Bölüm 3. Tenha Sıralar
Sabah saat 07.25.
Ela okulun demir kapısından içeri girdiğinde ilk yaptığı şey, okul bahçesindeki en köşedeki bankta birkaç dakika yalnız oturmaktı. Elindeki kitap açıktı ama gözleri kelimelerde değildi.
Zihni hâlâ evdeydi:
Kardeşi uyanmış mıydı, annesi ilacını içmiş miydi?
Zil çaldığında, Ela ağır adımlarla sınıfa yürüdü.
Sınıf gürültülüydü. Kahkahalar, telefonlar, dedikodular.
Ama o hiçbirine karışmadı.
Arka sıradaki pencere kenarına oturdu, defterini açtı, kalemini eline aldı.
“Ben burada değilim gibi… ama buradayım,” diye düşündü.
---
Okulda Bir Günü
Dersler arasında öğretmenler onun ne kadar başarılı olduğunu sıkça överdi.
Ama bunu herkes gibi duymazdı Ela.
Bir iltifat, onun için sadece yeni bir beklenti demekti.
“Daha fazla çabalamalıyım,” derdi içinden.
Çünkü onun için okul sadece ders değil, hayattı.
Eğer iyi olmazsa, o burs da düşerdi.
Burs düşerse, evdeki her şey çökerdi.
---
Arkadaşlıklar: Varmış Gibi Ama Yok
Ela’nın sınıfında onu seven ama tam anlamıyla tanımayan insanlar vardı.
Herkes ona “çok iyi biri” derdi ama kimse onunla bir şey paylaşmazdı.
Çünkü Ela gizliydi.
Gülümsese bile mesafeliydi.
Birinin elini tutsa bile kalbini hep bir adım geride tutardı.
Bir-iki kişi vardı yaklaştığını sanan…
Ama onlar da bir süre sonra vazgeçmişti.
Ela’nın duvarları kalın değildi, ama görünmezdi.
Ve insanlar görünmeyeni anlamakta sabırsızdı.
---
Sadece Bir Kız: Zeynep
Bir tek Zeynep kalmıştı yanında.
Cıvıl cıvıl, hareketli, konuşkan bir kızdı.
Ela’nın aksine dünyaya hafif bakan, kalbini kolay açan…
Ama Zeynep bile bazen Ela’ya bakarken durur, sessizleşirdi.
Çünkü Ela’da bir şey vardı.
Bir derinlik.
Bir acı.
Bir tür olgunluk… yaşının çok ötesinde bir yorgunluk.
Zeynep onu çok severdi ama tamamen tanıyamadığını bilirdi.
> “Sen hep uzaktasın, Ela. Yanı başımda oturuyorsun ama sanki ruhun başka yerde,” demişti bir gün.
Ela gülümsemişti.
Ne desindi?
“Ben ruhumu evde bıraktım. Çünkü okula taşımak fazla ağır geliyor.”
---
Günün Sonunda
Okul bittiğinde herkes gruplar hâlinde giderdi.
Ela genelde yalnız çıkardı.
Çantasını omzuna asar, başını öne eğip yürürdü.
Ama bazen, arkasından fısıltılar olurdu:
> “Çok güzel ama çok havalı...”
“Hiç konuşmuyor ki...”
“Çok akıllı ama garip biraz...”
Ela bunları duymazdı. Ya da duyar ama önemsemezdi.
Çünkü onun için okul sadece bir basamaktı.
Hayattan kurtulmak için tırmandığı bir merdiven.
Ama o gün...
Kapının dışında, siyah bir araba park halindeydi.
Camları kararmış, farları kapalı.
Ve Ela yürürken, o gözler bir kez daha onu izliyordu.
Okul çıkışıydı. Kalabalık, avluda yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı.
Ela, her zamanki gibi sessizce yürüyordu.
Zeynep ise onun birkaç adım arkasından geldi. Ayakkabısının bağcığı çözülmüştü, eğilip bağladı.
Başını kaldırdığında…
Ela’dan biraz ileride, yolun karşısındaki siyah arabayı fark etti.
Güneş ışığına rağmen camlar hâlâ karanlıktı. Görünmeyen bir çift göz içeriden dışarıyı tarıyor gibiydi.
Zeynep’in içinden bir ürperti geçti.
Bir anlık bakış.
Bir hissiyat.
Sebebi yoktu. Ama içi sıkıştı.
Ela arabaya hiç bakmadan yürüyüp geçti.
Ama Zeynep birkaç saniye daha orada durdu.
Arabanın içindeki gölgeyle göz göze gelir gibi oldu.
Net bir yüz görmedi. Ama varlığını hissetti.
Keskin. Soğuk. İzleyen. Okuyan.
Ertesi gün, teneffüste Zeynep sessizdi.
Sınıfta herkes gülüp eğlenirken o, çantasından defterini çıkarmadı.
Bakışları sürekli pencereye kayıyordu.
Ela’nın yanına oturdu.
Kalemini çevirmeye başladı, bir şeyler söylemek ister gibi ama tam cümle kuramadan.
Ela fark etti bunu.
> “Bir şey mi oldu?” diye sordu yumuşak bir sesle.
Zeynep başını kaldırdı, gözleri kararlı ama temkinliydi.
> “Dün çıkışta bir araba vardı... siyah. Dikkatini çekti mi?”
Ela hafifçe başını iki yana salladı.
> “Hayır. Neden?”
Zeynep boğazını temizledi, sonra bir iç geçirdi.
> “Ben... bilmiyorum. Belki de saçmalıyorum. Ama sanki seni izliyordu. Ve... içindeki kişi.
Gözlerini gördüm sanırım. Soğuk... çok tuhaftı.”
Ela’nın kalbi bir anlığına daha hızlı attı.
Ama bunu belli etmedi.
Yüzü aynı sakinlikte kaldı.
Çünkü Aras’ı düşünmüştü.
Onun verdiği garip sessizlik hissini.
Ama hâlâ onu “tehlike” gibi düşünmüyordu.
Henüz.
> “Sadece bir rastlantıdır,” dedi.
“Belki de kimse yoktu içinde.”
Zeynep başını eğdi.
Ama içinden geçen bir düşünce vardı, suskun suskun yakıyordu onu:
> “Ela... sen çok saf davranıyorsun bazen.
Ama bu dünya... senin kalbin kadar temiz değil.”
Zeynep o gün öğle arasında pencereden dışarı baktığında…
Aynı arabayı bir kez daha gördü.
Uzaktaydı ama oradaydı.
Kıpırtısız. Sessiz.
Ama oradaydı.
O an artık şüphe değil, içgüdü konuştu.
Zeynep içinden geçirdi:
> “O çocuk kimse…
Ela’ya yaklaşmasına izin veremem.”
Zeynep konuşmasa da gözleriyle Ela’yı izlemeye başladı.
Kimle konuşuyor, kim bakıyor, kim dokunuyor...
Çünkü Zeynep, Ela’nın kendini korumadığını biliyordu.
Renkli Bir Sesin Dokunuşu
Ela sessizdi.
Ama yalnızlığı konuşuyordu.
Her adımında, her nefesinde, içinden geçenler biriktiği yerde ağırlık yapıyordu.
Okulda arkadaş çevresi vardı ama hiçbiri gerçek değildi.
İsimler, selamlar, belki iki kahkaha... ama o kadar.
Ela, asla tam olarak anlatılamayan bir yalnızlığın içindeydi.
Ama bir kişi vardı…
Zeynep.
Zeynep: Renkli Bir Gülüş gibiydi adeta
Zeynep, gökkuşağının sonuna saklanmış bir şeker kavanozu gibiydi.
Sınıfta en çok o konuşurdu.
Ayakkabısının biri genelde bağsız olurdu, saçının bir ucu da hep dağınık.
Ama gülüşü…
Ela’nın dünyasında yankılanan en gerçek sestir.
> “Elaaa, sessizliğin sesi olacağım bugün! Hiçbir şey konuşmazsan seni konuşarak döverim!” derdi mesela.
Ela sadece gülerdi.
Çünkü Zeynep’in içi yumuşacıktı.
O, kimseyle yarışmayan, kıskanmayan, saklamayan bir kızdı.
Ve Ela’nın karanlığına her gelişinde bir renk bırakırdı.
Bir fırça darbesi gibi.
Gerçek Dostluk: Sessizliğe Saygı, Sırra Sadakat
Ela herkese susardı.
Ama Zeynep’e susarken bile anlatırdı.
Çünkü Zeynep onu konuşturmazdı, beklerdi.
Yargılamazdı.
Sadece yanına oturur, elini tutar, sonra bir anda saçma bir şarkı söyleyip kahkaha atardı.
Ve Ela...
Gülmeyi unuttuğu zamanları hatırlardı.
Bir keresinde Ela'nın babasıyla ilgili bir kâbusunda uyanmıştı.
Okula geldiğinde gözleri yorgundu, dudakları soluktu.
Zeynep hiç bir şey sormadan yanına oturdu.
Çantasından bir sakız çıkarıp Ela’nın önüne koydu.
> “Bu naneli. Kötü anıları serinletiyormuş.”
Ela gülmüştü.
İlk defa, gözyaşlarının hemen ardından.
Ela'nın En Karanlık Anı
Bir gün koridorda eski bir öğretmeni, Ela’nın durumunu fark edip şöyle demişti:
> “Ela, çok sessizsin. Böyle devam edersen bazı fırsatları kaçırırsın.”
Ela gülümsemişti, her zamanki gibi.
Ama teneffüste, Zeynep çatıya çıkardı onu.
Okul çatısına, o gizli, kimsenin gelmediği yere.
> “Bak şimdi,” dedi Zeynep.
“Sessiz olmak eksiklik değildir.
Senin kalbin sessiz çalıyor olabilir ama…
Ben onu her zaman duyuyorum.
Ve gerekirse…
Sana megafon olurum!”
Ela kahkaha attı.
Öyle içten, öyle aniden ki…
Sanki içinden çıkan bütün gri dumanlar gökyüzüne savruldu.
İlk defa o kadar çok güldü ki gözlerinden yaş geldi.
Zeynep yanına sokuldu.
> “Ela, eğer dünya sana karanlık gelirse... benimle güneşli tarafa geç. Güneşi getiririm sana. Getiremezsem, yakarım!”
Ela'nın yalnızlığı artık yalnız değildi.
Çünkü Zeynep onun göğsündeki o görünmeyen zinciri fark etmişti.
Ve her gün biraz daha gevşetiyordu.
Kahkahalarıyla, anlamsız şarkılarıyla, saçma hikâyeleriyle.
Ela artık sırlarını bir kişiye açabiliyordu.
Ve o, onu dinlerken hiçbir şey düzeltmeye çalışmıyordu.
Sadece yanında duruyordu.
Bu, Ela için hayatında ilk kez “güvende hissetmek” demekti.
Bir Cümleyle: Onlar İki Yarım Dünya Gibiydi
Ela karanlıktı ama derindi.
Zeynep ışıklıydı ama uçuktu.
İkisinin dostluğu, geceyle sabah arasındaki o kısa ama mucizevi zamana benziyordu.
Sessizliğe kahkaha karıştığında, dünya biraz daha yaşanır bir yer oluyordu...