyı kitlerken telefonum çaldı. Arayan Cansu'ydu.
"Alo."
"Tatlım neredesiniz? Ben sınıfa geçiyorum." Kampüse bazen erken giderdik. Erken gittiğimizde de sahil kısmındaki büfemizde otururduk. Muhtemelen bizi arıyordu.
"Tamam canım bizde direk sınıfa geleceğiz. Görüşürüz." Hızla merdivenleri indik. Leman Alper'le konuşurken bende etrafıma bakındım. Bir an Onur'u gördüm sandım ama emin olamadım. Hayal olma ihtimali sıfırdı. Gördüysem görmüşümdür. Babam bize izlenme tekniklerini öğretmişti. Biraz daha ilerledik. Leman'a bir şey belli etmemeye çalıştım. Karşıdan karşıya geçerken tekrar gördüm. Kesinlikle Onur'du ve beni takip ediyordu. Hemen Çağrı'yı aradım. Derse girmemiş olduğunu biliyordum. Telefon açılır açılmaz konuşmaya başladım. Kampüse girmek üzereydik ve Leman her an telefonu kapatabilirdi.
"Çağrı beni dinle. Onur beni takip ediyor. Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Şimdi derse giriyorum. Beni seksen dakika sonra ara." Sesimde, beden dilimde gayet normaldi. Kalp atışlarım için aynı şeyi söyleyemeyecektim.
"Tamam. Benden haber bekle." Telefon bunları dedikten sonra çat diye kapanmıştı. Sakinleşmem gerekiyordu. Başka bir şeyler düşünmeliydim. Dersler, fotoğraf, kıyafet, magazin, kilise, peder, Leman, Kerem, Oğuz, Cansu... Olmuyordu. Bu sırada Leman telefonu kapattı.
"Ders ikinci amfide değil mi?" bana sorduğunu biliyordum. Gülümseyerek ona döndüm. Gergin olduğumda gülerdim. Bazen kendimi durduramadan kahkahalara boğulurum. Nefes al Hare. Düşünme...
"Evet." Düşünmek istemiyordum ama olmuyordu.
"Hare? İyi misin?" dedi. Dante... Gamzeleri... Birkaç saat sonra o gözlere tekrar bakabileceğim. Belki de dün gece beni öpmeliydi. Belki de bir geceliğine bile olsa onun olmalıydım. Belki de hayatıma çeki düzen verebilmek adına bir adım olurdu.
"İyiyim. Biraz midem bulandı. Çantamdaki ilacı içersem geçer." Normale dönmek üzereydim. Dante... Nefes al. Nefes ver...
"Şu İtalyan yüzünden mi?" ağzım kulaklarıma varana kadar gülümsedim. İşte bu gerginlik gülümsemesi değildi. Rahattım artık. Ben Leman'a cevap vermeden amfinin kapısına gelmiştik bile. İçeri girince Cansu ve Oğuz'u gördük. Bizde onların sırasına oturduk. Kısa bir selamlaşmayla susmak zorunda kaldık çünkü hoca kürsüye çıkmıştı ve bu dersin hocası gerçekten bizi sevmiyordu. Gönül hoca...
Dersin adı Fotoğraf Yorum ve Eleştiri I. Eleştiri nedir yorum nedir diye ders mi olurdu? İlk hafta sadece eleştiri nedir üzerine durduk. Ben insanları rencide edecek düzeyde yapılan her türlü eleştiriye karşıydım. Yapıcı olacaksa olur ama bu insanların yaptıkları yapıcı değil, sadece yıkıcıydı. Ne kadar yerin dibine sokarım dersi olur muydu? İsteksiz olduğum için saçma sapan notlar alıyordum. Sınavda bir fotoğrafı yorumlayacaktık. Eleştirecektik. Bu dersten geçebilmem için birkaç kitap karıştırmam gerekecekti farkındaydım. Hocayı dinlerken aklım Onur ile meşguldü. Nasıl olmasın? Çağrı kimi arayacaktı? Benden ne istiyordu? Ben bunları düşünürken kırk dakikayı geride bırakmıştık. Gönül hoca dersleri blok olarak işlediği için mola vermemiştik. Leman huzursuzlaşarak beni dürttü. Saçma sapan karalamalar yaptığım defterden kafamı kaldırarak ona döndüm.
"Alper akşam bize gelse." Gözlerimi devirip önüme döndüm. O ise pes etmedi. "Hare lütfen. Bir kere. Gelsin lütfen. Bak gerçekten varlığımızı anlamayacaksın." Bıdı bıdı devam ediyordu. Benim Alper'den daha önemli meselelerim vardı. İlk defa sınırlarımı aşarak,
"Tamam." Dedim sadece. Leman şok oldu. Yani eminim olmuştur. Şu an yüzünü göremiyordum. Sessizce oda hocaya döndü. Bir şey söylemekten çekindiği belliydi. Vazgeçecek olmamdan korkuyordu. Hoca dersi bitirdiğinde telefonum titremeye başladı. Zaten gözüm hep telefondaydı. Defterimi çantama atıp, çocukları beklemeden amfinin kapısına çıkarken telefona yanıt verdim.
"Dinliyorum." Dedim Çağrı'ya. Gereksiz muhabbeti ikimizde sevmezdik. Özellikle önemli bir konu varsa.
"Bir arkadaşımla görüştüm. Yeni gelmiş. Üç- dört ay sonra dönmeyi planlıyormuş. Sakın bulaşma Hare. O adamdan uzak duracaksın. Duydun mu beni?" Niye herkes beni tembihliyordu? Ben miyim sorun? İkidir karşıma çıkan o, beni takip eden o! Ben ne yapıyorum? Sevmekten başka ne yapıyorum?
"Beni tekrar kandıramayacak Çağrı. Merak etme." Ama ondan uzak duracağım demediğim için Çağrı söylediklerini yineledi.
"Hare! Bak Onur ile konuşmak yok. Onu gördüğün yerde uzaklaşacaksın. Zaten gidecek. Bu ilişki tekrarlanmayacak. Zarar görmeni istemiyorum." Çağrı bana nasihat verirken Cansu'lar içeriden çıkmışlardı. Onların peşine takılıp,
"Çağrı. Canım kardeşim. Biz şimdi dersten çıktık. Akşama konuşalım mı? Dediklerini düşüneceğim. Haklısın. Beni merak etme." Dedim ve telefonu kapattık. Dikkatimi toparlayamıyordum. Cansu'nun sorusuyla ona döndüm ama başını duyamamıştım.
"Efendim canım?"
"Neyin var senin? Çağrı iyi mi?" Dağılmış gibi gözükmek istemiyordum. Hem neden dağılacaktım ki? Kendi kendime iç savaş yaşıyordum resmen.
"Ev arkadaşıyla biraz sorun yaşamışlar. Kafamı şişirdi sabahtan beri. Önemli bir şey değil."
"Kerem'i arar mısın? Biraz daha iyiydi ama seninle konuşsa daha iyi olacak bence." Cansu aramızda Kerem'i en çok koruyan kişiydi. Biz büfenin masalarına otururken Oğuz çay almak için bizden uzaklaşmıştı.
"Evet. Arasam iyi olacak. Ne diyeceğimi bilmiyorum ama ararım akşam ya da bu dersten sonra." Cansu resmen içinde tuttuğu nefesini dışarı verdi.
"Oh be kızım. Aramız açılsın istemiyorum. Bu grup dağılmadan güzelce mezun olalım. Başka bir şey istemiyorum." Ona cevap vermedim. Gülümseyerek Oğuz'u aradı gözlerim.
"Siz iyi misiniz? Bugün biraz gergin gibisiniz." Zaman zaman ikisi birbirlerinden uzaklaşırlardı. Aslında ikisi de çok aşıklardı ama sürekli beraber olmaları ilişkilerini monotonlaştırabiliyordu.
"Aman sorma. Oğuz'un uyuzlukları başladı yine. Kerem yok ya şimdi. Onda kalmam için tutturdu. Bizimkileri biliyorsun. Her zaman çıkamıyorum." Sıkıntıyla sandalyesinde geri yaslandı. Oğuzda haklıydı aslında. Bu işin adının konulmasını istiyordu. Cansu'nun ailesi okul bitmeden kesinlikle kabul etmiyordu. Uzun süreli ilişkiler yıpratıcı olabiliyordu.
"Geçer. Fotoğraf projenizi düşündünüz mü?" Cansu'yla, Oğuz'un ilişkisine burnumu sokmazdım. Çok ciddi bir şey yoksa tabi. Ayrılmalarını hiçbirimiz istemeyiz.
"Aklımda birkaç bir şey var ama Kemal'le görüşeceğim öğlenden sonra. Onunla karar vereceğiz." Dedi Leman. Kemal, projeyi yöneten Mustafa hocanın asistanıydı.
"Aslında benim de görüşmem lazım Kemal'le ama nasıl yapacağız bilmiyorum. Bugün işe gideyim de bir zaman çizelgesi oluştururuz artık." Oğuz çaylar elinde gelmişti. Sigaralarımızı yakarken,
"Yeni iş mi aldın? Kiminle çalışacaksın?" dedi Oğuz, Cansu'ya sarılırken.
"Bu seferkiler İtalyan. Ne kadar sürecek bilmiyorum. Antonino Pellegrini." Cansu'nun gözler açıldı. Heyecanla lafa atladı.
"Aaa kızım ben biliyorum o adamı. Alman bir sevgilisi vardı. Baya çalkantılı aşk yaşamışlardı." Kesin karıştırıyordu. İstemsizce tek kaşımın yukarı kalktığından haberim yoktu tabi. O kadar adamı internette arattım. Böyle bir bilgiye rastlamadım. Aslında magazinsel bir haberde görmedim.
"Karıştırıyor olabilir misin Cansu? Ben baktım internete. Adamın magazinde hiç haberi yoktu."
"Eminim Hare ya. Kesin kaldırtmıştır haberleri. Adamın çok güçlü olduğunu biliyorum. Bir ara dünya magaziniyle ilgilenmiştim. Fısıltıda çalışırken hani. O zamandan biliyorum. Hatta dur sana fotoğrafını göstereyim." Telefonunu kısa bir süre sonra bana uzattı.
"Adam bu değil mi?" Evet o. Hala kafamda uyuşmuyordu. Dedikleri doğru olabilir miydi? Neden olmasın?
"Evet o. Kadın kim. Göstersene merak ettim." Bende merakıma yenik düşmüştüm. Sana ne Hare? Sana ne? Kadının fotoğrafını bulup telefonu tekrar bana uzattı. Alman model... Kadın bir içim suydu. Duru bir güzelliği vardı. Carolina Maier... Neyse ne. Çaylarımızı içip saat on buçukta başlayan derse girdik. Dante'yi aklımdan uzaklaştırabildiğim bir ders olması benim açımdan iyi olmuştu. Saat on iki buçukta pestilimiz çıkmış bir vaziyette molaya çıktık. Eşyalarımı toparlayıp asistanın yanına doğru gittim. Hocanın masasında oturuyordu.
"Kemal Bey merhaba. Benim çıkmam gerekiyor." Dedim pat diye. Önceden de bu kadar düzdüm. Şimdide düzüm. İstersem çok kıvrak olabiliyordum ama şu an olasım hiç yok. Kemal yerinden kalktı. Gülümseyerek,
"Nasılsın Hare? Neden gideceksin?" Hoca olmadığı için Kemal Hoca diyemiyordum. Aynı statüde olmadığımız için direk Kemal de diyemiyordum. Kemal Beyde çok resmi gelmişti. Boş boş bende gülümsedim cevap verirken.
"Teşekkür ederim iyiyim. Önemli bir işim çıktı. Daha sonra anlatsam. Bir sorun olur mu?" Leman bu adamdan bir ara hoşlanıyordu. Yakışıklı sayılabilecek düzeydeydi ama tipim değildi. Sarışınlardan hoşlanmıyordum. Çiğ renkleri hoşuma gitmiyordu. İnşallah ileride sarı çocuklarım olmaz.
"Tamam o zaman git ama program yapmalıyız Hare. Projenin belirlenmesi lazım. Bu arada bana bey demek zorunda değilsin. Sadece Kemal de." Diyerek göz kırptı. Bana asılmıyordu. Bu adam herkese karşı böyle vıcık olabiliyordu. Samimiyetsiz bir biçimde bende gülümsedim.
"Görüşürüz o zaman. Kolay gelsin size." Okulu bitirmek istiyorsam Kemal ile iyi anlaşmak zorundaydım. Ne kadar vıcık olsada, işini gerçekten iyi yapıyordu. Bizimkilerle vedalaşıp kilisenin yolunu tuttum. Saat tam biri beş varken kilisenin önündeydim. Avluda mı beklesem direk kapıda mı beklesem bilemedim önce. Beş dakika demir kapının dışında bekledim ama dayanamayıp avluya girdim. Etrafıma bakındım ama Dante ya da diğer İtalyanlardan bir iz yoktu. Bu sefer kilisenin içine girip bakındım. Belki adam dua etmek istemiştir... Tekrar avluya çıkınca Abay'ı gördüm.
"Abay Bey merhaba. Nasılsınız?" Tüm sıcaklığıyla benimle ilgilenen adam bütün gerginliğimi aldı.
"Hare Hanım merhaba. Teşekkür ederim iyiyim. Siz nasılsınız?"
"Teşekkür ederim Abay Bey. Bende iyiyim. Peder Gratian burada mı acaba? Görüşmem gereken bir konu var da." Belki Peder'de numarası vardır. O gün nasıl almamıştım telefonunu?
"Pederimiz şu an kilise dışında Hare Hanım. Bir sorun yoktur umarım" dedi merakla. Bu adama sorsam acaba bilir miydi? Şansımı denemek istedim.
"Aslında saat birde biriyle buluşacaktım burada." Yüzümü ekşitip etrafıma bakınırken devam ettim. "Peder tanıştırmıştı bizi. Sizde tanıyor musunuz? Dante Pellegrini." Bizimkinin adını duyunca adamın yüzü aydınlanmıştı resmen. Tanıdığını daha cevap vermeden anlamıştım.
"Tabii ki de tanıyorum Hare Hanım. Antonino Bey Sent Antuan Apartmanında oturuyor ama kendisi sabah çıktı. Geldiğini de görmedim." Kafamı istemsizce ortadan köprüyle bağlanmış iki binaya çevirdim. Her zaman içini merak ettiğim ama Peder'in hiçbir şekilde izin vermediği apartmanlar. Kilisenin kapalı kutusu. Sadece Katolik vatandaşların oturabileceği ve kiliseye gelir getiren yapı...
"Tamam, Abay Bey. Ben içeride biraz daha bekleyeyim o zaman." Deyip adamla vedalaştım. Tekrardan kiliseye girdim. Ön taraftaki sıralardan birine oturdum. Gözlerimi kapatıp sakin olmam yönünde kendime direktifler veriyordum. Ne işi çıkarsa çıksın bana haber verebilirdi. Onun bende telefonu yoktu ama benim onda vardı. Sen bir iş adamısın. Böyle mi yönetiyorsun şirketlerini? Sorumsuz adam. Ukala İtalyan! Saatin iki olmasına on beş dakika vardı. On beş dakika daha bekleyecek, gelmezse gidecektim.
Tekrar gözlerimi kapattım. Bu sefer mırıldanarak, "Sakin ol Hare." Diye tekrar tekrar söylenmeye başladım. Her sakin ol dediğimde daha da öfkeleniyordum. Yanıma biri oturdu. Üç dakika sesini çıkartmadı ama gelenin Dante olduğunu kokusundan tanımıştım. Keşke Türkçe bilseydi. O zaman sanki onu fark etmemişim gibi saydırmaya devam edebilirdim.
"Geç kaldığım için üzgünüm Hare. Bu benim için kabul edilir bir durum değil ama mecbur kaldım. Önemli bir işim çıkmıştı." Sanırım günah çıkartma vakti gelmişti. Gülümsedim ona dönerken. Çok büyük sinirle ona döndüm. Gözlerimiz buluştuğunda diyeceklerimi yuttum. Nasıl bir tepki vermem gerektiğini düşünmeye çalıştım ve düşünemedim. Tepkisiz kalsam daha çok koyar mıydı acaba? Saçmalama Hare! Adam senin sevgilin mi? Patronun!!! Neden tepkisizliğin adamı incitsin.
"Sorun değil. Sadece merak ettim. Haber verseydiniz beklemek problem değildi. Çıkalım mı?" dedim ayağa kalkarak. Ufakta olsa sitemimi dile getirmiştim ama Dante daha çok tepki vermemi bekler gibi bana bakakaldı. Sonra o da ayağa kalkarak,
"Tamam o zaman." O önde ben arkada kiliseden çıktık. Kilisenin kapısında Mercedes S600 bekliyordu. Arkasında ve önünde yine Mercedes E220 vardı. Arabalardan Çağrı sayesinde bilgi sahibiydim. Bende severdim güzel arabaları. Babamın konumu itibariyle pek çok güzel araçlara binmiştim. Arabaların sadece güzelliğini değil, özelliklerini de anlardım. Özellikle zırhlıysa... Doğu görevindeyken babam Çağrı ile bana zırhlı tüm araçları tanıtırdı. Kirpi, shortland, panzer, kobra... Çağrı ile çocukluğumuz bu araçların etrafında geçmişti. Karşımdaki bu araçta zırhlıydı. Daha araca binmeden bunu camlarından anlayabiliyordum. Mercedes firmasının ürettiği nadide araçlardı bunlar. Fiyatları da çok uçuk olurdu.
Ben hayranlıkla ve şaşkınlıkla araca bakarken Dante aracın kapısını açmış oturmak üzereydi. Benim bulunduğum taraftan da şoför kapımı tutmaktaydı.
"Hadi Hare." Diye seslendi Dante bana. Kendimi mal gibi hissettim çünkü yaşadığım şaşkınlığın farkındaydı. Gülümseyerek yerine geçti. Bende arabaya doğru adım atarken şoför gülümseyerek kapımı tutmaya devam ediyordu.
"Hoş geldiniz Hare Hanım." Adımı biliyordu. Belli ki daha önceden bilgilendirilmişti. Arabaya binmeden adamın önünde durarak, elimi uzattım.
"Merhaba. Resmen tanıştırılmadık. Siz benim ismimi bildiğinize göre bende sizinle tanışmalıyım. Hare Akıncı." Adamın gülümsemesi daha da genişledi. Çok güzel olmasa da Türkçesi iyiydi.
"Merhaba Hare Hanım. Bende d**k Reed." Dedi adam. Dante otuz iki yaşındaydı ve muhtemelen Dante'den birkaç yaş büyüktü. d**k'i İtalya'dan yanında getirdiği belliydi.
"Memnun oldum Dick." ve arabaya bindim. Dante'de araçtan kafasını uzatmış bize bakıyordu. Araca binerken kapıyı kendim kapatmak istedim. Kapının ağırlığı dışarıda kuşkulandığım şeyde haklı olduğumun göstergesiydi. O kadar ağırdı ki hem kurşun hem de ağır silahları geçirmeyeceği belliydi.
