Bölüm 2: Geçmişiyle Uyumayan Çocuk
Aras o gece uyuyamadı. Gözlerini kapadığında Ela’nın sesi çınlıyordu kulaklarında.
"Bilerek mi izliyorsun?"
Cümle kısaydı ama Aras’ın içinden bir şeyleri söküp almıştı.
İnsanlar ona genellikle böyle doğrudan konuşmazdı. Çoğu kişi, ya korkar ya da yaranmak isterdi. Ama Ela’nın sesinde ikisi de yoktu. Ne korku vardı ne yapmacıklık. Sadece açık, sade bir duruş.
Ve Aras bunu yıllardır ilk kez duyuyordu.
Küçükken hep yalnızdı. Babası sertti. Öyle bağıran, döven bir baba değil...
Daha beteri. Soğuk. İlgisiz. Sessiz bir ceza gibiydi.
Annesi her şeyi yumuşatmaya çalışsa da Aras, çocukluğunda sevgiye temas edememişti. Oyuncaklar, hizmetçiler, pahalı okullar… Hepsi vardı. Ama elini tutan biri yoktu.
İçinde bir boşluk büyüdü yıllarca.
O boşluğu kötülükle, üstünlükle, başkalarını kırarak doldurabileceğini sandı.
Ama her gece yatarken, içine çöken karanlık daha da büyüyordu.
Ve şimdi...
Bir kızın gözlerinde, bütün bu karanlıktan kaçabileceği bir açıklık görmüştü.
Bu korkutucuydu. Ama aynı zamanda baş döndürücü.
Küllerin Üzerinde
O gece Ela penceresini açtı. Dışarıda gece serinliği vardı.
Sokağın ucundaki lambanın altında bir gölge vardı sanki. Ama Ela, karanlıkla pek ilgilenmedi.
Çünkü onun içi zaten yeterince karanlıktı.
"Acaba o çocuk... orada mıydı?"
Bunu düşündüğünde kendine kızdı. Neden ilgilenmişti ki?
Ama zihni her sabahki o anı geri sarıyordu:
Sert bir bakış, ama titreyen parmaklar...
Sözleri kısa, ama gözleri konuşkan.
Ela, ilk kez birinden çekinmemişti. Ama aynı anda ilk kez biri için içinin titrediğini hissetmişti.
Tehlikeli bir bağın ipi çözülmeye başlamıştı belki de.
Sessiz. Yavaş. Ama derin bir şekilde.
Bir Soru: Gerçekten Gören Kim?
Aras o gece aynaya baktı.
Kendini gördü. Ama ilk kez sadece yüzünü değil, içini de gördü.
İçinde bir çocuk hâlâ korkuyordu.
Sevilmekten.
Reddedilmekten.
Değersiz bulunmaktan.
Ve Ela’yı düşündü.
Onun gözleri... Sanki içindeki o çocuğu okumuştu.
Hiçbir şey sormamıştı ama her şeyi biliyor gibiydi.
Bu, Aras için hem umut hem tehditti.
Çünkü artık saklanabileceği bir karanlık kalmayabilirdi.
Ela'nın Geçmişi: Sessizliğin Kökleri
Ela, dünyaya geldiğinde evde hâlâ gülüş vardı. Annesi, genç bir kadındı o zamanlar; gözleri hâlâ umutla dolu, elleri hâlâ sevgiyle titreyen biriydi. Babası ise o zamanlar başka bir adamdı… Henüz hayallerinden yorulmamış, sorumluluklardan boğulmamış bir adam.
Ela dört yaşındayken her şey değişti.
Bir iflas. Bir borç.
Ve ardından, her gün biraz daha sessizleşen bir adam.
En sonunda ise bir sabah, mutfak masasında bırakılmış bir not:
"Kızlarım için affet beni. Bu yükü artık taşıyamıyorum."
Gidişi gürültüsüz oldu, ama bıraktığı sessizlik evin içine kazındı.
O günden sonra annesi bir daha tam gülemedi.
Yüzüne gülümsemeyi takınmayı denedi ama gözleri hep mahzundu.
Çünkü hem terk edilmişti, hem ayakta kalmak zorundaydı.
Ve o günlerden sonra Ela büyümeye mecbur kaldı.
Annesiyle İlişkisi: Yorgun Sevgiler
Ela'nın annesi Zehra, ağır bir migren hastası.
Yıllar içinde hem fiziksel hem duygusal olarak yıpranmış.
Ama her şeye rağmen, çocukları için ayakta durmaya çalışıyor.
Ela, annesini çok seviyor. Ama aynı zamanda ona çok kırgın.
Çünkü çocukken annesinin gözyaşlarını silmek zorunda kaldı.
Oyuncak bebeklerinden önce, annesinin ilaçlarını öğrenmek zorunda kaldı.
İçinde bir ses hep şunu fısıldıyor:
> "Ben anneye kızmam, ama annem neden bu kadar yalnız kaldı? Neden ben çocukken büyümek zorunda kaldım?"
Zehra ise kızına bakarken bir gurur ve bir suçluluk taşıyor.
O hem Ela’nın hayranı, hem de onun acısının sebebi olduğunu düşünen bir anne.
Bu yüzden bazen fazla susuyor.
Ela da susuyor.
İkisinin arasında sözsüz bir anlaşma var:
"Acımızı konuşmayalım. Yoksa tekrar ağlarız."
Küçük Kardeş Eymen
Ela'nın beş yaşında bir kardeşi var: Eymen.
Ela için hem sorumluluk, hem teselli.
Eymen, Ela'nın karanlık iç dünyasında küçük bir ışık gibi.
Onun gülüşü, Ela’nın içindeki buzları bir anlığına da olsa çözüyor.
Ama Eymen de bazen sorular soruyor:
> “Babam neden yok?”
“Annem neden hep hasta?”
“Ablacım, sen neden hiç oyuncak almıyorsun?”
Ela o soruları duymazdan geliyor. Gülümsüyor.
Ama gece olduğunda yastığa kafasını koyduğunda, o sorular yankılanıyor:
“Ben niye bu kadar yalnız büyüyorum?”
Ela'nın İçsel Yaraları
Ela dışarıdan “güçlü” gibi görünüyor.
Ama o güç, bir tercih değil.
Bir zorunluluk.
Hiçbir zaman gerçekten çocuk olamadı.
Kendini sevilecek biri olarak değil, işe yarayan biri olarak görmeye başladı.
Sevgiyi hak etmek değil, kazanmak gerektiğine inandı.
Duygularını bastırmayı öğrendi.
Ağlamamayı… çünkü ağlarsa zayıf düşeceğini düşündü.
Ama içinde hâlâ küçük bir Ela var.
Babasının gidişini affedemeyen, annesine sarılıp “beni bırakma” diyemeyen…
Bir çocuk hâlâ susuyor içinde.
Çünkü öğrendi ki;
"Sessizlik, bazen daha güvenlidir."
Ela’nın Umudu
Tüm bu acılara rağmen, Ela'nın içinde hâlâ bir ışık yanıyor.
Okumak istiyor. Başka bir hayat kurmak istiyor.
Sırf kendi için değil; annesi ve kardeşi için de…
Ama işte tam da bu noktada hikâye çarpıcı bir hâl alıyor.
Çünkü Aras…
Ela’nın o dikkatle koruduğu sessizliğe doğru ilerliyor.
Ve onun içindeki sessiz kızla, kendi karanlık çocuğu yüzleşmek üzere..
Duvardaki Çatlak
Aras sabahları geç uyanmazdı.
Ama uyandığında genelde uykusuz olurdu.
Çünkü gece onun zihninde hiç bitmezdi.
Dışarıda şehir uyur, ev sessizleşirdi…
Ama o sessizlikte bir şeyler fısıldardı.
Duvardaki o çatlak.
Geceleri büyüyor muydu gerçekten, yoksa sadece Aras mı fark ediyordu?
Çatlak küçüktü ama derindi.
Tıpkı onun içindeki gibi.
Hiç kanamayan ama hep açık bir yara.
Adını Anmayan Kadın
Babasının evinde, bir oda hep kapalıydı.
Kimse girmezdi.
Temizlenmezdi.
Aras da odaya yaklaşmazdı. Ama çocukken bir gece uykusunda kalkıp kapıyı açmıştı.
Kapının arkasında eski bir müzik kutusu vardı.
Bir masa. Üzerinde toz tutmuş fular.
Ve... yarım kalmış bir resim.
Bir kadın yüzüydü.
Gözleri tamamlanmamıştı.
Sanki ressam, gözlerini çizememişti.
Ya da çizecek cesareti yoktu.
Aras o yüzü hiç tanımadı.
Ama tanımasa da unutmamıştı.
Çünkü her yalnızlık anında, o gözsüz yüz onun rüyasında belirirdi.
Ve ona hep aynı cümleyi fısıldardı:
“Sen sandığın kişi değilsin.”
O kadın kimdi?
Bir anne mi? Bir geçmiş mi?
Bunu sormadı. Çünkü Aras, bazı cevapların insanı delirtebileceğini biliyordu.
Bir zamanlar Aras birine yardım etmişti.
İlk ve son kez.
Lisede, herkesin alay ettiği, sustuğu için "aptal" dedikleri bir çocuk vardı.
Aras, ona yaklaşmıştı.
Ona kitaplar vermişti.
Kütüphanede birlikte çalışmışlardı.
Sonra bir gün, o çocuk okuldan kayboldu.
İsmi duyulmaz oldu.
Ve kimse Aras’a bir şey sormadı.
Sanki o çocuk hiç olmamıştı.
Ama Aras, onun kayboluşunu izlerken bir şey fark etti:
İyilik yapınca bir parçanı kaybediyorsun.
Çünkü bazen insanlar, senin içindeki temiz yere çamurla gelir.
Aras bir daha kimseye iyilik yapmadı.
Kendini korumak için karanlığı seçti.
Babası...
İsmini herkes saygıyla anardı.
İş dünyasında sert, kesin, soğuk kararlarıyla bilinir.
Evde ise...
Sadece bir gölgeydi.
Konuşmazdı.
Aras’la asla göz göze gelmezdi.
Ama bir keresinde, sadece bir kere…
Gece, yemek masasındayken, elini masaya vurmuştu.
Aras’ın gözlerinin içine bakıp şöyle demişti:
“Duygular zayıflıktır. Onları gösterirsen, seni herkes paramparça eder.”
O an Aras içinde bir şeyin kırıldığını hissetmişti.
Ama belli etmemişti.
Çünkü o da öğrenmişti artık:
“Görünmemek, korunmaktır.”
Ama şimdi…
O kadar yıldır ördüğü duvarların arasında, biri sessizce dolaşmaya başlamıştı.
Ve o kişi, duvarlara çekiçle değil, sadece bakışlarıyla çatlak açıyordu.
Ela.
Onun gözlerinde Aras, kendisini göremiyordu.
Ve bu garipti.
Çünkü herkes Aras’a aynı gözle bakardı: güçlü, karanlık, tehlikeli.
Ela ise... sadece bakardı.
Sanki onun içinden geçip geçmişti.
Onu ne sevmeye çalışıyordu, ne korkmaya.
Sadece anlamaya.
Ve Aras için bu, bir tehdit değildi.
Bu, ilk kez "gerçek" bir şeydi.
Ama aynı zamanda tehlikeliydi.
Çünkü geçmişin karanlığı, kolay kolay susmazdı.
Ve Aras’ın içindeki fısıltılar, daha çok konuşmaya başlamıştı:
“Yaklaşma. Dokunursan kırarsın. Ve o, en son kırmak isteyeceğin kişidir…”