Yusuf'un havaya açtığı ateşin karşısında Guillaume, kucağında benle birlikte apar topar arabaya döndü çünkü araba, apartmanın girişinden daha yakındı. Arabanın arka tarafında resmen beni yatırıp, kendini üstüme siper etti. Her normal insan gibi o da silahtan korkmuştu ama ben enteresan bir şekilde kokmuyordum. Yusuf'a güvendiğimden değil, ondan her şeyi beklerdim ama benim asıl korktuğum, Guillaume'a bir şey olmasıydı. Bana siper ettiği bedenini ben de kollarımı siper ederek korumaya çalışıyordum.
Bizimle birlikte arabaya binen şoför, zaman kaybetmeden aracı çalıştırarak bizi uzaklaştırmaya çalıştı ama çok geçmeden Yusuf da bizi takip etmeye başlamıştı bile.
''En yakındaki polis karakoluna sür.'' dedi Guillaume beni korumaya devam ederken.
''Ben de bunun için izin isteyecektim beyefendi.'' diye cevap verip ani bir manevrayla sola kırdı ve tam gaz sürmeye devam etti.
Kulağımıza birbirini takip eden ateş sesleri geliyordu. Sanırım Yusuf'un amacı aracın lastiklerini söndürüp, bizi yakalamaktı ama neyse ki başarılı olamıyordu.
Sağ duyusunu korumaya devam eden Guillaume bu defa da ''Karakola gitmeden, durumu ve geldiğimizi bildir, bizi karşılasınlar.'' dedi.
''Çok iyi düşündünüz beyefendi.''
Birkaç dakika sonra polis sirenlerini duymaya başladık. Sanırım şoförün yaptığı aramadan dolayı bize destek göndermişlerdi. Ani bir frenle durduk.
Guillaume ''Neden durdun?'' diye sordu. Benim üstüme uzandığı için dışarıda ne olduğunu göremiyordu.
''Emniyet güçleri önümüze kırdılar beyefendi.''
Doğrulan Guillaume'la beraber başımı kaldırmaya yeltenmiştim ki eliyle beni nazikçe geriye itip ''Sen öyle kal, dışarıda ne olduğunu bilmiyorum.'' dedi.
''Eğer sen bakıyorsan, ben de bakarım.''
''Seni korumaya çalışıyorum, bana yardımcı ol.''
''Sana bir şey olmasından korkuyorum.'' dedim açık yüreklilikle.
Yüzüme bakıp, yanağımı okşayarak hafifçe tebessüm etti.
''Korkma, bana hiçbir şey olmayacak.'' dedi.
Birkaç saniye birbirimizin gözlerine baktık. Bizi bölen, arabanın kapısını açan polis memuru oldu.
Söylediği ilk söz ''Trafiğe açık alanda yakınlaşmak yasak, bilmiyor musunuz?'' oldu.
''Onu saldırıdan korumaya çalıştım, zannettiğiniz gibi değil.''
''Sanığı etkisiz hale getirdik, emniyet aracında şu anda. Karakola götürüyoruz. Bizi takip eder misiniz? İfade vermeniz lazım.''
''Şimdi mi? Sevgilim çok korktu, sakinleşmesini bekleyemez miyiz?''
''Korkmadım.'' dedim doğrulurken. ''Zorluk çıkarmayalım, karakola gidelim hemen.'' dedim.
Polis memuru bir şey demeden kapımızı kapattı ve aracına doğru ilerledi. Önde emniyet aracı, arkada da biz, karakola gidiyorduk.
''O adamı tanıyor musun?'' diye sordu.
''Eski eşim.'' dedim içime kaçmış sesimle ve gözlerimi, dizlerimin üstünde birleştirdiğim ellerime odakladım.
''Anlamadım, tekrarlar mısın?'' dedi.
Anlamıştı ama aklınca bana böyle biriyle evli olmayı yakıştıramamıştı. Gözünde bu kadar mı büyütmüştü?
''Eski eşim.'' dedim tekrar.
''İnanamıyorum, ne kadar aşağılık biri!''
Dirseğimi arabanın kapısına koyup, elimi alnıma götürdüm.
''Seni bu duruma düşürdüğüm için bir açıklama yapmam lazım, hatta özür dilemeliyim ama şimdi konuşmasak olmaz mı?''
Uzanıp elimi tuttu ve kendi dizine çekti.
''Beni hiçbir duruma düşürmedin ve özür dilenecek bir şey de yapmadın.'' dedi anlayışlı bir sesle. ''Ben, sadece eski kocan olmasına sinirlendim. Yaptığı şey yeterince alçakça ve ilkel zaten. Bir de eski eşin olması iyice çirkinleştiriyor olayı.''
''Guillaume, lütfen...'' dedim sonunda.
Neyse ki uyarıyı anlayıp daha fazla uzatmadı. Zaten karakola yaklaştığımız için konuşacak daha fazla vaktimiz de kalmamıştı. Arabadan inerken ayak bileğimden dolayı yine beni kucağına almaya yeltendi ama hastanede uygulanan tedavi etkisini göstermeye başlamıştı.
''Basabilirim, teşekkür ederim.'' dedim. Yine de bana destek olmak adına koluyla belimi sardı.
Yusuf sağa sola tehditler savurup, çırpındığı için onu nezarethaneye aldılar. Fransızca bilmediği için, onun ifadesini tercüman geldikten sonra alacaklardı. Guillaume ve ben ifademizi verirken, tercüman da gelmişti. İfadelerimize imza attığımız anda Yusuf'u da getirdiler. Yine ilk iş bana sataştı.
''Yazıklar olsun be!'' dedi.
Sadece derin bir nefes alıp başımı yukarı kaldırdım. Onu umursamazdan gelmek daha doğru olacaktı.
''Bu kadar mı kolay sildin ulan? Hiç mi sevmedin beni?''
Tercüman konuştuğumuz her şeyi tercüme etmeye başlamıştı.
''Yusuf, beni rahat bırak ve ifadeni ver. İkimiz de senden şikayetçi olduk. Burası Monaco, İstanbul'daki gibi sıyrılamazsın.''
''Evet, senin cinayet suçunu hiç düşünmeden üstlenmiştim, hem de sakat halimle.''
''Tek derdin oydu zaten.'' dedim. ''Senin bütün derdin beni kendine muhtaç görmek ve üstümde tahakküm kurmak. Eskiden gücüm olduğu için bunu asla kendine yediremiyordun. Beni hep hor görmek, aşağı çekmek için elinden gelen her adiliği yaptın bu yüzden.''
''Kızım ben seni kaybettim diye evimi yaktım. İçinden beni zorla çıkardılar.''
''Nasıl kaybettiğini de hatırlıyor musun? Beni ne ithamlarla, ne halde kapının önüne koyduğunu?''
''Kızım sen kendin attın kendini dışarı.''
''Seninle aynı evde kalmaktansa yılanlar dolu bir varile girmeyi tercih ederim çünkü. Beni o hale sen getirdin hem de defalarca.''
''Ne hale getirdim am*na koyayım! Ben seni sevdim ulan. Ben seni çok sevdim.''
''Ya sen çok değil, yarım saat önce bana ateş ettin. Neyin sevgisi bu?''
''Sana değil kızım, havaya ateş attım. Sana kıyar mıyım?''
''Hah!'' diye alaylı bir nida yükseldi dudaklarımdan. ''Özrün kabahatinden büyük. Yanıma niye silahla geliyorsun sen?''
''Senin yanına özel gelmedim, ben hep taşıyorum.''
''Senin aksesuarlarınla ilgilenmiyorum Yusuf. Ben senden neredeyse üç yıl önce boşandım ve bitti. Bir daha sakın ama sakın karşıma çıkma yoksa seni mahvederim. Bugüne kadar hep merhametli yüzümü göstermiş olmama sakın kanma; benim öz annemi sen benden daha iyi tanıyorsun. Onun genlerini taşıdığımı sakın unutma.''
Kendi çocuğunu sırf eltisine hava atmak için hastanede bir erkek bebekle değiştirmiş, hiç aramamış, sormamış ve çaldığı bebekten de bir canavar yaratmış bir kadının genlerini taşıdığını söylemek yeterince korkutucu bir tehditti.
''Evet...'' dedi yüzünde sinsi bir ifadeyle, ''Babanı da iyi tanırım hatta. Rahmetli de senin gibi pamuk yürekliydi.''
''Ne yaparsın işte; senin baban da seni öldürmeye filan kalktı...'' dedim alayla.
''Ailevi meselelerden konu açılmışken,'' dedi ''Ben seni Tarık'la aynı evde yattığın için kıskanırken, sen bu herifle karşıma çıkıyorsun.''
Bunu duymamla Yusuf'un üstüne yürümem ve Guillaume'un beni zapt edebilmek için arkamdan sarılıp kucaklaması ve Yusuf'un bir de bunun için delirip olay çıkarması bir oldu.
''Seni mahvederim sapık herif! Abim o benim! Seni asla kardeşi olarak görmeyecek o, benim abim! Aşağılık şerefsiz! Adi pislik! Sapık herif!''
Guillaume'un kollarında çırpınırken ağzıma geleni de sayıyordum. Tabii bu sırada Yusuf da beni saran Guillaume'dan dolayı delirmiş o da boşboş tehditler savuruyordu. En sonunda baktılar olacak gibi değil, polis memurlarından biri Yusuf'a öyle bir vurdu ki, yıldızları saydığına eminim. Bu sırada bizi de dışarı çıkardılar.
Dışarı çıktığımızda bize doğru birbirinden güzel, benim yaşlarımda dört kadın geldi. Kiminin elinde kahve, kimin elinde smoothie veya kruvasan, bize doğru aceleyle geliyorlardı.
''Günaydın Guillaume Bey.'' kumral kıvırcık saçlı olanı.
Guillaume soğuk bir şekilde ''Günaydın, geç kaldınız.'' dedi.
''Kusura bakmayın sabah erken-''
Bir el hareketiyle kadının lafını kesti. ''Biz ifademizi verdik. Saldırgan da içeride. İfadelerimizi okur, gereğini yaparsınız.''
''Özel bir talebiniz var mı peki?'' dedi sarışın olan.
''Sınır dışı edilsin ve bir daha ne buraya ne de yakın ülkelere gelemesin.''
Sonra da belime koyduğu eliyle beni limuzine yönlendirdi.