"Nasıl hissediyorsun? Dün gece baya içmiştin." Bana bakmadan telefonuyla ilgileniyordu. Ruhsuz. Dün geceye dair her şeyi hatırlıyordum ama ona bunu belli etmesem daha iyi olacaktı. En azından ona söylediğim şeylerden dolayı utanmam gerekmezdi.
"İyiyim. Dün gece sizi hayal meyal hatırlıyorum. Tam kopma noktamda geldiniz sanırım. Sahi sizin orada ne işiniz vardı?" Biraz meraklı gözüktüm. Dün gece senin için demişti. Bakalım şimdi ne diyecekti. Onların orada olması, benim Onur yüzünden sarhoş olmam kadar saçmaydı. Her şeyden öte mekân korunaksızdı. Telefondan kafasını kaldırıp yüzümü inceledi bir süre. Sıkılmaya başlamıştım artık.
"Eve geçerken sizi gördük. Delmar yanınıza gelelim diye tutturunca içeri girdik. İyi ki girmişiz. O halde nasıl eve geçmeyi planlıyordunuz? O kadar içecekseniz evinizde içsenize." Kaşları çatılmıştı. Bizim için endişelenmişti. Neden? Cevap vermeli miydim? Ne diyecektim ki? En güzel cevap sana ne olurdu ama patronumu terslemek istemezdim. Dikiz aynasından d**k ile göz göze geldik. Tekrar Dante'ye dönüp,
"Her zaman yaptığımız bir şey değildi. Daha doğrusu benim... Kendimi kaybedecek kadar sarhoş olmam ben." Dante de hiçbir şey demeden telefonuna gömüldü. Trafik vardı. d**k ile göz gözle gelip duruyorduk. Canım sıkıldığı için onunla muhabbete girmek istedim. "Türkçeniz güzelmiş. Burada mı öğrendiniz?" Türkçe konuşunca Dante bana döndü. Bir bana bir d**k'e baktı.
"Evet Hare Hanım. Dante beyin özel şoförüyüm ben. Çok uzun zaman onunla İstanbul'da bulundum. Bu süreçte öğrendim." Her gittiği yere ekibini de taşıyordu belli ki. Çok fazla maliyet isteyen şeylerdi bunlar.
"Siz nerede kalıyorsunuz İstanbul'da?" Merak etmem ya da etmemem gereken şeyleri çok iyi bilirdim. Kimsenin işine burnumu sokmazdım. d**k'in sıcak tavırları bana konuşma cesareti vermişti.
"Pera Palace Hotel'de kalıyorum Hare Hanım." Vay be. Adam şoförüne Pera Palas'tan oda tutuyordu. Katı gözükse bile çalışanlarına değer verdiği çok belliydi.
"Bana Hare diyebilirsin. İznin olursa bende sana d**k diyeyim." Bu sırada Dante okuduğu metinden kafasını bile kaldırmadan d**k'e İtalyanca,
"Ne konuşuyorsunuz? Ayrıca benim yanımda Türkçe konuşmayacaksınız." Dedi. Sert, soğuk adam. Merak etti konuştuklarımızı. d**k bozulmadı ama çekindi.
"Türkçeyi nerede öğrendiğimi ve nerede kaldığımı sordu efendim. Bir de ona ismiyle hitap edebileceğimi söyledi." Büyük bir saygıyla verdi cevabını adam.
"Kıza çok bilgi verme. İsmiyle de hitap etmeyeceksin." Dante'nin cevabı üzerine d**k bana dönerek İngilizce olarak,
"Çok özür dilerim Hare Hanım. Siz bana ismimle hitap edebilirsiniz tabi ki ama ben size Hare Hanım demek istiyorum." Dedi. Sanki az önce azarlanan o değildi. İnanılmaz pozitif duruyordu karşımda. Ruh halinde hiçbir düşüş olmamıştı.
"Tamam d**k. Sen bilirsin." Ulus'a gelmiştik. Ahmet Adnan Saygun Caddesi üzerindeydik. Beş katlı bir binanın önünde durmuştuk. Kapıdaki görevlilerden biri Dante'nin kapısını açarken d**k'te hemen benim kapımı açmak için araçtan çıkmıştı ama ben ondan öne davranıp kapıyı açtım. d**k'e teşekkür ederek tekrardan Dante'nin peşine takıldım. Şirketin adının yazdığı kocaman tabela gözüme çarptı. 'Affollata'...
Kendinden emin, dimdik bir duruşla içeri girdi. Bende etrafı inceliyordum. Delmar girişteki koltuklarda bir bayanla sohbet ediyordu. Bizi görünce yanındakini unutup yerinden fırladı.
"Hoş geldin dostum. Hoş geldin Hare." Ve göz kırptı. Dante bu ayrıntıyı gördüğünde,
"Gevşeme Delmar." dedi. Delmar'a direktif verirken her zaman İtalyancasını kullanıyordu ama az önce ilk defa İngilizce konuşmuştu. Benimle samimi bir dille şakalaşması çok hoşuma gitmezdi aslında da, Dante'yi sinir etmek için bunu ona karşı kullanabilirdim. O kesinlikle sululuklardan hoşlanmıyordu. Etrafındaki insanları kendi çemberinde, kendi kurallarıyla tutmak istiyordu. Bu süreçte çok fazla sıkılmamak için Delmar ve Valente'ye sığınabilirdim.
"Benimle istediğin gibi konuşabilirsin Delmar. Hoş bulduk bu arada. Nasılsın?" dememle Dante bana kaşlarını kaldırarak döndü. Ürkütücü durabiliyordu. Asansöre bindik beşinci kat düğmesine bastı Delmar.
"Teşekkür ederim Hare. Sen bakma bu adama. Dün baya içmişsiniz. Kalkabildin mi sabah?" Dante bu seferde Delmar'a kızgın bakış attı. Bir bana bir Delmar'a bakıyordu. Delmar onun yakın arkadaşıydı. Dante'den hiç korkuyor muydu acaba?
"Evet. Zor bir gün geçirmiştim." Dedim imayla. Üzerine alınmasında bir sakınca yoktu. Off Hare adam neden üzerine alınsın? Sürekli kendini bir şey sanmanda neyin nesi? "Her sabah beş buçukta kalkarım ben. Hangi şartta olursa olsun sabah koşumu programımdan çıkartmam."
"Vay be. Belli zaten spor yaptığın. Vücudun çok iyi." Delmar konuşurken asansör açıldı. Dante bu sefer İtalyanca,
"Delmar tek kelime daha edersen o dilini kopartırım." Dedi. Delmar gülmemek için eliyle yüzünü kapattı. Bende Delmar'a yanaştım.
"Boş ver. Huysuz işte." Kıkırdayarak Dante'nin arkasından devam ettik. Zemin girişteki gibi taş değildi. Gri bir halı ile kaplıydı. Kocaman geniş bir alan vardı. Sadece üç tane kapalı oda ve bir tane büyük camlarla kaplı toplantı odası vardı. Sekreterinin olduğu geniş bir masa ortadaki odaya yakın konumdaydı. Bir bayan ayakta bizi bekliyordu. Bizi değil de, Dante'yi desem daha doğru olurdu. Dante ile İngilizce konuşarak odaya girdi kadın. Ben duraksayarak Delmar'a döndüm,
"Bazen beni dövecekmiş gibi hissediyorum. Dikkatli olmalı mıyım?" Tam olarak hissettiğim bu değildi aslında. Bu soruma Delmar kahkaha atmaya başladı. Sırıtarak cevap vermesini bekliyordum.
"Antonino hiçbir zaman bir kadına el kaldırmaz Hare. Sözleriyle dövebilir ama şiddet uygulamaz." Delmar cümlesini bitirmemişti ki Dante içeriden homur homur homurdanmaya başladı.