Kader sizden seçim yapmanızı ister ya hani, karanlık yolu mu yoksa aydınlık yolumu seçeceksin diye sorar. Ben yokuş aşağı karanlık yola doğru düşerken, biri kolumdan tutup çekmeye çalışıyordu.
O, bana uzatılan parmaklardı işte.
Bana ölmemi değil de yaşamı söyleyen kişiydi.
"Bende bir şeyini unutmuşsun üvercinka."
Sende neyimi unuttum yeşil gözlü?
Umudumu mu yoksa korkumu mu?
Gözlerim tutundu bana uzatılan ince uzun parmaklara. Büyük avucunun içinde parıldayan bilekliğe değdi bakışlarım. Kaybolduğundan bir haber olduğum bilekliğim, avucunun içindeydi. Işığın vurduğu aydınlanma ile gülümseyerek bakıyordu bana. Annemin bana kalan tek hatırasını ardımda bırakmıştım. Unutmuştum. Orada kaldığım zaman boyunca başına bir şey gelmesi diye sakındığım bilekliğimi unutmuştum. Nasıl bu kadar şaşkın olabilmiştim?
"Sen?" dedim alt dudağımın kanla ıslanmış derisi üst dudağıma bulaşırken, başımı kaldırdım. Yüzüme pek ışık vurmasa da beni görebildiğini biliyordum. Dudaklarım diyecek bir şey bulamayınca kapandığında parmaklarımı havalandırdım.
"Ne oldu sana?" dedi, sesi beklediğim çok da yumuşak çıkmıştım. Tuhaf bir şaşkınlık yakalasa da bedenimi hemen silkelendim. Yağmur damlaları parmaklarıma vururken, avucunun içindeki bilekliğime dokundum. Parmaklarım sıcak tenine değdi.
Islak bedenim titredi küçük sürtünmeyle.
Yutkunamadım.
Parmaklarım bilekliğimin ucunu kavrarken hiç beklemediğim bir şey yaptı. Hareketlenerek, dizlerinin üzerine çöktü. Avucunu kapatarak bilekliğimi almama izin vermedi. Parmaklarım avucunun içine hapsolmuştu.
Bedeni önümde çökerken, ıslanmış kirpiklerimi kırparak gözlerinin içine baktım. Tek dizinin üzerine çöktü ve gözlerini yüzümde gezdirdi. Biçimli kaşlarının çatıldığını hissettiğimde yüzümü görmesin diye küçük bir telaşa girdim. Başımı eğdim, saçlarımın kapatmasını diledim.
"Leyla?"
Dudaklarının arasından çıkan ismimle kaburgalarıma acımadan vuran kalbime lanet ettim. İsmimi söyleyişi karnımda tuhaf hislere sebep oluyordu. Neden böyle hissettiğimi bile bilmiyordum. "Yüzüme bak!" dedi sesini hafif sertleştirirken.
"Bilekliğimi verir misin?" dedim oldukça kısık çıkan sesimle, bakışlarımı kucağıma indirdim. Avucunun içindeki parmaklarımı baş parmağı ile okşadığında kalp atışlarımın hızlandığını hissettim. Duymaması için dua ederken bu soğukta yanaklarım ateşe basıldı sanki.
"Vermem."
Refleks olarak başımı kaldırdığımda yanağımı örten saçlarım kulağıma doğru kaçtı. Kulaklarıma kesik nefesim ve yağmur damlalarının sesi geliyordu. Ondan gelen küçük bir ses dahi yoktu. "Lütfen?"
Vermedi.
"Söyle bana, neden buradasın?" Yutkundum, kana bulanmış dudaklarımı zorlukla birbirinden ayırdım. Tenime bulandırmıştı kırmızı boyayı, babam. İlk defa el kaldırmıştı bana. Hala bir kabusun içinde olduğumu sanıyordum ama artık uyanmam gerekiyordu. Küçük bir çocuk gibi ağlanıp, sızlanmayı bırakmalıydım belki de. Hayatın gerçek yüzü buydu. Az önce yaşadığım her şey gerçekti.
"Ben, sadece biraz hava almak istedim." Onun önünde böyle zavallı gibi durmak istemedim. Bu yüzden başımı kaldırdım dik bir şekilde. Dudağımın patladığını, yanağımın kızardığını görmesi beni derin bir karmaşaya sürüklese de utanmadım. Utanacak olan kişi ben değildim. Sırf kızıyım diye bana vurma hakkı olduğunu sanan babam utansın. Ben değil.
Dudaklarının arasından sinirli bir soluk çıktığında derin bir nefes aldım. Boştaki elimle saçlarımı geriye ittirerek, yüzümün aydınlanmasını sağladım. Gözlerim yüzünü bulurken, onun çoktan beni süzdüğünü gördüm.
Gözleri sol yanağıma takılıp kalırken, sakallarına baktım. Gözlerine bakmaktan kaçındım. Babam yüzünden ne hallere düşmüştüm. Onun karşısında ezilip büzülüyordum ama bunun sebebi ondan utandığım değildi. Bu hayattan utanıyordum, acımasızlığından.
"Hava almak istedin öyle mi?" dedi dişlerinin arasından öfkeyle tıslayarak konuştu. Sesiyle birlikte ürktüm. Parmaklarımı okşayan baş parmağı tenimden sökülürken, avuçlarının arasından kayıp düştü elim.
Aramızdaki garip havayı dağıtmak için omuz silktim. Onu ilgilendirmezdi, bilekliğimi verip gitmeliydi. "Buraya kadar zahmet etmişsiniz, ben artık gitsem iyi olacak." Zehir yeşili gözleri avının zayıf noktasını yakalamış gibi gözlerini gözlerime çevirdiğinde olduğum yere çivilendim.
"Nereye? Dayak yediğin eve mi gideceksin?"
"Bu sizi hiç ilgilendirmez!" dedim sinirlenmeye başlayarak eline doğru uzandım. Avucunu geri çektiğinde dudaklarım aralandı. Ne yapmaya çalışıyordu bu adam? "Bilekliğimi verin lütfen!" Bakışlarının dudağımda durduğunu gördüğümde yutkunamadım.
Bir süre dolandı bakışları dudaklarımda. Baktığı yeri yakıyordu.
Hiçbir şey demeden dizinin üzerinde kalktığında başımı kaldırdım. Avucunun arasında duran bilekliğimi parmakları ile sımsıkı tuttu. Gözleri yine anlamadığım bir şekilde gözlerimde dolanırken, sessizce arkasını döndü.
Gidiyor muydu?
"Bilekliğimi vermediniz!" dedim oturduğum yerden kalkarken, başım hafifçe dolandı hızlı kalkışımdan. Bana sırtını dönen adam henüz iki adım atmamıştı ki, durdu. Sırtının gerildiğini gördüğümde hemen biraz ötesinde duran askeri aracı gördüm. Onunla gelmiş olmalıydı.
"Dudağını patlatmış."
Kendine zar zor hakim oluyordu. Gerilen sırtından anlamıştım bunu ama bu kadar ilgili olmasını anlamamıştım. Ne yazık ki her gün, her saniye bir kadın öldürülüyor, şiddet görüyordu. Bir tokat yemiştim doğru elbette bunu küçük görecek değildim ama tanımadığım bir adama da güvenemezdim ki?
"Bakın beni kurtardığınız için teşekkür ederim ancak, hayatım sizi alakadar etmez. Lütfen verin bilekliğimi, benim için çok değerli."
Başını hafifçe bana doğru çevirdi. "Gerçekten hayatını kurtardım mı üverincka? Yoksa seni cehennemin ortasına mı attım?" Sözleri ile sanki yanağıma bir tokat daha yemiş gibi oldum. Beni belki de hiç kurtarmaması gerekiyordu.
"Buna cevap vermeme gerek var mı?"
Sızlayan yanağıma değdi bakışları. Yeşillerinin öfkeyle parıldadığını gördüğümde gözlerinde gördüğüm delilikten korktum. "Bakalım o şerefsize de yakışacak mı?" Önüne döndüğünde korkuyla baktım az evvel çarpıp çıktım kapıya.
"Dur! Ne yaptığını sanıyorsun?"
Islak zemine sertçe, büyük adımlarını basarak evime doğru yaklaştığında arkasından koşmaya başladım. Çıplak ayaklarımın tabanı ıslanmaya başladı. "Dur! Lütfen!" dedim önüne geçmeye çalışarak.
Yorgun bedenimi zar zor önüne attığımda, adımları durdu. Ellerimi kaldırdığımda, parmak uçlarım göğsüne sürtündü. Bedenini son anda durdururken burnumun ucu neredeyse göğsüne değecekti. Bir daha asla soluyamayacağımı düşündüğüm kokusu doldu. Ne kokuyordu bu adam?
Bunun sırası mıydı Leyla?
"Ne yaptığınızı sanıyorsunuz?" dedim sesimin sert çıkmasını isteyerek, yükselttim. Kısık sesim pek de etkili olmamıştı. "Ne diye beni durduruyorsun? Sana dayak atan bir adamı mı savunacaksın?" dedi bakışları saçlarımın üzerindeyken.
"Bundan size ne?" dedim, gözlerim göğsünün üzerinde gezinirken.
Bedeni kaskatı kesildiğinde, içimden kendime vurdum. Aptal! O bana yardımcı olmaya çalışıyordu ama adama neler söylemiştim! Aslında kötü bir şey dememiştim, peki neden kötü hissediyordum? "Bu sana özel değil. Şiddete karşı alerjim var." Sesi buz gibi tenime işlerken, gözlerimi kapattım.
"Ne?"
"O adamın sana bir daha vurmayacağının garantisini veriyor musun bana? Eğer verirsen arkama bakmadan giderim. Eğer vermesen, işte o zaman ne yaparım bilmiyorum." Babam bir daha bana el kaldırır mıydı? O, benim eski babam değildi ki. Eskiden olsa bana sesini yükselttiğinde bile özür diler, affettirirdi kendini. Az evvel bana vurmuş, sonra da arkamdan türlü türlü laflar söylemişti.
"Sesin neden kesildi üvercinka?"
Neden sesin kesildi Leyla?
Gerçeklerle yüzleşmekten mi korkuyorsun?
"O, bana bir daha-" dedim devamını getiremeden. O bana bir daha vurmaz mıydı? Yoksa kızmaz mıydı olacaktı devamı? Yoksa, o bana bir daha 'kızım' demez miydi olacaktı? "Bir daha böyle bir şey yaşanmayacak."
Böyle bir şey söylememi beklemiyor gibiydi. O yüzden hiçbir şey demedi. Geriye doğru bir adım attım zorlukla. "Benim için endişelenmeyin. Beni kurtardınız size minnettarım fakat bundan sonrası benim özel hayatım."
"Özel hayatın?" dedi bastıra bastıra.
"Evet."
"Çıplak ayaklarını da sorsam, özel hayatına girer mi küçük kız?" dedi düz sesiyle. Az önceki halinden sıyrılmıştı. Daha soğuk ve uzak davranıyordu sanki. Gözlerim yağmurun altında ıslanmış ayak parmaklarıma değdi.
"Girer!" dedim sorusunu umursamadan. "Artık bilekliğimi verin ve gidin lütfen." İçim acısa da ağzımı açmadım. Gitmesini istiyordum ama bir yanımda hep kalsın istiyordu. Onu tanımak istiyordu.
"Ah üvercinka, kendi kanatlarını bu sefer başkasının ellerine vereceksin. İşte bende bundan korkarım. Sana verdiğim kanatlarını, başkasında akıtma." Avucunun içindeki bilekliği bana doğru uzattığında yüreğimin sözleri ile ısındığını hissettim. Nasıl yapıyordu bunu? Az önce bana uzakken, şimdi nasıl yakın olabiliyordu?
Parmaklarımı avuç içine uzattım. Bu sefer karşı koymadı, parmaklarımla bilekliğin ipini kavrayarak tenine dokunmamaya çalışıp aldım elime. Engellesin istedim ama neden demedim kendime. Engelleseydi işte, belki o zaman bir satır daha konuşabilirdik.
Dudakları mühürlüymüş gibi birbirine kilitlendi. Gözlerini gözlerimden çekmeden izledi öylece. Hiçbir şey demeden, konuşmadan. Sanki fısıldıyordu bana, kırık ruhuma, ümitlerime ve ölümüme.
Sırtını bana döndüğünde içimde solan çiçeklere anlam veremedim. Sert adımlarla arkasını dönerek arabasına ilerlediğinde sessizce izledim arkasından. Arabanın kapısını açarak bedenini bana çevirdi. Gülümsemeye çalıştığımda dudaklarım titredi, beceremedim.
Uzun bedenini arabanın içine koyarak kapıyı sertçe kapattığında boş sokağı doldurdu sesi. Parmaklarım elimdeki bilekliği okşarken motor sesini duydum. Arkamı ona dönerek, evin kapısına baktım. Sırtımı delip geçen bakışlarını hissediyordum.
Arabayı çalıştırmıştı ama gitmiyordu.
Önümdeki iki basamaklı merdiveni çıktım, kapının önünde durdum. Motor sesi yükselirken titreyen parmaklarımı zorlukla kaldırdım, kapıya vurdum. Arabanın hareket ettiğini duydum. Tekerleklerin yeri ezerek, sokağı inleterek gittiğini duyduğumda gözlerim kapandı.
Başımı hafifçe arkama çevirdiğimde boş olduğunu gördüm.
Gitmişti.
Önüme döndüm ve kapıyı iki kez daha tıklattım. Gururum ayaklarımın altında ezilirken, bir kez daha kapıyı vuracak olan elimi geri çektim. Kapının ardından birkaç ses geldi. "Sana açılmayacak bu kapı Leyla! Az önce nasıl çarpıp çıktıysan, şimdide öyle git!"
Siz daha önce kalp kırıklığının sesini duydunuz mu?
Duymadınız belki.
Babanın kırdığı kalbi, kimse onaramazdı.
"Peki baba." Az önce vurduğu yanağım sızlarken sadece dudaklarımdan dökülen bu kelimeler olmuştu. Diyecek başka bir şey bulamamıştım. Havadaki elimi yanıma indirerek, ıslak bedenimi çevirdim. Yorgun, kırık ve hüzünlüydüm. Başıma daha ne gelecek derken çok şey gelmişti.
Babam, böyle bir şey yaptığını rüyamda görsem inanmazdım. Şimdi ise kapısının önündeydim ama açmıyordu.
Kızını evine almıyordu.
Bedenimi yorgunca merdivenin basamağına bıraktığımda, yağmurun altında ıslanmasına izin verdim. Gözlerimi kapatarak damlaların bedenime dokunuşunu hissettim. Az önceye nazaran hızlanmıştı yağmur taneleri.
Yağmurun güzel kokusunu içime çektiğimde kokusunu anımsadım. Ne kokuyordu bu adam? Kahve değildi, mistik bir kokusu da yoktu, neydi peki? Ciğerlerimin sadece iki günde müptelası olduğu bu koku?
Başımı yorgunlukla dizlerimin üzerine bırakarak, gözlerimi açmadan bedenimi öne arkaya hafifçe salladım. Gidecek yerim yoktu, çalacak kapım da. Az önce bana yardım etmeye çalışan adamı da terslemiştim. Tanımıyordum, belki gerçekten bana yardım etmeye çalışıyordu ama zorlukla nefes alabildiğim o iki aydan sonra kimseye güvenecek halim kalmamıştı.
Kimseye.
Sızlayan ayak parmaklarımı içe doğru bükerken, bedenimim üşümeye başladığını hissettim. Dudaklarımda buruk bir gülümseme oluştu. Soğuğa alışkındım ben, acıtmıyordu. Günlerce zeminde uyumuştum, soğuk bir merdiven acıtmazdı canımı.
"Bu halde bile gülümseyebiliyor musun?"
Duyduğum sesle irkilerek gözlerimi açtım. Başımı hızla dizlerimin üzerinden kaldırdığımda baş ucumda bekleyen adamı gördüm. Alık alık suratına bakarken, yeşilleri ıslanmış bedenimde gezindi. "Siz, gitmemiş miydiniz?" dedim hayretle.
"Gitmiş gibi bir halim mi var?"
Sert sesiyle kollarımı göğsümün üzerine doladım. Soğuk bir rüzgar yüzüme vurduğunda dişlerim titreyerek birbirine vurdu. Ankara'nın ayazı hiç çekilmezdi. Çok soğuk ve kuru olurdu. "İnatçılığını bırakacak mısın?"
Sinirlenmeye başladığını hissediyordum ama hiç umurumda değildi. Gidebilirdi onu zorla burada tutmuyordum. "Sizi tanımıyorum, hem neden yardım ediyorsunuz bana?" diye söylendim. Gözlerini devirdiğini gördüğümde kaşlarımı kaldırdım.
"Korhan, Korhan Ertekin. Üsteğmenim."
"Tanışmış mı olduk?" dedim hafif imayla, bu halimde bile şaka yapabiliyordum ya! "Tanışırız." İliklerime kadar titrediğimde avucunu bana doğru uzattı. "Gel benimle." Başımı hafifçe iki yana salladım.
"Tanımıyorum sizi."
"Tanısan ne fark eder küçük kız? Tanıdıklarının sana bir hayrı dokundu mu ki? Baban olacak şerefsizi iyi tanıdığını sandın lakin kapıyı yüzüne açmıyor bile. Arka-" Kendini zorlukla susturduğunda beklentiyle baktım.
"Ne?"
"Hiçbir şey. Benimle gel, en azından bu soğuk merdivenden daha iyi bir yere gideriz."
"Sizinle gelemem. Askersiniz ama niyetinizin ne olduğunu nereden bileyim?" dedim kalçalarımın üzerinde kıpırdanırken. "Korktuğun şey sana dokunmamsa emin ol yaklaşmam. Hem seni güvenli bir yere götüreceğim. Bana güven."
Gözlerinin içindeki yeşiller parıldıyordu bana. İçimde görmezden gelemediğim deli bir istek vardı. Neden bilmiyordum ama bu adama çekildiğimi hissediyordum. Gözlerine bakarken bile beni etkiliyordu.
"Lojmanlara gideceğiz, askerlerin olduğu yere. Sana yemin ederim ki, sadece koruyacağım seni."
Sadece koruyacak beni.
Ben kendimi korurdum.
"Ben koruyabilirim kendimi!" dedim ona karşı çıkarak, dik başlılığımı sürdürdüm. "Bundan eminim lakin şuan kendini ne kadar koruyabilirsin?" Dudağının kenarı kıvrılmıştı, sanırım beni güçlü gördüğü için seviniyordu.
"Koruyabilirim."
"Sana yardım edebilirim?" Elinin ısrarla yüzümün önünde tutarken derin bir nefes aldım. Hayatım bundan sonra nasıl işlenecekti bilmiyordum, nerede kalacağımı, nasıl yaşayacağımı da. Sadece, sadece içimden geçeni yaptım. Hissime güvendim.
"Ben, seninle geleceğim ama sadece bir günlüğüne. Sonra gideceğim." Başını hafifçe salladığında, parmaklarımı uzatmam için elini gösterdi. "Kendim kalkabilirim." diye reddettim onu. Topuklarımı yere bastırarak ayaklandım.
"Sen zaten güçlü biriymişsin, sadece inanman gerekiyormuş."
Gözleri ayaklarıma takılırken kendimi huzursuz hissettim. Bedenim acıdan sızlıyordu. "Neye inanmam gerekiyormuş?" diye fısıldadım. Zehir yeşili gözlerini mavilere tuttu. "Kendine." Eliyle aracı gösterdiğinde yutkundum.
Hayatınızda ciddi kararlar aldığınız bir dönem vardır; hayati kararlar deriz. İşte ben o kararı vermiştim, sonu bitmek bilmeyen dikenlerle dolu olsa da, güllerle çevrili olsa da bir adım atmıştım.
Zehir yeşilli gözlü adamla birlikte, yeni bir hayat.
❄️
"Geç, içeri."
Eliyle asansörün içini gösterdiğinde başımı kaldırdım. Gözleri üzerimde gezinirken yavaşça asansörün içine ilerledim. Boş kabinin içine girdiğimde arkamdan ilerledi. Küçük olan asansörün kapıları kapandığında, arkamda durdu.
Bedenim ıslak olsa bile beni arabasına bindirmekten geri durmamıştı. Sessiz, kısa bir yolculuktan sonra lojmanlara getirdiğinde rahat bir nefes almıştım. Dediğini yapmış beni güvenli bir yere getirmişti. Şimdi ise onun yaşadığı binaya girmiş, kata çıkıyorduk.
Hemen arkamda duran bedenini hissedebiliyordum. Kabin çok geniş değildi, sırtım neredeyse göğsüne değiyordu. Bedenlerimizin arasındaki küçük kıvılcım heyecanlanmama yetmişti. Gözlerimi kapatmamak için kendimi zorlarken, derin bir nefes aldım.
Kokusu öyle yoğundu ki, küçük kabini doldurmuştu bile. Ciğerlerim kendine bayram ederken, kaskatı kesilmeme sebep olacak bir şey hissettim. Saçlarıma değen solukları hissettiğimde, sırtımda göğsünü hissettim. Ben şaşkınlıkla alık alık öyle dururken, parmakları sol tarafıma uzandı.
Burnu saçlarımın arasına değerken içine çektiği nefesi iliklerime kadar hissettim, ürperdim. Üzerime eğilmiş bedeni ile kalbimin korkuyla değil de heyecanla çarpmasının telaşını yaşıyordum. Dairenin kat numarasına bastığında yutkundum. Ah, salaktım resmen!
"Soğuk mu?" diye fısıldadı bedeni henüz geri çekilmemişti.
"Hayır." dedim aceleyle. Ondan etkilendiğimi söyleyecek değildim ya!
Boğazını temizleyerek geri çekildiğinde göğsümü şişirdim. Kabin hareket ederken, gözlerim bastığı tuşa kaydı. Dördüncü kata çıkıyorduk, nasıl dayanacaktım ben o kadar?
Bir süre sadece soluklarımızın doldurduğu kabinde bekledik. Bana zulüm gibi gelen saniyelerden sonra dördüncü katta durduk, kapının açılmasıyla rahatladım. Küçük adımlarla asansörden indiğimde arkamdan ilerledi. Gözlerim etrafta dolandı. İki daire karşılıklı dururken, küçük bir koridordan sonra bir daire daha vardı. Her katta üç daire vardı demek ki diye düşündüm.
Kapının kilit sesini duyduğumda omuzumun üzerinden Korhan'a baktım. Anahtarıyla kapıyı açtığında, içeri geçmeden bedenini bana çevirdi. Geçmem için yol verdi. "Geç." Sesi gür çıksa da, sert konuşmuyordu.
Çekinerek adımladığımda kapının pervasından içeri baktım. Çıplak ayak parmaklarım sıcak zemine değdiğinde durdum. Önüme düşmüş olan bir tutam saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. Hemen yanımda duran adama baktı bakışlarım.
"Terlik var mı? Evini kirletmek istemem."
Gözleri ayaklarıma düştüğünde yanaklarımın kızardığını hissettim. "Kirlense de temizleriz." Başımı hafifçe sallayarak, içeri girdim. Hemen ardımdan kapıyı kapattığında etrafa boş bakışlarla baktım. Kapının hemen yanında bir ayakkabılık ve dolap vardı. Üzerinde birkaç ceket vardı askılığın.
"Çekinme, gel."
Ne yapacağımı bilemeyerek etrafı süzerken önüme geçti yolu göstermek için. Parmak uçlarımda onu takip ederken, yorgun bedenimi dik tutmaya çalışıyordum. Sert adımlarla içeri ilerlediğinde gözlerim büyük salona değdi.
İnce uzun koridordan sonra hemen salon karşılıyordu, oturma odası gibi düzenlenmişti. Siyah bir koltuk takımı, bir erkek için beklenilmeyecek kadar temiz ve düzenli bir oda ile karşılaştım. Beyaz perdeler, ünite takımı, yemek masası...
"Otur istersen."
"Banyonu kullanabilir miyim? Ayaklarımı yıkamak için?" diye fısıldadım bakışlarımı yere çevirerek. Artık sizli bizli değil, senli benli konuşmaya başlamıştım onunla. "Hemen ilerde ilk kapı, bir şeye ihtiyacın olduğunda seslen."
"Sağ ol."
Başıyla gösterdiği kapıya baktığımda adımlarım o tarafa yöneldi. Bana baktığını hissetsem de dönmedim arkamı. Parmak uçlarımda yürüyerek kapıya ulaştım. Kapının kulpunu tutarak aşağı doğru çektiğimde karanlık bir oda çıktı önüme.
Parmaklarımı duvara yasladığımda, düğmeyi buldum. Düğmeyi açtığımda aydınlık, ferah bir banyo ile karşı karşıya geldim. Arkamdan kapıyı kapatarak, sırtımı yasladım. Topuklarım yerle temas ederken, gözlerimi kapattım.
"Allah'ım lütfen yardım et." diye mırıldandım bitap düşmüş sesimle. Neler yaşıyordum? Neyin içine düşmüştüm böyle? Kendimi tanıyamıyordum. Hayatım mahvolmuştu.
Kirpiklerimi aralayarak banyoya baktım. Duşa kabini, aynalı lavabosu, küveti bile vardı. Ben doğduğumdan beri hep aynı evde yaşıyorduk. Bizim banyomuz bu kadar modern değildi, küçüktü. Daha önce bu kadar geniş bir banyo görmemiştim.
Sızlayan topuklarımın üzerinde gezindim, yüzüme bakmak için aynanın önüne geçtim. Bakışlarım aynadaki yansımama düştüğünde dudaklarım aralandı. Gözlerim balon gibi olmuştu, kızarmış göz altı torbalarımı öne çıkarmıştı. Yanağım kırmızıydı, babamın parmak izini bile görebiliyordum. Alt dudağımın kenarı patlamış çeneme doğru süzülen kanın silik izi kurumuştu tenimde.
Gözlerim sulandığında kirpiklerimi kırptım. Elim musluğa değerken soğuk suyu yüzüme çarpma isteği doldurdu içimi. Islak saçlarımı omuzumdan geriye iterek suya doğru eğildim. Soğuk suyu yüzüme bir iki defa çarptım. Tenimden süzülen damlalarla gözlerimi araladım.
Elimi suyun altına koyarak, alt dudağıma vurdum damlaları. Yaram hafifçe sızlarken kanı sildim dudaklarımdan. Her ne kadar izi orada kalacak olsa bile sildim, içim kan ağlaya ağlaya. Suyu kapatıp aynaya baktığımda kırık kızı gördüm.
Küçük çocuğu.
Ne çok acı çekmişti gözlerimde hayat süren kız.
Darmadağın olmuştu.
Kapının tıklanması ile yerimde hopladım. Gözlerim çalan kapıyı bulurken atan kalbimi bir tarafa bıraktım. "Sana temiz havlu, kıyafet getirdim." Kapıya yaklaşarak kulpunu indirdim. Hafif bir aralık bırakarak gözlerimi ona çevirdim.
"Teşekkür ederim."
Bana uzattığı parmaklarının arasındaki havlu ve kıyafete baktım. "Bunları giy ıslak kıyafetleri de indir oraya sabaha kadar kurumuş olur." Bir şey demeden ona uzandım. Kucağındaki kıyafetleri aldım.
"Minnettarım."
"Daha seni o cehennemden koparamadım. Kopardığımda teşekkür edersin."
Arkasını dönerek salona ilerlediğinde elimdeki kıyafetlerle kalakaldım. Bedenimi içeri çekip, kapıyı kapattım. Hala ıslak olan yüzümü getirdiği temiz havluyla sildim. Gözlerim duşa kabine kaydığında adamlarım oraya yöneldi. Suyu açıp kirli ayaklarımı yıkadım. Ne kadar çekinsem de evini kirletmemek için temizlenmem gerekiyordu.
Ayaklarımı yıkadıktan sonra üzerimde kurumaya başlayan elbiselerimi çıkarmak için kazağın eteklerini tuttum. İç çamaşırlarım çok ıslanmamıştı bu yüzden üzerimden çıkarmadım. Getirdiği kıyafetlere baktığımda beyaz bir tişört ve siyah bir pijama verdiğini gördüm. Utansam da giyecek başka bir şeyim yoktu.
Üzerimdeki pantolonu ve tişörtü çıkartarak banyonun kapısının arkasındaki kaloriferin üzerine astım. Sabaha kadar kuruması gerekiyordu yoksa nemli nemli giymek zorunda kalacaktım. Verdiği pijama uzanarak üzerime geçirmeye çalıştım. O kadar uzundu ki ayaklarımı zar zor içerisinden çıkarmıştım.
Pijamanın bel kısmını karnımın üzerine çektim, iplerini kavrayıp sıkmaya çalıştım. Bedenime sıkıca doladım, yine de kayıyordu biraz. Yapacak bir şey olmadığı için eğilerek pijamanın uçlarını kıvırdım yukarı doğru. Bileklerimin üzerinde bıraktım.
Beyaz tişörtü üzerime geçirdiğimde uçları dizlerimin bir karış üzerinde bitmişti. Bu adam ne kadar iriydi böyle? Benden beş kişi daha sığardı bu tişörtün içine! Daha fazla oyalanmak istemediğim için dağıttığım şeyleri toplayıp banyodan çıktım.
Gözlerim koltuğun üzerinde oturmuş adamı buldu. Sesi kulaklarımı doldururken ekranı parlayan telefon gördüğümde durdum. Ellerini hareket ettiriyordu, biriyle konuşuyordu. "Sana dediklerimi yap, kağıtları hazırla. Yarın geldiğimde hazır olsun."
Karşı taraf bir şeyler söyledikten sonra sinirlendi alnını sıvazladı. "Siktir lan it! Boş çene çalma! Gelirim yanına!" Onu dinlediğim için kendime kızdım, böyle durmanın faydasız olduğunu düşünerek salondan içeri girdim.
Sanki hissetmiş gibi gözleri beni bulduğunda duraksadığını gördüm. Gözlerimi aceleyle yere indirdiğimde kısık bir ses duydum. Telefonun karşısındaki kişi bir şeyler söylüyordu. Utanç içinde ayaklarımı inceledim. Ona bakmaya çekiniyordum. Adamın evine konmuştum, eşyalarını almıştım. Rahatsızlık vermiştim.
Derin bir nefes alıp başımı kaldırdığımda gözlerinin üzerimde olduğunu gördüm. Üzerimdeki kıyafetlerine bakıyordu. Katladığım pijamanın uçlarına, onun üzerinde olsa koluna gelecek olan tişörtün dirseğime kadar uzanışına baktı. Ellerimi önümde birleştirip, gülümsemeye çalıştım.
"Duymuyor musun oğlum beni?" diye bir ses bağırdığında irkildi. Gözleri gözlerime değdiğinde, hemen önüne döndü. "Kes lan! İki dakika da başımı şişirdin. Yarın geldiğimde görüşürüz." Karşı tarafı dinlemeden telefonu yüzüne kapattığında kaşlarım havalandı.
"Otursana?"
Karşındaki koltuğu gösterdiğimde oraya yöneldim. Diken üzerinde kalçamı altımdaki yumuşak koltuğun yüzeyine bıraktığımda sırtımı dikleştirdim. "Ben, her şey için teşekkür ederim. Rahatsızlık verdim."
"Teşekkür edip durma. Seni ben çağırdım hem rahatsızlık verdiğinde yok. Kedi gibi kıvrılıp durma karşımda." Sert sesiyle kaşlarım çatılırken dirseklerini dizlerinin üzerine koydu, öne eğildi. "Kedi gibi mi?"
"Evet, ıslak bir kedi gibi görünüyorsun."
Halimden hoşnutsuzca ona baktığımda ses etmemek için sustum. Ne de olsa evine almıştı beni, ayıp etmek hoş olmazdı. "Yarın sabah gideceğim." Dudaklarımdan birden çıkan kelimelerle ben bile şaşırdım.
Niye söylediysem şimdi?
"Dudağın ve yanağın için krem baktım ama evde yoktu. Buz da morartır yanağını. Arkadaşa söyledim yarın getirecek, iltihaplanmasın diye sürürsün."
"Gerek yoktu ki zaten ya-"
"Anladık, gideceksin." Sözümü sertçe kestiğinde sabırlı olmak için iç çektim. Sakindim, sakin de kalmalıydım. "Sürersin işte. Neyse, uyu istersen. Yorgunsun." Bir şey demeden başımı salladım. En iyisi uyumaktı.
"Gel sana yatağını göstereyim."
"Yatağa gerek yok ki ben burada uyurum. Benim için düzenini bozma lütfen." Zehir yeşili gözleri mavilere değdi. "Düzenimi bozmuyorsun. Saçma sapan düşüncelere girme, kuru koltukta yatırmam seni."
"Yatağında yatmam." Sesim kararlılıkla, gözlerinin içine baktım. Beklemediği cevabı yapıştırdığımda iç çekti sabırsızca. "Hey Allah'ım! İyi burada uyuruz o zaman." Yerinden kalktığında dudağımı kıvırdım. Dur bir dakika!
Birlikte mi uyuruz?
Giden adamın arkasından telaşla bakarken, ne yapacağımı şaşırdım. Birlikte mi uyuyacaktık? Yok artık! Olmazdı öyle şey canım, herhalde ayrı koltuklarda uyuyacaktık. Doğru ya! Aynı koltukta uyuyacak halimiz yoktu.
Parmaklarımı kucağımda ezerken elinde yastık ve yorganla gelen adama kaydı bakışlarım. Üzerini daha değiştirmemişti, geldiğimiz kıyafetlerle duruyordu. Oturduğum koltuğun kenarına bıraktı elindekileri.
"Bunlarla idare edeceksin. Yine de istersen yatağımda uyuyabilirsin. Ben gidip üzerimi değiştireyim."
"Tamam."
Rahatlıkla, sanki yıllardır birbirimizi tanıyan dostmuşuz gibi salonu bana bırakıp odasına doğru gittiğinde rahatlığına anlam verememiştim. Bana nasıl bu kadar güveniyordu? Gerçi güvenmese bile evinden bir şey çalmaya kalksam siteden kaçmadan tutarlardı beni. Asker doluydu etraf.
Yastığı koltuğun kollarından birine koydum. Yorganı da hemen yanıma çektiğimde sessizce onu beklemeye başladım. Bu süre içerisinde yanağımı yoklamış, şişip şişmediğini kontrol etmiştim. Allah'tan çok şişmemişti.
Salona yaklaşan sesleri duyduğumda başımı kaldırdım. Üzerini değiştirmişti. Üzerimdeki tişört gibi bir kazak geçirmişti üzerine. Tek farkı kalıplı bedenini sarmış, benim gibi üzerinde salınmıyordu. Altına da bir pijama giymişti. Onu incelediğimi fark ettiğimde aceleyle önüme döndüm.
Karşımdaki koltuğa oturduğunda etrafa kaydı gözlerim. Ona bakmamak için süzüyordum üniteyi. "Işığı kapatacağım." Burada uyuyacağını anladığımda sesimi çıkarmadan bedenimi yana çevirdim. Sırtımı koltuğun yüzeyine bıraktım ve yorganın uçlarını kavradım. Getirdiği yastık ve yorganı koltuğun kenarına bırakıp, ayaklandı. Salonu aydınlatan ışığı söndürdüğünde içimi bir korku kapladı.
O evdeydim.
Karanlık, küf kokan odada.
Bedenimin sertleştiğini hissettiğimde koltuğa iyice sindim. "Şey, ışığı açar mısın?" diye sordum kısık çıkan sesimle. Sözlerim daha bitmemişken ışık yeniden açıldığında gözleri direk beni buldu. "İyi misin?"
"İyiyim sadece, karanlık bana artık eskisi gibi güzel gelmiyor."
Gözleri üzerimden ayrılmazken sanki beni yakalayacaklarmış gibi yorganı kafama kadar çektim. Çadırın içinde el feneri olduğu için uyuyabilmiştim ama tüm ışıklar birden sönünce korku sarmıştı bedenimi. Ölümün nefesini hissetmiştim sanki.
"Işık açık kalabilir mi?"
"Kalabilir."
Işığı söndürmeden koltuğa yaklaştı. Yorganı burnuma yaslarken gözleri hala üzerimdeydi. Bana güleceğini falan düşünmüştüm ama öyleydi, gözleri ilk defa bu kadar yumuşak bakıyordu bana. Alay yoktu, sert bakışları yoktu sadece merhamet vardı sanki.
"Uyu, seni artık kimse alamaz üvercinka. Yanında ben varken olmaz."
Ona güvendiğimi ilk o an hissettim. Gözlerimi kapattığımda kulaklarıma hışırtı sesleri geldi. Sanırım uyumaya hazırlanıyordu. Gözlerimi kısıp ona baktığımda uzandığını gördüm. Elini ensenin altından geçirmiş, sırt üstü uzanmıştı. Gözlerim kolunu kaldırdığı için büyümüş kol kasına kayarken, içimden kendime kızdım. Adamı süzmeyi bırakıp, uyumalıydım.
Hem de hemen!
Gözlerimi bu sefer bir daha açmamak üzeri yumduğumda sızladığını hissettim. Ağlamaktan, kızarmaktan acıyordu artık. Bedenim inlercesine kendini bırakırken üzerimdeki gözlerden habersiz uykuya dalmıştım.
Yarının yeni bir gün olacağı umuduna sarılmış bir halde.