Yaralı Asker

1005 Kelimeler
Anka'nın Anlatımından Devam Herkes aceleyle erzak ihtiyacını tamamlarken kolumdan tutan adamla beraber en önden gidiyorduk, göz yaşlarım durmak bilmiyordu ve bu pisliklerin elinden kurtulmak için bir şeyler düşünüp duruyordum. Ama hiçbir şey yapamazdım. Karşılarında oldukça zayıftım. Silahım yoktu, vurmayı denesem bile alnımın ortasına kurşunu yerdim. Düşününce en mantıklı olanı da buydu. Bu pisliğin bana dokunmasına izin vermektense ölmeyi tercih ederdim. Ama kadın olmak zordu işte, ölünce kurtulacağız belki sanıyorduk ama bu pislikler bedenimi bile rahat bırakmazdı. Bunu düşündükçe de sinirlerim bozuluyordu. Buraya yakın askeri bir üs olduğundan emindim, köydekiler şikayet de etmiştir mutlaka. Ama hâlâ kimse beni kurtarmaya gelmemişti. Üstelik saatler geçmişti bile. "Yavaş." dedim, neredeyse bir taşa takılıp düşecektim. "Geldik güzelim." gülümsediğinde bundan iğrendim ve başımı çevirdim. "Hakkı! Buralar sizde!" diye bağırıp kolumdan sürükleye sürükleye beni içerisi aydınlık bir mağaraya doğru çekti. İçeri girdiğimizde biraz adımladık ve sonra beni itti hayvan! Dizlerimin üzerine düştüğüm gibi ona döndüm. "Yaklaşma bana! Benim babam asker! Beni bulduğunda seni öldürecek!" Yalan sayılmazdı, babam eski bir askerdi. Yarbay Bekir Soydere. Bir süre sonra istifa etmişti. "Kim lan senin baban!" diye bağırıp üzerime eğildiğinde geri geri emekledim. "Baban asker olsa kaç yazar!" dediğinde iyice karanlığa çekildim. "Yaklaşma..." derken gözlerim doldu yine, çenem titredi. "Heval?" başka bir adamın sesiyle karşımdaki pislik ona döndü. "Askerin yanında ne yapıyorsun sen?" dediğinde kaşlarımı çattım. "Ne askeri lan?" diye sordu haliyle. "Patlamada yaralanan askeri şimdi de buraya getirmişler. Kızın arkasında." dediğinde panikle arkamı döndüm ve dibimde uzanan, gözleri açık olan askere baktım. Ama sanki kendinde değilmiş gibi görünüyordu. "Bunun ne işi var lan burada! Ne sikime getirdiler!" bir hışımla mağaradan çıktığında gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Kıl payı kurtulmuştum ama fazla vaktim yoktu, benim buradan çıkmam gerekiyordu. Ayağa kalkıp mağaranın çıkışına doğru adımladım. Sinirinden mağaranın girişinde kimse beklemiyordu, kaçmak için en doğru zamandı şu an ama içimdeki bir ses beni durdurdu. Başımı çevirip karanlıkta uzanan askere baktım. Sanki başka bir boyutta gibiyken yaklaştım ona. Yüzü gözü kan içindeydi, siyah saçlarının öndeki tutamları alnına düşmüştü. Yeni yeni sakalları da çıkıyordu, askerler traşlı gezerdi. Belli ki bu adam iki üç gündür bunların elindeydi. "Hey?" diye fısıldadım sessizce. Üzerindeki yeşil tişörte baktım ama yer yer kırmızı lekeler ile kaplıydı. "Yarası çok mu ağır acaba?" Onu zaten kurtaramayacaktım, kaçıp gitsem mi diye düşünmeden edemedim. Ama yine de gidemedim ben. "Off! Gitmem gerekiyor." deyip askere yaklaştım. "İyi misin sen?" Nefes alıp verdi. Belki de gözleri açık uyuyordur diye düşünüp omzundan tutup sarsttım onu. "Beni duyuyor musun? Bak, kimse yokken gidebiliriz." Gözlerini kırpmadı bile, aklı uçup gitmiş gibiydi. "Sana yardım etmek istiyorum, bana bir şey demen gerekiyor. Seni taşıyamam." Cevap vermedi. "Hadi ama..." diye rahatsızca kıpırdanıp vücuduna baktım. "Gizli bir yerde bıçak falan taşıyor olamazsın değil mi?" Teröristler almış olabilirdi ama yine de ceplerini kontrol ettim. Tişörtünün üzerinden elimi kaydırıp önce göğsünü sonra da aşağı kayıp bacaklarını da taradıktan sonra silah ya da bıçak bulamadım. Ama umudumu yitirmeyip botlarının içine de baktım. Ve bingo... Bir bıçak. Bıçağı aldığım gibi hırkamın cebine attım. "Bunu alıyorum, ama seni burada bırakmayacağım. Merak etme." deyip ayağa kalktım. Şimdi buradan koşarak uzaklaşacaktım ve askerlerden yardım isteyecektim. Ama planlarımın aksine karşımda yine o adamı gördüm. "Bir sikim beceremezler..." diye söylene söylene girdi mağaraya. "Her boku bizim üzerimize atsınlar zaten amına koyayım." dediğinde bakışları beni buldu. "Gel bakalım güzellik. Beni bu gece eğlendirsen iyi olur." "Sakın yaklaşma bana." deyip geri çekildim. "Gelme üzerime." "Seni boşuna mı getirdim buraya!" deyip kolumdan tutup kendisine çekti. "Bırak!" diye bağırdığımda mağaranın duvarına yaslayıp üzerime çullandı. "Bırak beni pislik!" Dudaklarını tenime değmeden geri çekildi. Ne olduğunu anlamadım. O asker birden ayaklanmış ve yüzüne yumruğunu geçirmişti. Gözlerim korkuyla aralanırken hızlı hızlı nefes alıp verdim. Asker başını çevirip bana döndüğünde kısa bir an için göz göze geldik. Sonra bakışlarını üzerimde gezdirdi. "İyi misin, yaralandın mı?" diye sordu. Başımı iki yana salladım. Adama nasıl vurduysa yerde yatıyordu, bayılmıştı. "İyiyim ben ama..." tekrar göz göze geldik. "Sana seslenip durdum, neden cevap vermedin?" Kaşlarını çattı. "Hatırlamıyorum." diye mırıldandı. "Şimdi bunu konuşmanın sırası değil. Çıkmamız lazım." "Tamam." deyip nefeslendim. "Çıkalım." Önüne dönüp adımladı. Mağaranın girişini kontrol ederken elini uzattı. Hâlâ dışarıyı kontrol ederken ona yaklaşıp elini tuttum. Buz gibiydi. "Sessiz ol ve beni takip et." Bir şey demedim, sadece dediğini yaptım. Bakışlarımı aşağı indirip bastığı yerlere basarak çıktım mağaradan. Teröristlerden bir kaçı ateşin başında ısınıyordu. Diğerleri de uyumaya çekilmiş olmalıydı, saat epey geç olmuştu çünkü. Bu da hâlâ bir şansımız olduğu anlamına geliyordu. Kamptan uzaklaşmıştık ama hâlâ elimi tutuyordu. Bırakmak istedim ama bir asker yanımdayken elini bırakmamanın daha faydalı olacağını düşündüm. "Az önce neden sorularıma cevap vermedin?" diye sordum merakla. "Gerçekten hatırlamıyor musun?" "Kriz anında gerçekten bunları mı merak ediyorsun?" "Ölü gibi yatıyordun, hiç hareket etmiyordun. Seni baya sarsttım, soru sordum, hatta botundan bıçağını bile aldım ama hissetmedin." dediğimde aniden durup kaşlarını çattı. "Sen bıçağımı mı aldın?" Başımı salladım. "Evet, kaçıp yardım çağıracaktım. Lazım olur diye aldım." Elimi bırakıp avucunu uzattı. "Ver şunu." "Belki bana lazım olur." dedim, vermek istemedim. "Çok merak ediyorum, lazım olsa o bıçağı kullanabilecek misin? Ellerin titriyordu." "Zorda kalsaydım kullanacaktım." deyip cebimden bıçağını çıkarıp avucuna bıraktım. "Ama herhalde artık beni sen koruyabilirsin. Askersin ya." dediğimde bıçağı cebine atıp önüne döndü. "Beni takip et." "Ediyoruz herhalde." Bastığı yerlere basmaya devam ettim. Dağlık, taşlık alandı, yürümek zordu ama iyi ki bu elbisenin altına spor ayakkabı giymiştim. Yoksa asla yürüyemezdim. "Yaran var mı?" "Var." deyip durduktan sonra başını çevirip etrafına bakındı. "Bir şey mi oldu?" "Nerede olduğumuzu anlamaya çalışıyorum." dediğinde ona yardım etmek istedim. "Bağlar köyünden geldik, yaklaşık iki saat yürüdük ve hiç sapmadık." "O zaman Zorgeçit askeri üssüne çok yakınız. Bir buçuk saatlik yolumuz kaldı." "Bir buçuk saat mi?" derken tekrar adımladı. "Bu mu az?" "Herhalde yürüyebilirsin değil mi?" "Yürürüm." Bu pisliklerden uzaklaşayım da gerisi önemli değildi. Ama hâlâ içimde büyük bir korku hakimdi. Sanki peşimize düşecek gibiydiler. "Ben..." diye mırıldanıp bana döndü. Gözleri döndü sanki bir anlığına ve yere yığıldı. "Ya..." hemen diz çöktüm yanına. Gözleri yine açıktı. "İyi misin? Ne oldu? Ne oluyor sana?" Cevap vermedi. Yine fabrika ayarlarına geri dönmüş gibiydi ve düştüğü için de başı kanıyordu. İşte şimdi bittim ben, bu asker de yoksa... Ben gerçekten bittim. ~ ~ ~ ~ ~
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE