SENSİZ KALMAK İSTEMİYORUM

1300 Kelimeler
Hayatımın en güzel yıllarının geçtiği, bana evim kadar tanıdık olan, defalarca yatıp kalktığım o yatak odasında, ilk defa yatağımı bir erkekle paylaşıyordum. Evlendikten sonra bile hep yalnız geldiğim, tek başına yattığım bu yatağı ilk defa biriyle paylaşıyordum. Beni sanki güven verirmiş gibi saran o güçlü kolların arasında kıpırdandığımda henüz tan sökmemişti. Yüzümü gömdüğüm göğüste nefes alışverişim zorlandığı için uyandım. Karanlık odada, cam vitray pencerenin camından sızan ay ışığı kollarında uyuduğum adamın yüzünü aydınlatıyordu. Beni uykusunda bile kollarıyla sarmaya devam eden adamın güzel yüzünü izledim bir süre. 'Her güzel şeyin bir sonu var Naz' dedim kendi kendime. Gecenin başında kendime dediğim gibi; Kanada'ya dönmeden önce burada keyifli vakit geçirmek için beni gözüne kestirmişti, bir anlam yüklememeliydim. Eğlendik ve bitti. Şimdi sessiz bir şekilde kollarından kurtulmam gerekiyordu. Böylece beni başından savmak için saçma sapan bahaneler üreterek anlamsızca veda etmemiş olurduk. Yavaş ve dikkatli bir şekilde kollarında hareket ederek kendimi yataktan sıyırdım. Parmak uçlarımda kıyafetlerimi aradığım sırada kulağıma dolan sesle yatağa baktım. Guillaume yatakta doğrulmuş bir halde gözlerini ovuşturarak bana sesleniyordu. ''Her şey yolunda mı canım?'' diye sordu. Bunun umursamazca uykusuna devam etmesi gerekmiyor muydu? Yusuf olsa öyle yapardı çünkü. Ben yanından kalkmışım, gitmişim, ülke değiştirmişim... Kendisi saatler sonra kış uykusundan uyandığında veya bana işi düştüğü anda yokluğumu fark ederdi. ''Uykunu bölme benim için.'' diyebildim sadece gözüme çarpan sutyenime uzanırken. Benden önce uzanıp eline aldı ve elinde tutarak bana baktı. İstemsizce gülümsedim bu oyunbaz haline. ''Guillaume onu bana verir misin?'' ''Saçmalama Naz, kimse manzarasını kapatmak ister?'' Bunu söylediği anda çırılçıplak olduğumu fark edip, panikle uzandığım yatak örtüsünü çektiğimde bu sefer de Guillaume karşımda çırıl çıplak kalmıştı. Ona bakmamak için de panikle arkamı döndüm. Kulağıma gülme sesleri geliyordu. Arkamdan gelip bana sarıldı. Kendimi örtmek için aldığım örtüyü sadece vücudumun ön kısmına sardığımı, arkamı açıkta bıraktığımı, sırtıma ve popoma temas eden teniyle anladım. Kulağımı dolduran kahkahasıyla beni kollarına iyice sardı ve dudaklarını boynuma bastırdı. ''Senin için yapabileceğim bir şey var mı?'' Bu soruyu ne kadar da sık soruyordu. ''Benim gitmem lazım.'' diye kestirip attım. ''Bir sorun mu oldu? Benimle paylaşabilirsin.'' dediğinde yüzümü görebilmek için beni kendine çevirdi. Ellerimi aramıza getirip, parmaklarımı göğüs kafesine dayadım hafifçe. ''Guillaume, ben her şey için teşekkür ederim. Çok güzel bir geceydi ama tadında bırakalım.'' Yüzüme niyetimi tartmak ister gibi baktı. ''Bu saatte bana böyle bir şaka yapmak için mi kalktın?'' Başımı hafifçe yana yatırıp gözlerine baktım sadece. Birkaç saniye içinde inkar etmeye çalıştığı gerçekle yüzleşti. ''Peki...'' dedi. ''Hazırlan, seni eve bırakayım.'' Beni saran kollarını serbest bırakıp, kıyafetlerini aramaya başladı. ''Bunu yapmak zorunda değilsin, kendim giderim.'' ''Seni bu saatte yalnız gönderecek değilim. Üstelik aracın da yok.'' ''Taksi bulurum ben.'' ''Seni ben bırakıyorum, konu tartışmaya kapalı.'' İtiraz etmekten vazgeçip kıyafetlerime bakınmaya başladım. Sessizce odanın her yerine dağılmış olan kıyafetlerimizi toplayıp giyindik. Sıra ayakkabılarıma geldiğinde benden önce ayakkabılarıma uzandı. Bana eliyle oturmam için yatağın ayakucundaki benchi gösterip ben oturduktan sonra önümde diz çöktü. Benimle göz teması bile kurmadan ayakkabılarımı giymeme yardım edip olduğu yerden doğruldu. Ben ayağa kalktığımda odanın kapısını çoktan açmıştı. Birlikte şatonun dar ve sarmal yapıdaki, taş merdivenlerinden inerken, basamaklardan birinin yüzeyindeki, gözle görmesi bile mümkün olmayan minik bir oyuğa ayakkabımın sivri topuğu takıldı. Etekleri yere kadar serilen elbisem yüzünden dengemi sağlamaya çalıştığım sırada bileğim burkuldu. Dengemi kaybedince, bir adım önümde ilerleyen Guillaume'un koluna tutunduğumda, düşme korkusu yüzünden bir de çığlık koparmıştım. Yüzünde telaşlı bir ifadeyle bana dönüp, refleks olarak belimden kavradı. Omuzlarına tutunup, ondan aldığım destekle dik durdum. ''Ne oldu?'' diye sordu anlamak ister gibi. ''Topuğum taşa takıldı, bileğimi burktum.'' ''Bakayım.'' dedi beni basamağa oturtmaya çalışırken. ''Gerek yok, dengemi kaybedince korktum.'' ''Basabiliyor musun? Acıyor mu?'' Basmayı denediğimde ayakkabımdan dolayı zorlandığımı fark ettim. ''Ayakkabıdan dolayı zorlanıyor biraz ama yürüyebilirim.'' dedim. Hiç beklemediğim bir şekilde beni kucağına alıp, merdivenleri öyle inmeye başladı. ''Yürüyebilirdim.'' ''Zorlama bence, bileğine olduğunu bilmiyoruz.'' Arabaya kadar beni taşımasına itiraz etmedim. Boynuna sardığım kollarımın arasındaki yüzüne baktım. Göğsü sanki dile gelmiş, başımı yaslamam için beni çağırıyordu. Arabanın içinde uyuyakalan şoförle dikkatim dağıldı. Bu saate kadar, habersizce Guillaume'u beklemişti zavallı adam. Guillaume'un ona seslenmesiyle uyanıp gözlerini ovuşturarak özür diledi. Guillaume esas özür dilemesi gerekenin kendi olduğunu söyledi. Ona haber vermeden bu kadar saat beklettiği için üzgün olduğunu, telafi etmeyeceği halde bu akşam için ona ikramiye vereceğini söyledi. Limuzine beni yerleştirdikten sonra kendi de karşımdaki koltuğa oturdu. ''Hangi bileğini burktun?'' diye sordu. ''Sağ.'' dememle birlikte beni gafil avlayıp ayağımı kucağına çekti ve ayakkabımı çıkarıp bileğime baktı. ''Şişmiş, morarma da var.'' dedikten sonra buzdolabından çıkardığı buz torbasını, direkt uygulamamak için ceketine sararak bileğime tuttu. Şoförüne hastaneye sürmesini söylediğinde ''Buz yeterli.'' desem de beni umursamadı. Arabada rahatsız edici bir sessizlik vardı. Bu tavırları beni tedirgin ediyor, kendimi suçlu hissettiriyordu. Sessizliği bozmak için aklıma ilk gelen şeyi sordum. ''İlk tanıştığımız gece bana ateşimin olup olmadığını sormuştun. Tanıştığımızdan beri sigara veya puro gibi bir şey kullandığını görmedim. Bıraktın mı?'' Gözlerime baktı. Yüzü bomboş bir tuval gibiydi, hiçbir duygu yoktu. ''Bahane olsun diye sormuştum. Senin içmediğini fark etmiştim zaten. Aklımdaki senaryoda öyle bir şey kullanmadığını söyleyecektin ve ben de kullanmadığımı söyleyecektim sonra da buna gülecektik.'' ''Çok orijinalmiş. Sen senaryo yazmayı düşündün mü? Kimsenin izlemediği berbat filmler yaparsın.'' ''Yanlışın var; berbat filmleri herkes izler. İzlenmeyen filmler genelde en harika olanlarıdır. Bu gastronomide de böyle, edebiyatta da, teknolojide de, tekstilde de... O yüzden ben popüler olan her şeyden kaçınırım.'' O konuşurken başımı sağa yatırıp gülümseyerek dinledim onu. ''Söylediklerim hoşuna mı gitti?'' Cevap olarak omuzlarımı silktiğimde hastanenin acil servisinin önüne gelmiştik. Beni içeriye kucağında taşıdığında karşılaştığımız muamele, hastanenin sahibi olduğunu anlamama yetti. Bir zamanlar benim de hastanem olduğunu düşünüyordum. Yani babamın olduğunu ve ondan alacağımı... İyi ki zamanında o servete güvenmemişim de kendimi yetiştirmişim. Yoksa bugün ya gerçekten sefil bir hayat yaşardım ya da belki de aç kalmamak için Yusuf'a dönerdim. Yok, Yusuf'a dönmek yerine kendimi öldürürdüm, bu daha gerçekçi bir ihtimal. Hastanedeki tomografi ve röntgen sonuçlarından sonra, bileğimi bandajla sarıp, birkaç gün soğuk kompres yapmamı ve dinlendirmemi söylediler. Sonra da kas gevşetici krem ve kolajen takviyesi reçete edip gönderdiler. Hastaneden çıktığımızda güneş doğmaya başlamıştı. Uyanan kuşların, grup halinde çığlık çığlığa gökyüzünde savulmaları aklıma hafta içi Maslak sabahlarını getirdi. Canlının türü fark etmeksizin, hep bir yaşam mücadelesi vardı. En açgözlü olanımız insanoğluydu ama. Acil girişin yanındaki eczaneden ilaçları alan şoförü beklerken aklıma Alice geldi. Geceden beri onunla konuşamamıştık. Abimle birlikte nişanda ne yaptıklarını merak ediyordum. ''Evde sana yardımcı olacak biri var mı?'' diye sordu. ''Alice ve abimle yaşıyorum. Tahminime göre bu akşam gelirler.'' ''İstersen seninle ilgilenebilirim.'' dedi. ''Kendim halledebilirim, sen fazlasıyla yardımcı oldun zaten. Teşekkür ederim.'' ''Eğer beni etrafında istemezsen bir hemşire de gönderebilirim.'' dedi. Seni etrafımda istememek mi? Benim isteğime bağlı olsa keşke kalman veya gitmen. ''Eğer gerçekten birine ihtiyacım olsaydı, benimle senin kalmanı isterdim ama gerek yok.'' ''En azından bu kadar güven verdiğim için kendimle gurur duymalıyım.'' diye kendi kendine mırıldandı. Eve geldiğimizde beni yine kucağına aldı. Daireme kadar kucağında taşıyacağını yoksa içinin rahat etmeyeceğini söyledi. Kucağında apartmanın girişine doğru ilerlerken, neyden kaçtığımı sordum kendi kendime. Sorun neydi, neden bu adamı yatakta bırakıp kaçacaktım? Yaptığım saygısızlığa rağmen bana tek kelime dahi söylemeden, beyefendiliğini bozmadan, kendine yakışan neyse öyle davrandı. Peki benim bu yaptığım ona yakışıyor muydu? Eğer o anda bir şey yapmazsam, kendisini bir daha göremeyeceğimi, belki de mutlu olmak için büyük bir fırsatı kaçıracağımın farkına vardım. Yaptığımı telafi etmek için önce başımı göğsüne koydum. Böyle yapmamla afalladığını bir saniyelik duraksamasıyla anladım. Sonra elimi yanağına getirdim ve hafifçe okşadım. ''Beni eve atmaya mı niyetlendin bu sefer de?'' dedi dalga geçer gibi. ''Kalmanı istersem, kalır mısın?'' diye sordum. ''Kalırım tabii.'' dedi anlayışlı bir sesle. ''Bana bakman için demiyorum. Benim için burada, Monte Carlo'da kalır mısın? Gitmeni istemiyorum.'' Yüzümü görebilmek için kendini hafifçe geriye çekti ve başım göğsünden ayrılmış oldu. ''Sensiz kalmak istemiyorum.'' diye fısıldadım bu sefer dudaklarına dudaklarımı yaklaştırırken. Tam onu öpeceğim sırada beni durduran, birkaç el tabanca sesi oldu. Onu takip eden tanıdık sesin içime doldurduğu öfkeyse, birkaç saniye önceki korkumun yerini fazlasıyla doldurdu. ''Lan!'' diye resmen aciz bir ağıl hayvanı gibi bağırıyordu. ''Lan, benim karım o!''
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE