5.BÖLÜM

4676 Kelimeler
Ruhunuzun arınması için, biraz olsun acılardan uzaklaşmak için uyurdunuz değil mi? Uyku bazen bize hiç olmayacak kapılar açarak rüyalara dalmamızı sağlar. Hayal gücümüzün ya da bilinç altımızın etkileri ile etkisinde kalacağımız bir düş görürüz ama bu çok uzun sürmez. Acının hiç peşimizi bırakmayacağını anlarız o an. Uyku bile hayatın kötülüklerini silip atamıyordu. Sadece küçük bir an başka bir dünyada nefes alırsınız o kadar. Bedenim uykuya tamamen bırakamamıştı kendini. Yorgunluğum bana rüya kapılarını değil de kabus kapılarını açmıştı. Çok kötü bir kabusun pençesinde dolaşan ruhumu kurtaramadım. Tüm gece savaş verdim, geçmişimle o köhne yerde hissettiğim çaresizliğimle… En kötüsü ise sanki bu kabustan hiç sıyrılamayacak gibi hissetmemdi. Hayal meyal bir şeyler hatırlıyordum. Gece üşüdüğümü, birkaç sesi ve alnıma dokunan sıcak avuç içini… Uzun bir zamandan sonra sıcak bir evde, kanepede uyuduğum gerçeğini kabullenmek zordu. Hele de tanımadığım bir adamın evinde olmak kabullenemeyeceğim kadar ağır geliyordu bana. Babam atmıştı beni. Yabancı dediğim, iki defa gördüğüm adam kurtarmıştı beni. İşte o an anlıyorsun, tanıdığın insanın bazen hiç tanımadığın birinden çok daha yabancı olduğunu. Sokaktan geçen bir adamdan farksız olduğunu. Eskiden dünyanın en mutlu kızı, en şanslısı olarak düşünürdüm kendimi. Beni, benden çok seven bir babam vardı. Evet annem yoktu ama babam bana bunu hiç hissettirmemişti. Mutluydum, küçük sıcak bir evimiz vardı. Sonra o kara gecenin bulutları küçük mutluluğumun üzerine kondu. Sessiz çığlıklarını bedenimin üzerine bıraktığında, dudaklarımı aralayıp babamı çağıramadım bile. Tam bir ay. Bir ay, kurumuş, kısılmış sesimi çıkartıp yardım isteyemedim. İtildim, kakıldım, ruhumu bir çöplüğün içine bıraktım. O kadınların, küçük çocukların acılı iniltilerine maruz kaldım. Toprağın üzerinde her saniye kuruttum bedenimi. Küf kokuyordum artık, o bulutlar hayatımın üzerine karanlık bir perde gibi çökmüştü. Tam ümidimi kaybettiğimde gelmişti yabancı. Tam ölmeyi dilediğimde, her şeyden vazgeçtiğimde. Ben o an babamı bile görmek istemedim. Dünyayı önüme verseler, buradan kurtulacağımı söyleseler bile babamı görmek istemezdim. Çünkü çaresizlik ve umut artık yoktu. İstediğim tek şey ölümdü. Sadece ölüm. Onun iyi olmasını diledim Allah’tan. Hiç de canım alınsın babam mutlu olsun dedim içimden. Kir pasın içinde, avuçlarımın arasında kurumuş kanları umursamadan elimi kaldırmış, Allah’a dua etmiştim. Babam benim için üzülmesin, o hep mutlu olsun istedim. Allah belki duamı kabul etti, belki de hiç etmedi, etmesine gerek yoktu. Çünkü babam zaten mutluydu. Bensiz mutluydu. Kızı teröristlerin elinde dövülürken, çığlıklar atarken o mutluydu. Babam mutluydu işte, başka ne söylesem içimdeki yangın sönerdi? Dudaklarımın arasından dökülen acılı iniltiyle kirpiklerim kıpırdadı. Susuzlukla kavrulan bedenim kendini kötü bir kabustan uyandırdığında öne doğru atıldım. Parmaklarım göğüs kafesimin üzerinde dururken, derin nefesler almaya başladım. Soluklarım birbirine giriyordu. Kabusun kara örtüsünü üzerimden atmaya çalıştım. Kurumuş dudaklarımı dilimle ıslatmaya çalışıp, uykudan sıyrılmış gözlerimin önündeki bulanıklığı gidermek için gözlerimi kapattım. Nefeslerim sonunda düzene girdiğinde dirseğimi dizimin üzerine koyarak elimi yüzüme kapattım. “Çok şükür.” Elimi yüzümden çekerek derin bir nefes aldığımda gözlerim yan tarafa kaydı. Koltuğun üzerinde oturur vaziyette duran adama baktım. Kollarını göğsünün üzerine dolamış, başını hafifçe geri atmıştı. Uyurken, uzanmıştı. Şimdi ise oturur halde uyuya kalmıştı. Dizlerini iki yana açmış oldukça rahatsız bir şekilde uyukluyordu. Perdenin arasından sızan aydınlığa baktım. Hava yeni açılıyordu, gün daha ağarmamıştı bile. Sessiz olmaya çalıştım. Göğsünün hafifçe şişip, indiğini gördüm. Odanın içindeki tek ses onun ve benim nefes alışverişimizdi. Sert çehresine bakmaktan alıkoyamadığım gözlerim kollarını birbirine doladığından şişmiş görünen pazularına kaydı. Onu süzdüğümü fark ettiğimde başımı önüme çevirdim. Adam uyuyordu! Boğazımda gitmek bilmeyen bir yumru kavradı. İki koltuğun arasında duran sehpaya baktım su var mı diye. Üzerinde telefon, anahtar ve ortada duran küçük saksı çiçekten başka bir şey yoktu. Gecenin bu saatinde adamın evinde gezemeyeceğim için kendimi geriye doğru bıraktım. Sırt üstü uzandım. Bakışlarım tavanda geziniyordu. İçimde hemen yan tarafta uyuyan adama karşı olan tüm şüphelerimi yitirdim. Beni evine almıştı. Bir asker olabilirdi ama sonuçta kimseye güvenecek bir halde değildim. Bana bir şey yapar mıydı diye sürekli düşünüp kendimi yemiştim ama yapmamıştı Allah’tan. Başımı yana çevirdiğimde aynı pozisyonda uyumaya devam ettiğini gördüm. Sabah uyandığında büyük ihtimalle ense köküne bir ağrı girecekti. Uyandırsa mıydım acaba? Bedenimi hafifçe yana çevirerek, ona doğru döndüm. Yanağımı yastığa koyduğumda Korhan’dan aldığım koku doldu burnuma. Onun kokusuydu bu. Burnumu yastığa bastırdığımda kokunun içimi sardığını hissettim. Gözlerim kendiliğinden kapanırken kokunun kaynağını bulmaya çalıştım. Tarçının kokusuna benziyordu ama farklı bir şey daha vardı. Odunsu, ılık bir kokusu vardı. Çok farklı ama huzur veriyordu. Burnumun hemen altında bana huzur veren kokuyu içime bol bol çektim. Onun yanındayken çekmekten korktuğum kokusu, şimdi dudaklarımın altındaydı. Kendime engel olamadım. Kabusun üzerimdeki etkisini atmaya çalışarak kolumu yastığın üzerine koyarak uykunun beni ele geçirmesine izin verdim. Bu sefer huzurla uyuyarak. . Kulaklarıma dolan rahatsız edici sesle yüzümü buruşturdum. Ses o kadar iğneleyiciydi ki uyku aniden kollarından çekip atmıştı beni. Gözlerimi araladığımda, perdenin arasından yüzüme vuran güneş ışıklarını gördüm. Yüzüme sıcaklığını vuruyor, pikenin altındaki bedenimin terlemesine sebep oluyordu. Kulağıma tekrar çalınan sesi duyduğumda tamamen uyandım. Kapının çalınması ile başımı yan tarafa çevirdim. Dün ki halinden sıyrılmış olan adam sırt üstü uzanıyordu. Bir elini ensesine doğru atmış, diğer elini karnının üzerine yaslamıştı. Uykusu ağır olmalıydı ki, kapının sesini duymuyordu. Üzerimdeki pike sıyırıp, topuklarımı zemine bastırdım. Kapı hala çalınmaya devam ederken koltuktan kalktım. Evin kapısını açmak bana düşmezdi. Belki bir arkadaşı, annesi ya da sevgilisi geldiyse beni görüp yanlış anlayabilirdi. Adımlarım hemen karşı koltuğa doğru yöneldi. Birkaç adım sonra koltuğun önünde durduğumda kararsızca uyuyan adama baktım. Nasıl uyandıracaktım? “Korhan?” diye fısıldadım. Sesim çok kısık çıkmıştı, ben bile zor duymuştum. Kıpırtısız yatan adamla derin bir nefes aldım. “Korhan?” dedim sesimi yükselterek, nasıl sesleneceğimi bile bilmiyordum ki! Uyumaya devam ettiğini gördüğümde üzerine eğildim. Saçlarım omuzlarımdan aşağı doğru kaydı. Parmağımı omuzunun üzerine koyarak hafifçe dürttüm. “Korhan? Uyanır mısın? Kapıda biri var.” Kapı artık kırılacak gibi çalınmaya başladığında Korhan’ın hafifçe kıpırdandığını hissettim. Ne ağır uykusu vardı! Top atsam uyanmazdı bu adam. “Ne ağır uykun var ama!” diye ağzımın içinde söylendim. Omuzunda duran parmaklarımı daha fazla bastırdığımda beklemediğim bir anda kirpiklerini araladı. Refleksle omuzundaki parmaklarımı kavrayıp çektiğinde üzerine yalpalandım. Koltuğun boşluğuna düşmemek için dizimi yasladığımda bir elim göğsünün üzerini buldu. Bedenim neredeyse üzerine kapanacaktı. Saçlarımın uçları üzerindeki tişörte sürtünürken, parmaklarımı kavrayan sıcak avuç içinin tenimi yaktığını hissettim. Hafifçe gevşeterek tuttuğunda saçlarıma vuran soluğunu hissettim. Göğsünden yayılan kokuyla nefesimi tuttum. Kalbim ani yakınlıkla hızla atmaya başladı. Bayılacaktım şimdi. Sıcak nefesi saçlarımı okşarken, hafif rüzgarla sallanan saçlarıma baktım. Gözlerimin önüne düştüğü için yüzünü tam göremiyordum ama şaşırdığını hissedebiliyordum. “Sen?” dedi soluğunu dışarı vererek. Boğuk sesiyle bedenimin titrememesi için kastım kendimi. Az önce sıktığı parmaklarımı hafifçe okşadığında göğsünün üzerinde duran ellerimin içine sanki sıcak bir lav üfleniyordu. Tenimin her karışı büyük bir ateş içindeydi. Bakışlarım saçlarımın arasından çenesine değdiğinde, dudaklarının aralık durduğunu gördüm. Gözlerine bakmaya pek cesaretim yoktu. Kalbimin atışını duymaması için dua ederken, lanet ediyordum kendime. Daha tanımadığım bir adam için ne bu heyecan? “Ben, ö-özür dilerim.” dedim heyecandan titreyen sesime manii olamadan, göğsünün üzerindeki elimi çekmeye çalıştım. Dizim koltuğun ucunda durduğu için kıpırdanmamla aşağı doğru sıyrıldı. Kaydığımı fark ettiğinde, elini belime koyarak beni hafifçe yukarı çektiğinde gözlerim büyüdü. Sırtıma dokunan parmakları tenime işlerken, yüzlerimiz artık karşı karşıyaydı. Mahmur bakışları gözlerimle kesiştiğinde nefes almayı bıraktım. Yeşillerinin zehri sanki mavilerime doğru aktı. Öyle bakıyordu ki bana, dilim tutuluyordu sanki. Diyecek bir şey bulamıyordum, soluk almayı unutuyordum. Yeşil harareleri beni dikkatle izlerken, yutkundum. Yanaklarımın kızarmaya başladığını, vücudumdaki tüm kapının yüzüme pompalanmaya başladığını hissettim. Yanıyordum, hem de ateşle içinde. “Kapı.” diye mırıldandım zorlukla. Kaşları hafifçe çatıldığında burun deliklerinin genişlediğini gördüm. Yüzünü bana doğru yaklaştırmaya çalışıyordu. Beni mi kokluyordu o? Kapının sertçe yumruklanmasıyla aramızdaki bakışma kesildiğinde parmaklarımı bıraktı. Elimi göğsünden çekerek, ayaklanmaya çalıştım. Kıpkırmızı, utançtan boğulan bedenimi zar zor kaldırdım üzerinden. “Kapı çalıyordu da, bakmak istemedim. Seni uyandırmak için geldim buraya.” dedim aceleyle açıklama yaparak, kendimi savunmaya başladım. Üzerinden kalkmamla boğazını temizleyip, kalktı koltuktan. “Ben bakarım.” Tok sesiyle başımı eğdim. Yüzüm ala yanarken ona bakacak gücü kendimde bulamıyordum. Salondan çıkıp kapıya ilerlediğini gördüğümde ellerimi kaldırarak bu ayaz gününde kendimi yellemeye başladım. “Allah’ım!” dedim utanç içinde. “Sana ne Leyla? Bırak istediğin kadar uyusun, san mı kaldı adamı uyandırmak?” Kendi kendime kızarken kapının açıldığını duydum. Korhan’ın sinirli sesini işittiğimde alt dudağımı gergince ısırdım. “Al! Gördün mü? Adamı uyandırdığın için sinirlendi! Aferin sana!” dedim avucumu alnıma vurarak. Gözlerim etrafta dolanırken en iyisinin koltukta oturmak olduğuna karar verdim ve uyuduğum koltuğa oturdum. İçeri giren adım seslerini duyduğumda yerimde rahatsızca kıpırdandım. “Yürü lan! Sinirimi bozmayı de kes!” Korhan öfkeyle koltuğa geçtiğinde başımı yerden kaldırdım. Sırtını koltuğa vererek, bakışlarını üzerime diktiğinde gözlerimi kaçırdım. “Niye eve kız attım demiyorsun lan?” Duyduğum sesle başımı çevirdiğimde elinde eczane poşeti ile duran bir adam gördüm. Güle gözlerle Korhan’a bakıyordu. “Gevşek gevşek konuşma! Asabımı bozma benim.” “Tamam üsteğmenim, sana da bir şey denilmiyor.” Adamın bakışları beni bulduğunda ne yapacağımı şaşırdım. Ortamdaki gerginlik beni heyecanlandırıyordu. “Merhaba güzellik ben Cihan.” Bana yaklaşan adamla birlikte kucağımdaki parmaklarımı ezdim. Yeşillerin üzerimde dolandığını bilsem bile bakmadım ona. Cihan denilen adam hemen yanımda durarak elini bana uzattığında hafifçe geriye verdim kendimi. Erkeklerle temas etmesem benim için daha iyiydi. “Ben de Leyla.” Cihan elimi uzatmadığımı görse de hiç kırılmadan geri çekti kendini. Tam olarak yüzümü göremiyordu saçlarımdan. Görmesini de istemiyordum. Utandığım için değildi, kimsenin bana acımasını istemiyordum o kadar. “Memnun oldum Leyla.” Korhan gözlerini Cihan’ın üzerine diktiğinde adam yanımdan uzaklaştı. Elindeki poşeti sehpanın üzerine koyarak geri çekildi. “Askeriyeye gelmen gerek biliyorsun değil mi? Daha iznini ayarlamadan çıkıp gitmişsin. Allah’tan İlyas haber verdi de geldim. Yoksa paşamız bizi ne arıyor ne soruyor.” “Acil bir işti ondan. Abartma hem karım mısın her dakika seni arayayım?” dedi Korhan umursamaz bir tavırla öne eğildi. Cihan’ın getirdiği poşete uzanarak eline aldı. “Dediklerimi aldın değil mi?” “Aldım da niye istedin? Ayıptır sorması bir yerine bir şey yememişsin.” dedi gülerek tekli koltuğa kendini bıraktı. “Ayıpsa sorma lan! İstersen sana bir çakayım, malzemeleri de almışsın sonuçta?” “Sağ ol abi almamayım ben.” Ellerini havaya kaldırarak güldüğünde başımın ağrıdığını hissettim. Elimi kaldırarak gözümün önündeki saçımı kulağımın arkasına attığımda Cihan’ın bakışlarını üzerimde hissettim. Açılan yüzümden görünen yaralara baktı. Gülmeyi aniden kestiğinde kaskatı kesildim. “Sen git kardeşim, ben geleceğim. Söyle izni de ayarlasınlar yoksa bu sefer o kağıtları İlyas’ın götüne sokacağım.” “Kendin geldin mi söylersin, ben bizzat orada olurum.” Cihan yerinden kalkarak salonunun çıkışına yöneldiğinde nefesimi yavaşça bıraktım. “Cihan, Aslı’ya söyle öğleden sonra buraya gelsin. Onunla konuşacaklarım var.” Sessizce dinlemeye devam ettim onları. “Tamam, söylerim. Ben gittim.” Cihan odadan çıktığında salonda sadece ikimiz kalmıştık. Kapının örtülme sesini duyduğumda soluğumu bıraktım. “Kendini sıkmana gerek yok, çok kasılıyorsun. Sana kimse zarar vermez burada.” Korhan’ın sesiyle başımı kaldırdım. “Elimde değil, onca zaman sonra insanlarla bir araya gelmek tahmin ettiğinden daha zor. Hem yanıma biri yaklaşınca böyle hissetmem normal.” Onca zaman o pisliklerin şiddetine maruz kalmıştım. Nereden bilebilirdim ki bu evden çıktıktan sonra başıma bir kez daha aynı şeylerin gelmeyeceğini? “Biliyorum ama Cihan seni kardeşi gibi kollar. O da benim gibi Üsteğmen, arkadaşım. Merak etme onu uyarırım, bir daha yaklaşmaz zaten.” Buna gerek olmadığını söylemeli miydim? Sonuçta gidecektim ve onunla belki bir daha görüşmeyecektik bile. “Gerek yok ki buna? Ben zaten gideceğim.” Oturduğu yerde gerilirken, aralık dudaklarımı birbirine bastırdım. Başka bir şey diyemedim, demedim. Nereye gideceğimi bilmiyordum, aklımda bir yer vardı ama beni evine alır mıydı bilmiyordum. “Nereye gideceksin? O şerefsizin seni vurduğu eve mi?” dedi kendine hakim olamadığı bir sinirle. “Hayır, bir daha o evin kapısını çalmam ben.” Büyük konuşma derlerdi hep ama ben bu kararımdan asla dönmezdim. Bir daha o kapıyı çalmazdım. “Gidecek yerin var mı?” “Teyzem, numarasını biliyorum eğer izin verirsen onu arayabilirim.” dedim gözlerine bakarak, belki bana bir kez daha yardımcı olabilirdi. “Nerede yaşıyor teyzen?” “Aksaray’da. Eğer beni kabul ederse oraya giderim. Bir işte çalışır, sonra da kendime bir ev tutarım.” Güler gibi bir ses çıkardığında kaşlarımı çattım. Niye gülüyordu ki? “Gençliğimi heba edeceğim diyorsun yani.” “Gençliğim bitti zaten benim. Ne yapmamı bekliyorsun? Bir ay öncesinde, kaldığım yerden devam etmemi mi?” Dudakları düz bir çizgi hale geldi. Gözlerindeki yeşillerin karardığını gördüm. “Evet, senden bunu istiyorum.” “İmkansız.” “İmkansız diye bir şey yoktur. Benim hayat felsefem bu.” Elindeki poşetten çıkardığı kremleri parmaklarının arasına aldı. “Ve inan bana, sen imkansızı başarabilecek bir güçtesin. Baban gibi bir şerefsizi atlattıysan o pislikleri de atlatırsın.” Sustum. Hiçbir tepki vermediğimi gördüğünde konuyu kapattı. Sehpanın üzerinde duran telefonuna uzandı. ”Sana tek bir şartla veririm bu telefonu. Eğer teyzen açmazsa, ya da seni kabul etmezse, bana söyleyeceksin.” “Neden?” “Çünkü öyle istiyorum. Dağıttığımı toparlamak istiyorum.” Elindeki telefonu sehpanın üzerine koyarak benim olduğum tarafa attığında kucağımdaki elimi kaldırıp, telefona uzattım. “Teyzem beni kabul eder.” Tabi ki edeceğinden emin değildim. Teyzem evliydi ve iki çocuğu vardı. Beni kabul etmek zorunda değildi tabi sadece ona öyle söylemek istedim. Acizliğimi görmesin diye. Telefonun kilidini açtığımda şifresiz olduğunu gördüm. Tuşlara girerek teyzemin numarasını girdiğimde gözleri pür dikkat izliyordu beni. Arama tuşuna bastığımda çalmaya başladı. Tedirgindim, hem de çok. Eğer şimdi bu telefon açılmazsa ya da beni istemezse ne yapardım bilmiyordum. Telefonu kulağıma koyduğumda çaldığını duydum. İki, üç çalıştan sonra açılmayacağını düşündüm ama dördüncü çalışta açıldı. “Alo?” Teyzemin sesini duyduğumda olduğum yerde kıpırdandım. “Teyze? Benim Leyla.” “Leyla? Kızım!” Teyzem sevinçle cevap verdiğinde gülümseye çalıştım. “Nasılsın teyze?” dedim o nasıl olduğumu sormadan, konuştum. “İyiyim kuzum, aramadın kaç zamandır. Alındım doğrusu, insan teyzesini unutur mu?” “Arayamadım.” Sesimdeki kırgınlık elle tutulur cinstendi. Karşımda oturan adam bunu fark etmişti. Gözlerimdeki hüznü görüyordu, o benim ruhumu görüyordu. Tüm çıplaklığımı görebiliyordu. Bende saklamak için uğraşmıyordum. “Arayamadım deyip de kendini affettireceğini düşünüyorsan yanılıyorsun diyeceğim ama demiyorum. Derslerden başını kaldıramadığını biliyorum. Babanı aradığımda demişti soluksuz çalışıyor diye, rahatsız etmeyeyim dedim.” Babam. Ne ara bu kadar yalancı olmuştu? Teyzemin beni kaçırdıklarından bile haberi yoktu. Onu endişelendirmemek adına sustum, konuyu değiştirdim. “Teyze ben Aksaray’a gelmek istiyorum. Babamla biraz atıştık. Eğer izin verirsen yani sana yük olmaz-” “Bunu duymayayım Leyla! Elbette ki geleceksin hem ben o Ahmet’le konuşurum. Nasıl seni üzer?” diye sinirle söylendi. Beni kabul etmesiyle dudaklarımda minik bir gülümseme oluştu. Oraya gittiğimde bakalım beni kabul edecek miydi? “Babamla konuşma teyze. Ben onu görmek bile istemiyorum.” Gözlerim hafiften sulandığında burnumu çektim. “Seni nasıl da üzmüş! Gösteririm ben ona, sen şimdi ilk otobüse atla gel yanıma. Para göndereyim diyeceğim ama hesabında yok.” “Ben halledeceğim teyze.” “Beni haberdar et kızım. Aklım sende kalmasın olur mu?” Benim için endişelenmesi o kadar güzel hissettirmişti ki kalbim sızlamıştı. “Tamam teyze oraya geldiğimde konuşuruz. Hoşça kal.” “Tamam kızım.” Telefonu kulağımdan çekerek, kapattığımda karşımdaki adama baktım. “Gideceğim teyzeme.” Yerinden kalktığında elimdeki telefonu sehpanın üzerine indirdim. “Her şeyi anlatmadın. Yüzünün bu halini gördüğünde ne diyeceksin ona?” “Bulurum bir şeyler.” “Yalan söyledin. Ya oraya gittiğinde seni içeri almazsa ne yapacaksın?” “Benim teyzem öyle biri değil.” Gözlerindeki alayla baktı yüzüme. “Babanda öyle biri değildi sanırım. Bak, kimse bu zamanda kimseye bakmaz. Ben neler gördüm haberin var mı senin? Annesini sokağa atan var. Seni niye evine alsın?” “Ben, bu seni ilgilendirmez!” dedim hızla. Beni köşeye sıkıştırmıştı. Bir yandan haklıydı, kimse bana bakmak zorunda değildi. Hem teyzemin kocası beni kabul edecek miydi ki? “Bir çaresini bulurum ben.” “Dik başlılığına devam et.” Yanıma gelip kendini koltuğun üzerine bıraktığında şaşkınca bakakaldım. “Şunu sürelim sonra karnımızı doyuralım. Askeriyede küçük bir işim var. Oradan çıktıktan sonra gideriz.” Gideriz mi? “Nasıl yani? Benimle mi geleceksin?” “Geçen sefer seni tek bıraktım. Bu sefer o eve güvenle girdiğini görmeden içim rahat etmez. Hem o kadar uzak bir yerde değil.” Dudaklarımı itiraz etmek için araladığımda gözleriyle susturdu beni. “Dilini boşa yorma.” Gözlerimi devirmemek için kendimi tuttum. Elindeki kremin kapağını açtığında bedenimi ona çevirdi. Neden bana vermiyordu ki? Nasıl sürecektim? Parma ucuna birazcık ilaçtan sıkarak kremi sehpaya bıraktı. Bedenini bana çevirdiğinde gözlerimdeki şaşkınlığı gördü. Bakışlarımı es geçerek aramızdaki mesafeyi sıfıra indirdi. Yüzü, yüzümü gölgelediğinde parmaklarını kaldırdı. Baş parmağına sıktığı kremi dudaklarıma yaklaştırdı. Ansızın tenime yaklaşan parmaklarla ne yapacağımı şaşırmış, put kesilmiş bir halde ona bakakalmıştım. Dudaklarımı hafifçe aralamış, istemsizce nefesimi tutmuştum. Kremin soğukluğunu alt dudağımdaki kabuk bağlamış yaranın üzerinde hissettiğimde ürktüm. Sıcak parmağına tezat krem çok soğuktu. Kalbim ufak dokunuşuyla yerinden çıkacak gibi olduğunda duymaması için elimden gelen tek şeyi yaptım; dua ettim. Ne vardı bu kadar atacak? Gür, titreyen kirpiklerimi ona çevirmeye korkarken, parmağı hareket etti. Kremi yaranın üzerinde gezdirerek tamamen yaydığında dayanamadım, gözlerimi gözlerine çevirdim. Yeşilleri dikkatle dudağımda dolanıyordu, tüm ilgisini yarama veriyordu. Ona baktığımı hissetmiş olmalı ki gözlerime baktığında utandığımı hissettim. “Acıyor mu?” diye kısık sesle fısıldadı. Başımı yavaşça iki yana salladığımda gözleri dudaklarıma düştü. Parmağı, şefkatle, incitmek istemeyerek yaranız üzerinde dolanarak koptu tenimden. Parmağının sıcaklığı ile yanan dudaklarımı zapt etmek isteyerek, birbirine bastırdım. Bedenimden garip bir titreme geçti. Sehpanın üzerine bıraktığı kreme uzanıp, parmağına biraz sıktığında yanağıma da süreceğini anladım. Sessizce onu bekledim. Kulağımın arkasından yanağıma düşmüş olan bir tutam saçımı geriye ittirdiğinde nefesimi tuttum. Parmak ucu bu sefer yanağımda dolanmaya başladığında, sesimi çıkarmadan işini bitirmesini bekledim. Nazikçe, acıtmamaya çalışarak yanağıma kremi yaydı. Bu süre içerisinde onunla göz göze gelmemek için çaba sarf etmiştim. “Hemen yıkama yüzünü, kuruması gerek.” Sesi oldukça yakından geldiğinde ona bakma gafletinde bulundum. Başımı hafifçe kaldırdığımda onunla neredeyse burun buruna geldim. Aramızda hiç mesafe yoktu neredeyse. Dudaklarım yakınlığımızdan dolayı aralanırken, yeşilleri mavilerimle buluştu. Tuhaf bakışlarla baktı bana. “Teşekkür ederim.” Gözleri dikkatle beni izlerken saklanacak, kaçacak bir yer bulmaya çalıştım. Nefessizlikten ölmemek için soluğumu içime çektiğimde, boğazım düğümlendi. Kokusu, ciğerlerimi talan etti. “Etme. Henüz hiçbir şey yapmadım.” Kafam karıştı, bu gözlerime de yansımış olmalı ki gözlerini kaçırdı benden. Neredeyse burunlarımız sürtünecekti birbirine. Boğazını temizleyerek geri çekildiğinde yanaklarımın bir nar tanesi kadar kırmızı, lav kadar sıcak olduğunu fark ettim. Niye utanıyorsam? Salaktım! Adamdan etkilenmemem gerekiyordu. Ne de olsa gidecektim, onu bir daha görmeyecektim. Bu yüzden kendime gelsem iyi olacak. “Ben, üstümü değiştireyim.” Dedi elini ensesine atıp, kaçırarak. Utançtan ona bakamayacağım için sessizce kafamı salladım. “Banyonu kullanabilir miyim?” dedim kedi gibi kısık çıkan sesimle. “Sormana gerek yok, yerini biliyorsun.” Aldığım cevapla kaçarcasına salondan çıkıp kendimi zor bela banyoya attığımda arkamdan beni izlediğini biliyordum. Sırtımı kapıya vererek elimi göğsüme yasladım. Başımı arkaya attım, soluklarımı düzenlemek için bir müddet bekledim. “Aferin sana!” dedim kendi kendime kızarken. Bir süre kendime kızdıktan sonra, yanaklarımdaki ateşi söndürmek için su çarptım yüzüme. Elimi ve yüzümü yıkadım. Havluyla kuruladıktan sonra kaloriferin üzerine attığım elbiselerime yöneldim. Kurumuşlardı, üzerimdeki tişörtü ve pijamayı çıkartıp elbisemi geçirdim. Aynadan kendimi inceledikten sonra, saçlarımı güzelce topladım. Az önce olanları bir kenara atıp, kapıyı açtım. Banyodan çıkarak salona ilerlediğimde burnuma yumurta kokusu geldi. Aç olan midem kendini hemen belli ettiğinde gözlerimi devirdim. Kaç gündür doğru dürüst bir şey yemiyordum. En son Korhan’ın bana verdiği pilavdan birkaç kaşık yemiştim. Adımlarım kokuyu takip ettiğinde kendimi mutfakta buldum. Gözlerim beyaz mutfak dolaplarını bulurken buzdolabının başında bekleyen adamı gördüm. Uzanıp tabakta duran zeytinleri eline aldı. Dolabı kapattıktan sonra bana taraf döndüğünde kapıda duran bedenimi fark etti. “Birkaç lokma bir şey ye. Sonra çıkarız.” İtiraz etmeden hazırladığı masaya doğru ilerledim. Biraz peynir, yumurta, domates, salatalık gibi kahvaltılık şeyler vardı. Sandalyeyi çekip oturduğumda elindeki çaydanlıklarla geldi. Tam karşıma oturduğunda ellerimi kucağımda birleştirdim. “Yesene?” dedi çenesiyle masayı göstererek. “Çok bir şey yok biliyorum, alışverişe çıkmam gerekiyor. İdare et.” “Sorun değil, hem bunlar çok bile.” Yosun gözleri yine bana tuhaf tuhaf bakmaya başladığında önüme döndüm. “Sana bir şey soracağım. Sen dün Urfa’da kalmamış mıydın? Yani gelmemiştin.” dedim aklımda dolanan soruyu sorarak. “Biz ayrı geldik. Ben bir operasyon için Suriye’deydim. Normalde gitmiyorum.” Başımı anladığımı göstererek salladım. “Normal bir Üsteğmen misin? Burada çalışıyorsun yani?” Çünkü eğer görevliyse neden Ankara’da bir lojmanda evi vardı ki? Gerçi bundan bana neydi! “Evet burada çalışıyorum, askeriyede. Tabi önemli ve gizli operasyonlara gidiyorum ama genelde buradayım. Suriye’de, seni bulduğum zaman da önemli bir görevin içindeydik. Seni tuttukları yer kırmızı bölgeydi.” “Anladım.” Neden dün benim evimde olduğunu açıklıyordu tüm bunlar. “Artık yemek ye, yoksa düşüp bayılacaksın.” Taviz vermeyen sesi ile kaşlarım çatıldı. “Bayılmam merak etme.” Önümdeki çatala uzanarak yemek yemeye başladım. Sessizce yemek yedik, çıkan ses sadece çatal, bıçakların sesiydi. Ben birkaç lokmadan sonra hiçbir şey yiyemezken Korhan tüm sofrayı silip süpürmüştü desem yeriydi. Ama gerçekten öyleydi, bir tane zeytin bulamazdınız masada. Masayı kaldırmama izin vermeden tabakları topladı. Üzerini almak için odasına gittiğinde, salona geçtim. Bir süre salonda yalnız oturduktan sonra, içeri geldi. Üstüne siyah deri bir ceket almıştı. Askeri kıyafetleri yoktu, normal bir mavi kot pantolon ve beyaz bir tişört giymişti. “Hazırsan, gidelim.” “Olur.” Yerimden kalkarak kapıya doğru yöneldim. Çıplak ayaklarıma baktığımda, dün ayakkabı almadığımı fark ettim. Korhan, siyah kar botlarını ayaklarına geçirdiğinde gözleri beni buldu. Tırnaklarımı avuç içime sinirle geçirirken kapının hemen yan tarafında duran dolabı açtı. Utanç içindeydim, her zaman ki gibi! “Sana büyük olur ama bunla idare et. Şimdi gider alırız.” Elindeki spor ayakkabıları bana uzattığında ona şaşkınca baktım. Ayakkabılarını bana veriyordu, doğru anlamıştım değil mi? O zaman şimdi ölsem yeriydi! Daha ne kadar yardım edecekti bana? “Gerek yok, zaten eve gideceğim.” “Teyzenlere gidene kadar çıplak ayakla mı dolaşacaksın?” Ters ters bana baktığında eline uzandım. Ayakkabıyı elinden alarak yere koydum. “Teşekkür ederim, oraya vardığımda sana geri veririm.” Kısık sesime homurdanarak karşı çıkarken bana oldukça büyük gelen ayakkabıyı ayağıma geçirdim. Ayaklarımdan kayıp, kaymadıklarına bakmak için bir adım attığımda, gevşek olduklarını gördüm. “İplerini bağlarsan, kaymaz.” Bir dizimi yere yaslayıp ayakkabının bağcığını çözmeye çalıştığımda, düğüm olduğunu gördüm. Önüme gelen saçlarımı sinirle geriye atmaya çalışıp, düğümü çözmeye çalıştım ama olmuyordu. Çok sıkı dolamıştı. Sinirden yüzüm yanmaya başladığında önümde bir çift ayak belirdi. Dizini yere yaslayıp, üzerime eğildiğinde sırtımı dikleştirdim. Korhan’ın parmaklarını ayakkabının üzerinde gördüğümde elimi geri çektim. Çözemediğim düğümü hemencicik çözüp, yeniden düğümlemeye başladığında alt dudağımı kemirdim. Daha ne kadar utanacaktım acaba? “Ben, teşekkür ederim. Bir türlü çözemedim.” Yanan yanaklarımı ondan sakınmak istercesine eğdim başımı. “Düğümü sıkı atmıştım zaten çözemezdin. Ayağı kalk.” Dizimi yerden kaldırıp ayağı kalktığımda diğer bağcığı çözdü. Bu sefer daha sıkı sarıp, geri çekildi. “Şimdi oldu.” Ayağı kalktığında ayakkabılara bakıyordum. Normale otuz yedi, otuz sekiz numara giyiyordum. Bu ayakkabılar büyük gelse, de beni yerdeki ıslaklıktan koruyacaktı. Korhan kapıyı açtığında geçmemi bekledi. Ayakkabılara bakmayı kesip, kapıdan çıktım. Kapıyı çekip, anahtarla kilitledi. Asansöre binerek, binadan çıktığımızda beni oldukça soğuk bir hava karşıladı. Keskin ayazla yüzüm soğuktan yanmaya başladığında önümde yürüyen adamı takip ettim. Elbisenin kolları uzun olsa da çok kalın değildi. Bu yüzden hemen arabaya binsek çok güzel olurdu. Birkaç adımla arabanın yanına geldiğimizde durdum. Bu dün bindiğimiz araba değildi. Son model, siyah bir cipti. Korhan arabanın kapılarını düğmeyle basıp açtığında kendimi zorlukla içeri attım. Arabanın içi, dışarıdan daha soğuktu. Sırtımı koltuğa vermeye korkuyordum. Korhan şoför koltuğuna oturarak motoru çalıştırdı. Arabanın içi oldukça şıktı. Evet şık biraz garip bir kelime gibi geliyordu ama gerçekten şıktı. Krem renkli koltukları vardı ve oldukça rahattı. Arabanın içi bile Korhan gibi kokuyordu. “Çok üşüdün mü?” diye bana döndüğünde yüzümü gördü. Ne bakıyorsun der gibi omuzumu kaldırdığımda dudağının kenarını kıvırdığını gördüm. Gülüyor muydu o? “Soğuk sana hiç iyi gelmiyor.” Evet, gelmiyordu ama bunu nereden biliyordu? “Yüzün kıpkırmızı olmuş bile.” Dudağındaki kıvrılma büyüdüğünde elimle burnuma dokundum. Tenim beyaz olduğu için sıcakta hemecicik yanıyor, soğukta kızarıyordu. Beyaz tenli olmak o kadar da güzel bir şey değildi benim için. Ellerimi kollarıma sararak sırtımı geriye verdiğimde gülmeyi kesip, arabanın klimalarını çalıştırdı. “Askeriyeye gitmeyeceğim o yüzden bana teyzenin adresini vermen gerek.” Başımı hafifçe salladım ve ezbere bildiğim adresi ona verdim. Arabayı çalıştırarak askeriyeden çıktığımızda camdan dışarıyı izlemeye başladım. Ne kadar zaman geçti bilmiyordum. Korhan arada bana sorular soruyordu. Nasıl oraya düştüğümü, Esma’yı ve babamı. Yol boyunca bana sorduğu soruları cevapladım bazen açtığı müzikleri dinledim. Yağmurlu, ayaz bir günde onunla yolculuk yapmak hiç de kötü değildi. Aksine keyifli bile diyebilirim. Kirpiklerimi yorgunlukla araladığımda, yanağımın koltuğun sırtına yaslı olduğunu gördüm. Uyuya kaldığımı fark ettiğimde uykudan tamamen sıyrıldım. Gözlerim camdan dışarı kaydığında hala gidiyor olduğumuzu fark ettim. Kulağıma çalınan müziği duydum. Kaşlarım çatılırken arabanın içinin sıcacık olduğunu ve bu yüzden içimin geçtiğini anladım. Bedenimi kıpırdatarak yerimde dikleştim. Gözlerim hemen yanımda direksiyonu kullanan adama kaydı. Dikkatle yola bakıyor, gözlerini ayırmıyordu. Başımı camdan tarafa çevirdim. Müziğin sesi kulaklarımı doldururken başımı cama yasladım. Gözlerimi kapatarak müziği dinlemeye başladım. “İnsan biraz olsun akıllanmaz mı? Büyümez mi er geç? Yanardağ gibi için için Sönmez mi bu sinsi ateş?” Sözleri içime dokunurken, şuan ki halime ne kadar uyduğunu fark ettim. Hiç sönmezdi içimdeki o ateş, her gece her an. Hep yanı başımdaydı o çığlıklarım. “Vay, çileli başım Ortasında kışın İyice beter” “Vay, yine mi keder? Ama artık yeter Yine kapıda kara geceler” Gözlerimin içinde ne gördü bilmiyorum, ya da ne duydu. Belki o evin içinde inleyerek attığım acı çığlıklarımı duydu, sessiz içime attığım ve hep susturduğum acılarımı gördü. İçimi gördü o an, saklamadım. O da gördü bunu, gözlerinin içine kırgınlıkla baktığımı ne denli acı çektiğimi gördü. Gözlerimi ondan çekip camdan dışarı baktım. Ona biraz daha baksam ağlayacaktım belki de. Bunu görmesini istemiyordum. Dudaklarımı sertçe birbirine bastırıp, tuttum kendimi. Her geçen dakikada biraz daha sıktım kendimi. Aksaray’a giriş yaptıktan sonra ona verdiğim adrese doğru yol aldı. Adrese yaklaştığımızı gördüğümde kendimi toparladım. Önümüzdeki sokaktan dönüş alarak, teyzemin evinin bulunduğu mahalleye girdi. Gaza yüklenerek arabanın hızlı gitmesini sağladı. Elim kapının koluna giderek sıkı tuttum. Neden birden bu kadar hızlı sürmüştü ki? Frene basıp, arabayı durduğunda kendimi zar zor durdurabildim. Başımı ona çevirdiğimde bana bakmadan kemerini çözerek kapıyı açtı. Onun gibi kemerimi çözüp, arabadan indim. Teyzemin evi hemen az ilerledi duruyordu. Saçlarımın arasına damlayan birkaç damla yağmuru hissettim. “Burası mı?” “Evet.” Arabanın önüne gelerek, durdu. Gitme vaktim gelmişti, beklemenin bir anlamı yoktu. Derin bir nefes alıp karşımda duran adama baktım. “Artık gitsem, iyi olacak.” Yanaklarının çukurlaştığını gördüm, biraz sinirliydi sanki. “Oraya gitmek zorunda olmadığını biliyorsun. Senin onlara ihtiyacın yok.” “Biliyorum ama başka çarem de yok.” dedim üzgün çıkan sesimle. “Var, gözlerini kaldırıp bana bakarsan başka bir çaren olduğunu görürsün üvercinka.” Bana doğru bir adım attığında dediğini yaptım, başımı kaldırıp ona baktım. “Bakıyorum.” “Hayır bakmıyorsun.” Aramızda bir adımlık mesafe bırakarak, durdu. “Eğer bakıyor olsaydın, başka bir çaren olduğunu görürdün. Senin hep bir çaren daha vardı. Sadece görmek istemedin.” “Çarem ne o zaman? Göremediğim ne?” “Benim.” “Ne?” “Senin bir çaren daha var. O da benim üvercinka. O eve gitmek zorunda değilsin, benimle kalabilirsin. Artık az, çok beni tanıyorsun. Aynı evde yaşayabiliriz senden uzak olurum. Kendi hayatını yaşayabilirsin. Sana destek olurum.” “Bu?” dedim ne diyeceğimi bilemeyerek, suratına alık alık baktım. Olmazdı, teyzem izin vermezdi. Eğer babam olacak o adam öğrenirse başına bela açardı. “Sağ ol ama gerek yok. Ben, gideceğim.” Sertçe soluğunu bıraktı. “Gitmek zorunda değilsin.” Başımı hızla iki yana salladım. “Gideceğim, sende hayatına kaldığın yerden devam edebilirsin. Ben sana çok rahatsızlık verdim. Her şey için teşekkür ederim.” “Teşekkür edip durma, sinirimi bozuyorsun!” Sesini yükselttiğinde kaşlarımı çattım. “Bana yardım ettiğin için teşekkür ediyorum, nezaket için! Bağırmana gerek yoktu.” Sırtını bana dönüp, yüzünü sıvazladı. “Tamam! Git o zaman!” dedi sesini az önceye nazaran kısmıştı. “Ama seni öyle bırakamam.” Yeniden bana döndüğünde irkildim. Elini ceketinin cebine atarak bir kağıt parçası çıkardı. Elindeki kağıdı bana uzattığında tereddütle baktım. “Numaram yazıyor, gerek yok deyip de geçme. Sana ulaşmak istiyorum. İyi olduğunu bilmeye hakkım var.” Almazsam sorun çıkacağını biliyordum. O yüzden uzanıp, aldım kağıdı. “Tamam, arayacağım seni, eğer bir şey olursa.” Rahatlamış gibi nefesini verdiğinde yeşillerine son kez baktım. “Artık gitmem gerek.” Gitmemem için baktı bana. Belki dediği gibi onunla yaşayabilirdim ama yapamazdım. Onun hayatını hayatıma bağlayamazdım. “Hoşça kal Korhan.” Dudaklarımın arasından düşen ismini duyunca yeşilleri düştü dudaklarıma. Yosun tuttu, gözlerim. “Hoşça kal üverinka.” Tanımadığım adamla son konuşmamdı bu, son bakışmamızdı. Hayatın bize ne getireceğini bilemezdik ama ne olacağını da. Bildiğim tek şey, onunla yeniden görüşeceğimizdi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE