19.Bölüm

2616 Kelimeler
1352 | Paris - Fransa Leydi Estelle Seville’in Günlüğü… Avcı kadının aşağı yukarı üç aylık hamile olduğunu tahmin ediyoruz. Eğer her şey normal ve tahmin ettiğimiz seyrinde ilerlerse altı ay içinde bir avcı bebeğimiz olacak. Hâlâ inanmakta zorlanıyorum bu mucizeye. Aklımda bu süreçle ilgili tonlarca soru var. Mesela gebeliğin süresi benim için büyük bir merak konusu. Cadılar için gebelik süresi yedi aydan biraz fazladır. Dokuz ay yerine yedinci ayda doğum sancılarım nasıl da paniklemişti! Ebe kadın erken doğuma girdiğim için bebeğin de benim de öleceğimden emin gibiydi. Fakat ben sağlıklı, güzeller güzeli bir kız çocuğu getirmiştim bu dünyaya. O daha o zamanlardan sevgisizliğini belli etmişti. Bir erkek yerine bir kız bebek doğurduğum için ne kadar da mutsuz olmuştu. Ben bir mucize vermiştim ona. Oysa, kızımı hor görmüş, sevmemiş, sonra da onun nefesini, ruhunu çalmıştı. Şimdi layık olduğu yerdeydi. Bu bebek, herkes tarafından değer görecekti. Gelmiş geçmiş en güçlü, en sevilen ve en çok sayılan canlı olacaktı o. Bildiğim her şeyi öğretecektim bu bebeğe. Bir avcı olarak gelecekti bu dünyaya, bir avcı olarak yaşayacaktı, öyle yetiştirilecekti. Ölümlülerin sefil yaratıklar olduğunu bilerek büyüyecekti bu bebek. Onlardan korkmayı, daima ardına bakmayı değil, korkulan olmayı öğrenecekti. Kızımın yaşadıklarını yaşamayacaktı bu bebek. Ölümlülerin ondan çalabilecekleri bir ruhu yoktu zira. Fakat onun ölümlülerden alabileceği çok fazla şey vardı… 1352 | Paris-Fransa Herkese avcı kadını Lord Seville’in uzaktan bir akrabası olarak tanıttık. Bebeğin babasını saraydaki görevinden geri çağırdım. Kadını evimde bir başına tutmaya devam edemezdim. Özellikle karnı büyüme başlamışken. Dikkatleri üzerimize çekmekten başka bir işe yaramazdı bu. Benjamin Cominero ve Camilla Perero değildi onlar artık. Zaten bu isimlere sahip kişiler uzun zaman önce ölmüşlerdi. Benjamin saraya girerken Benjamin Baltierra ismini kullanmış. Bu yüzden herkese onların Benjamin ve Camilla Baltierra olduğunu söyledim. Geçen sene evlenmişlerdi. Şimdi de yakın zamanda bebeklerini kucaklarına almak için gün sayıyorlardı. Endülüs’teki cinayetlerden sonra bebekleri için endişelenip bizim gibi kaçmış ve Camilla’nın uzaktan kuzeni Lord Seville’in yanına sığınmışlardı. Şimdilik bu yalanımızdan şüphelenen kimse olmadı. Anlayacaklarını da sanmıyorum. 1353 | Lourmarin – Fransa Yeni bir yılın, yeni bir başlangıcın neşesi var şimdilerde üzerimde. Avcı kadının doğumu yaklaştıkça Paris’te kalmak yerine köye gelmeyi tercih ettim. Her ihtimale karşı biraz gözlerden uzak kalmaya ihtiyacımız var. Fransa’ya ulaşan yeni avcılarım oldu. Onları Paris’teki evde bıraktım. Geri kalanıyla birlikte Lourmarin’deyiz şimdi. Doğuma iki ay kaldı. En azından ben öyle umuyorum. Doktor Munua bana süreci takip etmemde yardımcı oluyor. Yardımlarıyla bana oldukça destek oldu. Onun desteğinden oldukça memnunum doğrusu. İyi bir eşlikçi. Bana yeni planımda da büyük ölçüde yardımı oluyor. Avcılarımın bir kısmını daha çiftleşmeleri için eşleştirdim. Daha çok avcı bebeğin dünyaya gelmesini istiyorum. Irkları devam etmeli. Gittikçe artmalı sayıları. Samuel hamile avcıların takibi ve döllenme süreci gibi konularda bana yardım ediyor, her birinin kaydını benim için tutuyor. Henüz yirmili yaşlarının sonundayken ölmüş Samuel. Attan düşerek boynunu kırmış. Ölümü ne acı bir kayıp. Oldukça zeki ve gelecek vadeden bir doktor olduğu her halinden belli oluyor. Genç, başarılı, nazik, zeki ve oldukça yakışıklı bir adam Doktor Samuel Munua. Bazen onun yanındayken sefil kocamın bana bakışlarını yakalıyorum. O zincirlerinden kurtulmak için yerde sürünürken, ben o yokmuş gibi Samuel’in yanımdaki varlığının keyfini sürmeye devam ediyorum. Bu onu kızdırır mıydı? Samuel’i aşığım olarak alsam, buna tepkisi ne olurdu? Bir önemi yok. O benim gerçekten kocam değil artık. O benim için kızımın katilinden başka bir şey değil. ** 1353 | Lourmarin – Fransa Avcı kadın dün gece doğurdu. Sandığımızdan bir ay daha erken doğdu bebek. Bunun normal bir doğum mu yoksa erken mi olduğunu kestiremiyoruz. Gelecekteki doğumlar bunu gösterecek bize. Fakat Camilla dünyaya sağlıklı bir erkek çocuğu getirdi. Onu kucağıma aldığımda, kızımı kucağıma aldığım ilk gün geldi aklıma. Anne olduğum ilk gün. Ve anneliğimin benden alındığı gün… Şimdi bir mucizenin büyümesini izlemek için yeni bir şansım vardı. Bebeğin adını Martin koyduk. Dünyaya hoş geldin Martin Baltierra. ** 2021 |Highlands – İskoçya SOPHIE Sertçe kapattım defterin kapağını. Leydi Seville’in sözcüklerini kafamda tekrar tekrar tarttım. Doğal yollarla dünyaya gelen ilk avcı, bir bebekten bahsetmişti defterinde. Adını Martin koymuşlardı. Bu… Bu mümkün olamazdı, değil mi? Aynı kişiden bahsediyor olamazdı cadı. İsmi doğru okuyup okumadığımı anlamak için açıp tekrar baktım yazdıklarına. Dünyaya hoş geldin Martin Baltierra… Böyle yazmıştı. Benjamin Baltierra ve Camilla Baltierra’nın oğlu, Martin Baltierra. Hayır, bu elbette ki mümkün değildi. Onun dünyaya gelen ilk avcı bebek olduğunu düşünmem delilikten başka bir şey değildi. Zaten tek ortak noktaları isimleriydi. Benim tanıdığım bir Baltierra değil bir Benson’dı. “Fakat ismini değiştirmek için bu dünyada çok fazla zamanı oldu,” diye fısıldadı içimden bir ses. Doğru, ismini değiştirmiş olabilirdi. Ancak neden sadece soyadını değiştirmekle yetinmiş olsundu ki? Defteri kapatıp masanın üzerine bıraktım ve odanın içinde volta atmaya başladım. O bebekle, Martin’in aynı kişi olup olmadığını nasıl doğrulayabilirdim? Ona doğrudan sormak elbette ki bir seçenekti ama her zaman söylememesi gibi bir ihtimal vardı. Martin Benson asırlar süren ömrünü sırlar üzerine inşa etmişti. Şimdi o temelleri yıkacağının garantisi yoktu. Onları kimseyle paylaşmamış, sayfalar arasına gizlemiş, kilitler vurmuştu üzerlerine. O defterlerden birinde mutlaka aradığım cevaplar yazıyor olmalıydı. Fakat bir günlüğünü daha gizlice alma riskine giremezdim. Özellikle dün bu odada yaşananlardan sonra. Hemen anlıyordu onları aldığımı. Bir tazı gibi sürekli onları koruyordu sanki. Eh, ben de en gizli sırlarımı yazdığım sayfaların kimsenin eline geçmesini istemezdim doğrusu. Bir şekilde, ona doğrudan sormadan bu bilgiyi ondan almalıydım ama bunu nasıl başaracağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Bu akşam yeni gelen ekibin de katılacağı büyük bir yemek düzenlemiştik kalede. Bir tanışma toplantısı gibi olacaktı. Kanlı savaşımızdan önce son günlerimizin tadını çıkarma yemeği… O sırada Martin’inden bir şeyler öğrenmeyi deneyebilirdim. Tekrar masama döndüm ve sandalyeye oturarak bir kez daha açtım defterin kapağını. Bebekle ilgili bir şeyler yazmıştır umuduyla okumaya başladım. 1353 | Lourmarin – Fransa Martin’in bu dünyadaki birince haftası doldu. Öyle sakin bir bebek ki! Kızım doğduğunda ilk zamanlarda nasıl da uykusuzdum. Oysa avcı bebek ağlamayı pek sevmiyor gibi. Geceleri deliksiz uyuyor. Fakat biz yine de endişeden uyuyamıyoruz. Onun hiç uyanmaması bize tuhaf geliyor. Bu Martin’e özel bir durum mu yoksa avcı bebeklerin ortak özelliği mi? Bu şimdilik bilemeyeceğimiz şeylerden bir diğeri. Fakat sağlıklı bir bebek olduğu konusunda Samuel de ben de hemfikiriz. Annesi onu emziriyor ve bu onun günün en sevdiği anların özetti. Öyle iştahla emiyor ki annesinin memesini! Sonra sakince kollarının arasında uykuya dalıyor. 1353 | Lourmarin – Fransa Martin’in ikinci ayı da doldu. Her geçen gün biraz daha büyüyor. Samuel ve ben onun her hareketini kayıt altına alıyoruz. Bu sırada hamile kalan başka avcı kadınlar oldu. Planımız kusursuz ilerliyor. Samuel onları yakından kontrol ediyor. Çok yakında kendi ellerimle yetiştirebileceğim, sıfırdan eğitebileceğim avcılarım olacak. Onlar benim ölümsüzlere karşı en büyük silahlarım. Onlar bu dünyanın geleceği. Onlar, hepimizin geleceği. Ölümsüzlerden arınmış, yeniden kahkahaların yükselmeye başlayacağı ve annelerin gözyaşlarının dineceği bir dünyanın başlangıcı bu. Martin Baltierra, her şeyi değiştiren bebek. Bir gün onun adını herkes hatırlayacak. Ölümsüzler saygıyla, ölümlüler daima korkuyla, kederle anacak. Martin Baltierra, hepimizin geleceği. Martin Baltierra, hepimizin kurtuluşu. ** Bir kez daha kapattım defterin kapağını. İşe yarar pek bir şey elde edememiştim bu sayfalardan. Şu an için Martin’den öğrenmekten başka çarem yoktu. Defteri çalışma masamın çekmecesine koyup kilitledim ve yemek için hazırlamak için giyinme odama geçtim. ** MARTIN Bu akşam tüm kalenin bir araya geleceği bir yemek düzenlemişti Sophie. Kalenin leydisi, klanının bir arada vakit geçirmesini istemişti. Onlara moral olmak, gelecek kötü günlere karşı hazırlamak istemişti. Eğer Ortaçağ’da kadınların lider olunmasına izin verilseydi, Sophie o aptal Lord Donovan’dan çok daha iyi bir lider olurdu klanına. Onları ardında bırakıp gitmez, kanının son damlasına kadar savaşırdı. Gerekirse kendini feda ederdi. Ailesi için yaptığı gibi. Donovan klanının en büyük talihsizliği Lord Donovan olmuştu. Komutan Donovan ve çocuklarının en büyük şansıysa, Sophie. Burada olup onu görebilseydi, göğsünün gururla kabaracağından emindim. Benim kabarıyordu. Sophie Donovan, potansiyelinin de üzerinde bir lider, bir savaşçı olmuştu. Fakat bugünün geleceğini daha o zamanlar bile biliyordum ben. Hazırlanmayı bitirince odamdan çıktım ve yemek salonuna doğru ilerlemeye başladım. Merdivenlerin başında Kate’i gördüm. Telefonda hararetli bir konuşma yapmakla meşguldü. Yüzündeki gergin ifade, bu konuşmanın pek de eğlenceli geçmediğinin işaretiydi. “Mason abartıyorsun,” dedi telefona doğru Kate. Demek koçasıya konuşuyordu “Bu benim işim Lord Mason. Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, görevimin ayrıntılarını sizinle paylaşamam. Kocam olmanız bu durumu değiştirmiyor.” Sonra sıkkın bir nefes daha aldı “Senden sürekli bir şeyler saklıyormuşum gibi davranma! Kraliçe beni ilk kez gizli göreve gönderiyor da değil üstelik! Sen geçen yıl dört ay ortadan kaybolduğunda ben sana hiç böyle yapmamıştım Mason.” Kate olduğu yerde döndüğünde sonunda beni görmüş oldu. Beni gördüğü anda yüz hatları daha da gerginleşti. Sorun şimdi anlaşılmıştı. Gizli görevi bendim. Kocasıysa bundan habersizdi. Benim yaşadığımı bilmiyordu. Karısı eski sevgilisiyle gizli görevdeydi, Lord Mason’ın bundan pek hoşlanacağını sanmıyordum ki ben öyle herhangi bir eski sevgili değildim. Ben inanılmaz yakışıklı ve unutması epey zor bir eski sevgiliydim. Ve epey de toksik bir eski sevgiliydin, onu söylemeyi unuttun galiba… İç sesimden bu sıralar nefret ediyordum. Eskiden böyle değildi. Ölümden dönünce vicdanımın sesi olmaya karar vermişti bir anda. Bir anda, bir vicdanım olduğuna karar vermişti! “Mason, lütfen endişelenme. Yakında döneceğim. Şimdi kapatmam gerekiyor… Ben de seni seviyorum.” Kate telefonu kapatıp cebine koydu ve bana doğru geldi. “Selam,” dedi yüzünde hâlâ gerginliğini taşıyan bir gülümsemeyle. “Kocana benden bahsetmedin mi yoksa Katie? Kalbimi kırıyorsun ama.” Gözlerini devirdi “Başka meziyetlerim de var Martin. Sana seni cehenneme kimin postaladığını hatırlatıp çirkinleşmek istemem.” Unutmak ne mümkündü? “Demek Lord Mason kıskanç bir adam.” “Lord Mason ölüleri kıskanmıyor Martin.” “Evet ama eninde sonunda öğrenecek.” Çünkü bu görev bir gün bir savaşa dönüşecekti ve o gün Kraliçe başkalarını da gönderecekti ordumuza katılması için. Ölüm Meleği Lord Mason’dan daha iyi bir isim düşünülemezdi bu iş için. “Şu an bilmiyor ama! İtiraf etmek gerekirse Kraliçe bu bilgiyi kendime saklamamı söylediğimde biraz rahatladım. Mason’a nasıl anlatacağımı bilmiyorum.” “Kocan ilk sevgilin olmadığımı biliyordur umarım.” “Kocamın hisleriyle biraz fazla ilgilisin Martin ve bu biraz tuhaf.” Kate’le yeniden bir araya gelmeden önce onu ve bir başkasına aşık olmuş olduğu gerçeğinin daima canımı yakacağını sanırdım. Geçmişi hiç aşamayacağımın ve bunun daima en büyük acım olacağını sanıyordum. Fakat sonra o gelmişti ve… Ve onun hayatımda ne olursa olsun var olmasına ihtiyacım olduğunu anlamıştım. Kate benim hayatımın önemli bir parçasıydı. Onunla olan ilişkim içimdeki en iyi yanı ve en kötü yanı ortaya çıkarmıştı. Hayatı boyunca savaşmayı ya da avlanmayı bırakmamıştım ben. Onunlayken kendimi, bunu istemesem de zorlamıştım çünkü öyle bir hayatın mümkün olduğuna inandırmıştı beni. Fakat sonra en kötü yanım çıkmıştı ortaya. Sonu gelmez bir açlıkla sınanmış, sonunda kendim de dahil etrafımdaki herkese zarar vermiştim. O gidince, bana dair ne kadar iyi şey varsa da silinip gitmişti sanki, çünkü kimse bana iyi bir olabileceğimi söylememişti. Buna inandırmamıştı beni. İki kez gelmişti bu başıma. Biri iki asırdan uzun süre önceydi. Biriyse Kate’leyken. Onu görünce, artık ona aşık olmadığımı anlamıştım. Aramızdaki romantik ilişki uzun zaman önce yok olup gitmişti. Belki de biz hiç gerçekten aşık olmamıştık. İkimizin de birbirimizin varlığına ihtiyaç duyduğu bir anda başlamıştı her şey. Aşktan çok bir ihtiyaç… Evet, felaketimize giden o yolun başlangıcı için çok doğru bir tanımdı. O sırada kalenin leydisi de katıldı aramıza. “İyi akşamlar,” diyerek yaklaştı bize doğru. Gözlerinde tuhaf bir bakış vardı. Beni baştan aşağı süzdü önce. Yüzüme baktı dikkatlice. Bir şeyler arıyor gibiydi. Yine tuhaf davranıyordu. Bu defa derdi neydi acaba? Kafasındaki tilkiler hiç durulmaz mıydı? Oysa bu gecenin rahatlamakla ilgili olduğunu sanıyordum ben. Tuhaf davranmamakla ilgili. “Sana da iyi akşamlar,” diyerek Kate de onu selamladı “Bu akşam çok hoş görünüyorsun.” “Sen de öyle.” Birbirleriyle şimdiden ne de iyi anlaşıyorlardı. Buna hiç de şaşırmamıştım doğrusu. “Bana da ne kadar hoş göründüğümü söylemek isterseniz, lütfen çekinmeyin,” diyerek dahil oldum sohbetlerine. Birinin artık bunu dile getirmesi gerekiyordu. Burada biraz dışlanmış hissediyordum. “Kimse sana iltifat etmeyecek Martin,” dedi Kate “Egonun desteğe ihtiyacı yok. Cehennemde zebaniler bile kıramadığına göre yeteri kadar sağlam olmalı.” Ego mu? Bunu bir hakaret sayardım. Ben sadece muhteşemliğimin farkında, özgüvenli bir adamdım. Eğer muhteşem olmak bir suçsa, evet suçluydum. Leydi Sophie de dahil oldu sohbetimize. Fakat bunun için farklı bir yöntem seçmişti kendine. “Babanın ismi neydi?” diye sordu bir anda ortaya. Bir Kate’e baktım, bir ona “Kime sordun?” oldu dudaklarımdan dökülen ilk kelimeler. Mutlaka Kate’e sormuş olmalıydı. “Elbette sana sordum Martin,” dedi. Bir de ismimi söylemişti! “Onun babasının adını zaten biliyorum.” “Aslında herkes biliyor,” diye ekledi Kate. Evet, evet, muhteşem kahramanlar Caleb ve Alicia Garcia’nı, muhteşem kahraman Katharina Garcia Lucas’tı kendisi. Şimdi kimin egosu vardı? “Babamın adını ne yapacaksın ki?” Aklından şimdi neler geçiyordu? “Merak ediyor olamaz mıyım?” Kollarımı göğsümde kavuşturarak gözlerimi gözlerine diktim. Ona baktığımın farkındaydı. Bir şeyler sakladığını anlamamı istemediğini, gözlerime diktiği inatçı bakışlarında anladım. Saklayacak bir şeyim olmadığı için kaçmıyorum diyordu aklınca. “Merak tehlikeli bir duygudur Leydi Sophie.” “Ben iki yüz doksan beş yaşındayım. Daha kötülerini de gördüm.” Fakat ben tüm ömrüm boyunca onun kadar sinir bozucu bir kadınla daha karşılaşmamıştım. Kate de kendince sinir bozucuydu ama Sophie’nin yanında bir tatlılık abidesi gibi kalıyordu doğrusu. “Bense çok ama çok yaşlıyım Leydi Sophie,” dedim adımlarımı basamaklara doğru yöneltirken “Babamın adını bile hatırlayamayacak kadar yaşlıyım. Üzgünüm, merakını gideremeyeceğim.” Oysa bu doğru değildi. Onun adı, ve onun babasının adı ve onun babasının adı… Daima hatırımda olacaktı. Ve onun adı. Daima peşimden gelen gölgeler olacaklardı. ** 1752| Highlands – İskoçya SOPHIE Şimdi ormanın içinde yol alıyorduk. Martin Benson, avcıları, ölümsüz savaşçıları ve ben… Neden bu göreve dahil olduğumu bir türlü anlamıyordum doğrusu. Neden bir anda beni yanında istediğine karar vermişti? At sırtında ilerliyorduk şimdi. At binmekte çok da iyi sayılmazdım. Fakat şu anki hızımızda ilerleyebileceğim kadar biliyordum. Hızlanmamız gerekirse ne yapacağım hakkındaysa en ufak bir fikrim yoktu. “Bak,” dedi yanımda ilerleyen canavar “Şurayı görüyor musun?” diyerek ileride bir nokta gösterdi. “Şuradaki söğüt ağaçlarının takip ettiği yolu?” Tam olarak nereden bahsettiğini anlamasam da parmağının işaret ettiği noktaya baktım ve başımı sallayarak “Evet,” dedim. “İşte orası Kurtulanlar’ın kamp alanı,” dedi “Onların kim olduğunu biliyor musun?” “Hayır,” dedim yine başımı sallayarak “Bilmiyorum.” “Onlar Ruh Avcıları’ndan kurtulmuş, bize rağmen hayatta kalmış ölümlüler. Bizim yüzümüzden zarar görmüş herkesi koruma altına alırlar. Bize karşı savaşırlar. Bizden tamamen kurtulana kadar savaşmak, hayattaki en büyük amaçları.” Gözlerim kocaman açıldı. Birileri vardı… Bizi korumak için savaşan birileri vardı. Belki şu anda klanımızda olanlardan habersizlerdi ama onlardı vardı. Tamamen yalnız değildik bu dünyada. Peki bana bunu niye anlatıyordu? Yoksa… “Şimdi oraya mı gidiyoruz?” diye sordum panikle. Av planımız bu muydu yani? Kurtarıcılarımızı mı avlayacaktı. “Hayır,” dedi canavar, fakat içime su serpmeyi başaramamıştı “Kurtulanlar’a öylesine gidip zarar vermem ben. Senin inandığının aksine kimseyi öylece gidip avlamam. Evet, klanınızı işgal ettim ama bu ölümlülerin de yaptığı bir şey değil mi? Benim yerime gelip ölümlü bir Lord da işgal edebilirdi kalenizi. Savaşta böyle şeyler olur ve ben bir savaştayım. Sadece ben değil, ülken de bir savaşta. Bense aslında ülkene yardım ediyorum, daha büyük bir düşmana karşı.” Söylediklerinden hiçbir şey anlamıyordum. Üstelik söyleyebileceği hiçbir şey onu gözümde aklayamazdı. Benim en büyük düşmanım oydu. Benden her şeyimi çalan kişi oydu. “Bu yolu iyi hatırla Sophie Donovan,” dedi canavar bu defa “Burası kurtuluşa… Kurtulanlar’a giden yol.” Sonra atını hızlandırdı ve yanımdan ayrılıp adamlarının yanına gitti. Bense söyledikleri şeylere bir anlam vermeye çalışarak şaşkın bir şekilde arkasından bakınmakla yetinmiştim. Son iki gündür ne de çok yapıyordu bunu. Beni şaşırtıyordu… Hem de hiç ummadığım şekillerde. Bana hazinesinin anahtarını veriyordu, bana kurtuluşun yolunu gösteriyordu. Peki ama tüm bunları tam olarak neden yapıyordu? Martin Benson sandığımdan daha da karışık bir adamdı ve işin daha kötüsü, benim onu çözmek için yanında geçireceğim çok uzun bir ömrüm vardı. Bana kurtuluşun yolunu göstermişti ama benim kurtuluşa dair en ufak bir umudum dahi kalmamıştı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE