Yeşil, yosun gözlerinin içine baktım. Birbirinden farklı, gözlerimin içine bakarken koyulaşan irisleri bana bir şey anlatmaya çalışıyordu sanki. Bana güç vermek, ölümün soğukluğunu üzerimden atmaya çalışıyordu. Kalbim onun yanındayken ilk defa korkuyla çarptı. Ölmek istiyordum ben, ya beni bundan vazgeçirebilirse?
Neden bana bu kadar yardım ediyordu ki?
İrislerinin arkasına sakladığı gerçekleri göremesem de biliyordum, bir şeyler anlatmaya çalışıyordu bana. Güneş kendini büyük tepenin ardına gizlerken, hafif rüzgarla uçuşan saçlarıma takıldı bakışları. Şu an ikimiz aramızda tek kelime olmadan anlaşabiliyorduk. Bana sessizce fısıldıyordu.
"Ben, sanırım biraz yorgunum." dedim az önce gözlerimin içine bakarak söylediği kelimeleri es geçtim. Şuan yorgundum, bedenimde kalbim de çok yorgundu. Büyük bir hasar almıştım. Hala o adamın gelip beni bulacağı bedenime yaklaşacağı korkusu vardı üzerimde.
"Birazdan yemek dağıtılacak. Ondan sonra uyursun." Bir anda eski haline bürünmesi ile küçük şaşkınlığıma engel olamadım. Tek göz yaşım için onları öldüreceğini söyleyen adam gitmiş, onu ilk gördüğümde sert bakışlarıyla yüzünü kapatmaya çalışan buz gibi adam gelmişti.
Dudaklarım aralandı ama diyecek bir şeyim olmadığı için kapandığında üzerime doğru bir adım attı. Bedenim alışkanlıkla geriye bir adım attığında kollarımı kendime sarmamak için sıktım. O bana bir şey yapmazdı.
Nasıl bu kadar emindim bilmiyordum, bildiğim tek şey Türk askeri olduğu için ona sığındığımdı.
"Peki." diye fısıldadım kulaklarımın bile zar zor duyduğu sesimle. Başımı ürkekçe kaldırıp gözlerinin içine baktığımda göğsünün şiddetle inip kalktığı, sinirle bana baktığıydı. Ne yapmıştım ki? Gözlerimi ondan kaçırdığımda göğsünü gerdi.
"İyi!"
Bedeni, omuzumu sıyırıp geçtiğinde rüzgarın hafif esintisiyle kokusu burnuma doldu. Kirpiklerimi birbirine dolayıp, gözlerimi kapattım. Çok farklı bir kokusu vardı. Anlayamadığım bir şekilde hoş kokuyordu.
"Yusuf! Geç yerine! Sohbet etmenizin sırası mı? Kalkın lan!"
Bağırmasıyla gözlerim aralanırken yerimden sıçradım. Sesi öfkeli geliyordu. Bu adam hep böyle sinirli ve asabi miydi? Belki askerliğin getirdiği bir gerginlikti. Bedenimi hafifçe soluma çevirdiğimde askerlerin oturdukları tabureden hızla kalktıklarını gördüm.
"Emredersiniz Üsteğmenim!"
Siyah postları ile topuklarını sertçe yere bastı, altındaki toprak ezilirken gözlerimi yüzüne doğru çıkardım. Askerler koşuşturarak yerlerine geçerken yeşillerinin üzerimde olduğunu gördüm. Yutkunacağım sırada, soluğumu tuttum. Bu adamın üzerimdeki etkisi çok fazlaydı. Halbuki onu tanıyalı bir gün bile olmamıştı.
Yeşil gözlerini gözlerimden çekmeden dikkatle baktığında rahatsızca kıpırdandım yerimde. Bende aradığı bir şeyler vardı ama ne olduğu hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Gözlerimi gözlerinden çekip, göğsüne doğru düşürdüğümde kalbimin hızla çarptığını fark ettim.
"Leyla? Leyla'ydı değil mi?"
Yanımda beliren kadın komutanla irkildim. Gözlerini yüzümde gezdirerek dudaklarına küçük bir tebessüm koyduğunda başımı salladım. "Gel seni sivillerin olduğu çadıra götürmem gerek." Sesimi çıkarmadan kadını takip ettiğimde üzerimdeki gözleri hissedebiliyordum. Başımı kaldırıp bakmadım ona, baksaydım göğsüm bu ağırlığı taşıyamazdı.
"Adım Burcu, burada görev yapıyorum." Kadının konuşması ile yürümeye başladım. Benimle sohbet etmeye çalışıyordu. "Çok güzel bir meslek yapıyorsunuz. Sizin gibi bir kadını burada görmek, gurur verici."
"Teşekkür ederim, umarım sende dilediğin mesleği yapabilirsin." Dedikleri imkansızdı çünkü lise son sınıftaydım şimdi evimde sıcak odamda ders çalışıyor olmam gerekirdi ama ben burada, az evvel kaçırıldığım yerden kurtarılmış bir dağ başındaydım. Kim bilir neler olmuştu.
Bana baktığını hissettiğimde zorlukla gülümsedim. Beni sivillerin kaldığı çadırın önüne getirdiğinde ona sessizce teşekkür ettim. Babamın adını, telefonunu ve adresini aldıktan sonra ayrıldığında, teröristlerin elinden kurtarılmış bir çadır dolusu insanlar baş başa kaldım.
Çadırın önünde duran boş bir taburenin yanına yaklaştım ve yorgunca kendimi üzerine bıraktım. Gözlerim dağın ardına saklanmış güneşi buldu. Hava kararmak üzereydi neredeyse. Birazdan karanlık basacaktı. Sessizce güneşi seyrederken etrafta dolanan insanlara bakındım.
Çadırın hemen köşesine kıvrılmış elinde askerin verdiği telefonla konuşan gence değdi gözlerim. Gözlerinden yaşlar akarken dudaklarından çıkan anne kelimesini duydum. Çok zordu, kim bilir ne zamandır buradaydı. Aklıma babam düştü, nasıl haraptı, ne haldeydi?
Biraz ötemde benimle aynı yaşlarda olan bir kıza değdi gözlerim. Etrafta dolanan bakışları soğuk ve ürkekti. Buradaki çoğu insanların bakışlarında aynı şey vardı. Küçük bir umut ve korkunun ele geçirdiği ölümün nefesi...
Kız benden daha kötü bir haldeydi. Ellerini göğsünün üzerine sarmış ileri geri sallıyordu bedenini. Dudaklarından kaçan birkaç mırıltıyı duyabildim. Yapma diyordu, aklıma gelen korkunç fikirlerle başımı iki yana salladım. Umarım düşündüğüm şeyi yaşamamıştı.
"Adı Meltem." Yanıma oturan askerle bedenimi hafifçe arkaya eğdiğimde elindeki karton bardağı bana uzattı. Bakışlarım elinden yukarı çıktığında, gözlerim yüzüne değdi. "Al, için ısınır. Burası gece soğuk olur."
Elindeki çayı bana uzattığında tereddütle baktım. Eskiden olsa gülerek alır, ona gülümseyerek teşekkür ederdim şimdi ise biri konuşsa tereddüt ediyordum. Sessizce, hiçbir şey demeden bana uzattığı bardağı kavradım.
Önüne döndüğünde iki elimle sıcak kartonu kavradım. Başımı tam önüme çevirdiğimde sesini duydum. "Rahatsız ediyorsam kalkarım?" Başımı iki yana salladığında iç çekerek önüne döndü. "Kim bilir normal hayatında nasıl biriydin, şimdi nasıl birisin?"
Gözlerini çadırda kalan insanlara çevirdi. Az önce Meltem dediği kızın üzerinde durdu bakışları. "Ona yetişmedim, senin kadar şanslı değildi." Aklıma gelen düşüncelerle bedenim buz kesti. Parmaklarımın arasındaki çay bile ısıtmadı elimi.
"Şanslı mı?" diye mırıldandım. "Siz sadece fiziksel şiddeti, tecavüzü mü şans olarak görüyorum sanıyorsunuz?" Geldiğimden beri ilk defa bu kadar uzun cümle kurmuştum. Başını bana çevirdiğinde kıza baktım. "Evet onun gibi tecavüze uğramadım ama dayak yedim, aşağılandım. Gece acıyla inleyen kadınların seslerini duydum."
"Öyle demek istemedim."
"O kızda, bende, buradaki insanların hiçbiri hak etmedi başına gelenleri. O kıza yetişemediniz ama emin olun o tecavüze uğramasaydı da büyük bir yıkımın içindeydi. Orası çok kötü bir yerdi, çok kötü." Sesim sona doğru kısıldığında bakışlarımı kızın üzerinden çektim.
"Haklısın, ben oraları adım kadar iyi biliyorum."
"Ama hissetmediniz." dedim başımı çevirip, gözlerinin içine baktım. "Bir asker değil de esir olarak görün bir kendinizi. Eziyet ettiklerini, işkenceye uğradığınızı belki de tacize ve tecavüze, o zaman sadece bilmekle kalmazsınız."
Gözlerimi ondan çektiğimde iç çektiğini duydum. "Böyle bahisler açarak üzmek istemezdim." Unutmuyordum ki hatırlatsın. "Üzülmedim." Üzülemeyecek kadar kendimden geçmiştim. Sadece nefes alıyordum sanki.
"Davut!"
Yanımdaki adam gelen sesle başını kaldırdığında sesin geldiği yöne baktım. Bir asker ona sesleniyordu. "Üsteğmenimiz çağırıyor seni! Derhal git!" Başıyla arka tarafını gösterdiğinde sert bakışlara değdi gözlerim. Davut isimli adam ayaklandı. Yeşillerin sahibi yanımdaki adama sert bakışlarını atarken başımı önüme eğdim.
Parmaklarımın arasındaki çayı toprağın üzerine indirdim. Çoktan soğumuştu, dudaklarımın arasına bir şey alamayacak kadar yorgundum. Midem düğüm olmuştu. Ağzıma bir lokma alamıyordum, ne su ne yemek. Gözlerim parmaklarıma düştüğünde annemin küçükken bana yaptığı, hiç çıkarmadığım bileğe değdi. Küçükken arkadaşımda gördüğüm ve çok beğendiğim bilekliği anneme gösterdiğimde benim için iplere rengarenk boncuklar sarmış bana yapmıştı. O günü hatırladığımda dudaklarımda küçük bir tebessüm oluştu. Annemi hatırladım.
Özlemiştim onu.
Gözlerim hafifçe sulanırken ağlamaktan şişmiş olan gözlerimi kapattım. sımsıkı yummamla acıdılar. Ağlamayacağıma söz vererek bilekliği okşadım. Her şey iyi olacaktı. Bitecekti.
Kızılay'ın kurduğu çadırın önündeki hemşireler tek tek herkesin yarasıyla, sorunuyla ilgilenirken sessizce bekledim. Dizimde birkaç kesik vardı onu da Doktor Hanım halletmişti. Yine de hemşire gelip beni muayene ettiğinde karşı çıkmadım.
"Şu tarafta yemek dağıtılıyor, lütfen alın."
Çadırın diğer tarafında siviller ve askerler için yemek dağıtılıyordu. Sivillerin çoğu o tarafa giderken aç olmadığım için kalktığım tabureye ilerledim. Çadırların tam ortasında bir ateş yakmışlardı. Hava biraz serin olmuştu, yıldızlar tamamen ortaya çıkmıştı.
Tabureye oturduğumda gözlerim gökyüzüne değdi. Belki yarın odamın penceresinden izleyecektim ışıkları, evime kavuşacaktım. Babama. Beni gördüğünde nasıl mutlu olacaktı kim bilir? Günler sonra dudaklarımda küçük bir tebessüm oluştuğunda dudak kıvrımlarım gerildi.
"Al."
Üzerime ay ışığının vurduğu bir bedeninin gölgesi vurduğunda, önüme bir tabak uzatıldı. Başımı kaldırıp gölgenin sahibine baktığımda Korhan Üsteğmen olduğunu gördüm. Gözlerim elindeki tabağa düştü.
Biraz pilav ve yeşil mercimek vardı. Askerlerin kullandığı tabldot tabağın içine konmuştu. Dağ başında günlerce sınırlı yemeklerden yiyebiliyorlardı. Bizim için dağlarda geziyorlar, aç kalmayı göze alıyorlardı.
"Sağ ol ama aç değilim." dedim tabağı geri çekmesini beklerken.
"Aç olduğunu sormadım, al şunu." Buz gibi sesiyle konuştuğunda ürperdim. Neden bu kadar sertti? Yapısı mı böyleydi yoksa bana mı kızıyordu sadece? Parmaklarım havalandı ve tabağı iki yanından tuttuğunda, tabağın alt tarafını tutan parmakları sıyrıldığında, baş parmağı parmağıma sürtündü.
Küçük temasla parmaklarım titrerken, dokunduğu yerin yandığını hissettim. Bedeninin gerildiğini buradan bile hissederken, sırtını dikleştirdi. Tabağı zar zor kucağıma koyduğumda gözümün üzerine düşen saçımı geriye attım. "Teşekkür ederim."
"Bitir." Emriyle kaşlarım çatılırken aklıma gelenleri sorup sormama arasında kaldım. Arkasını dönmeye hazırlanırken sesimle durdum onu. "Bir şey sorabilir miyim?" diye kısık sesimle fısıldadım. Sesim çok kısıktı ama duymuştu çünkü bedeni hareket etmeyi kesmişti.
Başını eğip bana baktığında karanlıkta ki bedenine baktım. Ay sırtına vurduğu için yüzü karanlıkta kalıyordu. Bir şey demediği için sorabileceğimi düşündüm. "Esma, Esma diye bir arkadaşım vardı. Onu da bulabilir misin?"
"Çalışırım, söyle ismini."
"Esma Çalışkan." Başını hafifçe salladığında aramızdaki tuhaf havayı sonlandırmak için önümdeki yemeğe baktım. Hala bakıyordu bana, hissedebiliyordum. "Bulacağım." Kalbimin göğsüme vurması ile yutkundum.
"Sağ ol."
"Sabah yola çıkacağız, yemeğini yedikten sonra uyu." Bir şey dememe izin vermeden arkasını döndü. Giden adamın arkasından bakarken bana getirdiği yemeye baktım. Aç olmasam da bayılmamak için birkaç lokma yemem gerekiyordu.
Plastik kaşığa uzanıp birkaç kaşık pilavdan yedim. Günlerdir bir lokma bile girmeyen midem ilk başta yemeği kabul etmese de zorlukla yemiştim. Tabağımın dibinde birkaç kaşık pilav kaldığında yerimden kalkarak tabağı geri götürdüm.
Neredeyse dolu olan tabağı bıraktıktan sonra, Burcu komutanın gösterdiği çadırın içine ilerledim. Sabah araçların hazır olacağını söyleyerek bana küçük bir yorgan verdi. Birkaç kadınla aynı çadırda baş başa kalırken Burcu komutan çıktı çadırdan.
Çadırın küçük bir köşesine ilerleyip, yorganı üzerime çekerek çok yumuşak olmayan mindere uzandım. Gözlerim çadırın tavanını bulurken, gözlerimi yorgunlukla kapattım. Kabus bitmişti sonunda, eve gidecektim.
Evime gidecektim.
*
Arabanın şiddetle sarsılmasıyla bedenim bir o yana bir bu yana gidip geldi. Daldığım yerden sıyrılırken gözlerimi karşımda duran Meltem'e çevirdim. Sabahın ilk ışıkları ile yataktan kalkmış, araçlara bindirilmiştik. İki, üç zırhlı araçla Urfa'nın sınır kapısına yaklaştık.
Onu bir daha görememiştim. Belki orada kalmıştı. İçimde bana seslenen duyguyu bastırmaya çalıştım. Bir kez daha görüp, teşekkür etmek isterdim ona ama görememiştim. Sıkıntıyla iç çektim. Yorgun ve heyecanlıydım. Babama kavuşacaktım.
Sonunda Urfa topraklarına geldiğimizde merkezdeki üstte gideceğimi söylemişlerdi. Kaç saattir arabanın içindeydim, yol bir türlü bitmiyordu. Midem hafiften bulanmaya başladığında sonunda kışlanın önüne geldiğimizi söyledi askerlerden biri.
Burkulan mideme hakim olmaya çalışırken araç durdu. Önde oturan iki asker araçtan indiğinde kendimi arabadan atmak için saniyeleri saydım içimden. Arka kapıyı açtıklarında, yavaşça inmeye başladılar.
Araçtan inip kendimi zorlukla dışarı attığımda elimi göğsümün üstüne bastırdım. Midemle baş etmeye çalışırken askerlerin sesini duydum. "Sivilleri listeye göre ayırıp araçlarına bindirin." Saçlarımı geriye iterek derin bir nefes aldım.
Güneşin kavurucu sıcağı bedenime vurduğunda gözlerim sonda gelen aracı buldu. İndiğim aracın hemen arkasında durduğunda, ön kapısı açıldı. Siyah postallar yere sertçe çarparak araçtan indiğinde gözlerim yukarı çıktı.
Üzerindeki asker formasıyla bakışırken askerler hızla ellerini kaldırarak, selamda durdu. Başımı biraz daha yukarı kaldırdığımda göz göze geldim. İçimdeki sesin çığlıklarını işitirken göğüs kafesime çarptı kalbim. Şiddetle vurması kulaklarımda çınladı. Yüzümün sıcak havadan(!) dolayı yanmasıyla sert bakışlarının yumuşadığını gördüm.
Bedeni benim olduğum tarafa doğru gelirken kirpiklerinin arasından gözlerime bakıyordu. Uzun kirpiklerim, kırpmamla birbirine giriyor, çarpışıyordu. Gözleri hemen yan tarafta duran askerlere değdiğinde bakışları sertleşti.
"Rahat!" Askerler alınlarındaki ellerini çektiklerinde gözleri yeniden buluştu mavilerimle. Sürekli bakıyordu bana, çekmiyordu gözlerini benden. Benim çekemediğim gibi...
"Hazırlanıp, araçlara binin. Sivilleri memleketlerine teslim edelim."
Aklıma o an geldi. Bir daha onu görmeyecektim. Kaburgalarımın bu sefer heyecanla atan kalbimden dolayı değil de hafif bir kırıklıkla ezildiğini hissettim. "Emredersiniz Üsteğmenim! Askerler!" dedi hemen yanında duran adam, seslendi.
Askerlerden biri bizi kışlanın arka tarafına doğru yönlendirirken onun binaya doğru ilerlediğini gördüm. Arka tarafa geldiğimizde benden ve diğer sivillerden birkaç soru istediler. Sordukları soruya cevap vererek, imzamı aldılar.
Ankara'ya giden araca binmem için bir asker yardım etti ve onunla birlikte ilerledim. Benim haricimde iki kişiyi de araca yönlendirdiler. Araca yaklaştığımızda gözlerim hemen yan tarafta araca binmek için bekleyen adamı buldu.
"Yerleşin yerlerinize."
Araca bizi bindirdiklerinde derin bir nefes aldım. Daha önce uçağa binmiştim ama araca binmemiştim. Birkaç asker yanımıza ve karşımıza otururken Korhan Üsteğmenin araca yaklaştığını gördüm.
"Ailelerinize sağ salim ulaştırılacaksınız." Ne yani o gelmiyor muydu? Gözleri sivillerin üzerinde dolaştı. "Sizi onlara teslim edeceğiz." Gözleri üzerime değdiğinde bu sefer çekmedim bakışlarımı. Onu son kez göreceğim baktım yeşil, bazen de mavi tonlarına bürünen gözlerine.
Başını salladığında geriye doğru bir adım attığını gördüm. "Allah yolunuzu açık etsin." Askerler onu selamlarken gözlerimi bir an olsun çekmedim ondan. Aracın kapısı kapanırken gözlerimi kırptım. İçimdeki tuhaf hissi bir tarafa atmaya çalıştım.
Başımı önüme çevirdiğimde, saçlarım omuzlarımdan aşağı döküldü. Ona bakmamak için kucağımdaki ellerimi yumruk yaparak sıktım. Tüm acılarımı, yaşadıklarımı geride bırakacaktım. Gidiyordum.
Her şey için teşekkürler yeşil gözlü Üsteğmen.
*