18.Bölüm

2515 Kelimeler
1352 | Paris – Fransa Avcılarımdan biri hasta oldu. Bir kadın. Bunun nasıl mümkün olduğunu bir türlü anlamıyorum. Biz ölümsüzler için hasta olmak çok nadir yaşanan bir olaydır. Avcılarım için de durumun böyle olacağını düşünmüştüm, fakat avcı kadın tamamen bitkin bir şekilde yatıyor şimdi. Gözümü üzerinden ayırmıyorum. Neyi olduğunu anlayıp onu düzeltene kadar da ayırmayacağım. Eğer avcılarım hasta olabiliyorsa, buna göre önlemler almam gerek. Belirtileri şöyle: Ateşi yok. Boğaz ağrısı yok. Vücutta herhangi bir yara ya da kabarıklık yok. Midesinin bulandığını ve yandığını söylüyor. Ara ara kusuyor. Kendini çok yorgun hissettiğini söylüyor. Avcı kadının adı Camila Perero. On dokuz yaşındayken geçirdiği ateşli bir hastalığın sonucunda ölmüş. Bu hastalığının ölüm şekliyle bir bağlantısı var mı? Bu gizemi bir an önce çözmem gerek. Eğer öyleyse, diğer avcılarımda da benzer sorunlarla karşılaşmam mümkün. Şimdi elimdeki tüm kaynaklarını tek tek inceleyeceğim. Cadıların tarihi ve tıbbi geçmişleriyle ilgili kayıtlarla, yeniden diriltme denemeleriyle ilgili bazı yazılar elimde şu an. Her birini tek tek inceleyerek beni aydınlatacak bir sonuç elde edebileceğimi umuyorum. Ayrıca bugün ölümlü hastalıkları ve onların bedenlerini anlamamı sağlayacak birkaç kitap buldum kaldığımız evin kütüphanesinde. Burayı Paris’in soylu beyefendilerinden birinden içinde eşyalarıyla birlikte kiralamıştık ve adam devasa bir kütüphaneyi öylece ardında bırakarak bize vermişti. Onun için acı, benim için ne müthiş bir armağandı bu! ** 1352 | Paris – Fransa Avcı kadında ne olduğunu sonunda buldum. Bugün diğer avcıların arasından ölmeden önce doktor olduğunu söyleyen bir adam bana yardım etmeyi önerdi. Onların içlerindeki ölümlü yanlarına güvenmiyordum fakat yardımı kabul etmeyecek kadar da kibirli değildim. İsminin Samuel Munua olduğunu öğrendiğim avcı, kadını uzun uzadıya inceledi. Gerekli gördüğü her hususu tetkik etti. Sonunda, bana dönerek neyi olduğunu anladığını söyledi. Kadın hamileydi. Benim için ilk başta bunu idrak etmek çok güç olmuştu. Onları yaratırken, çoğalabileceklerini hiç düşünmemiştim. Ancak her ne olursa olsun, onlar artık ölü değillerdi. Yaşayan canlılardı ve çoğalmak doğalarında vardı. Bu haber bana inanılmaz bir keyif vermişti doğrusu. Avcılarım yok edilemezdi. Çoğalarak devam edecekti soyları. Sayıları ölümlüleri geçecekti bir gün ve onların mutlak efendileri olacaklardı. Avcı kadından öğrendiğime göre bebeğin babasının adı Benjamin Cominero’ydu. İlişkileri biz daha Endülüs’ten ayrılmadan önce, yeniden doğuşlarının ilk zamanlarında başlamıştı. Şimdilerde sarayda gizli görevdeydi. Bir bebek doğacaktı! Bu bir mucize değil de neydi? ** 1752 | Highlands – İskoçya MARTIN Komutan Edward Donovan inatçı bir adamdı. İkna edilmesi güç değil, neredeyse imkansızdı. “Israr etmeye devam ediyorum komutan. Gelin bizimle iş birliği yapın,” diyerek talebimi bir kez daha ilettim karşımda buz gibi bir ifadeyle oturan adama. Ve onun cevabı da yine “Asla!” oldu. “Ellerinde karımın kanı varken benden seninle işbirliği yapmamı istiyorsun. İşte bu kadar alçaksın sen!” Sözlerine sinirlenmiyordum bile. Öfkesinde haklı olduğu için bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyordu. Hem, daha kötüsünü de duymuşluğum vardı doğrusu. Üstelik ellerimde karısının kanı yoktu. Aksine, kendisi benim sayemde oldukça uzun bir hayat yaşayacaktı. “Evimizi işgal ettin. Lord Donovan ve ailesini öldürüp bizi tutsak ettin!” Bu da doğru sanılan yanlışlardan biriydi fakat onu düzeltmekle uğraşmadım. Doğru, kaleyi işgal etmiştik, fakat sonunda işgal girişimimiz başarılı olduğunda, planım Lord Donovan’a işbirliği teklif etmekti. Bunun yerine yenilgiyi kabul etmeyip önce ailesini, sonra kendisini zehirleyerek öldürmüştü. Klanındaki insanları ise kaderlerine terk etmişti. Bende pek de ardından yas tutulacak bir lider izlenimi bırakmıyordu doğrusu. “Yaklaşan tehlikenin farkına sanırım hâlâ varamadınız komutan. Üstelik size defalarca anlattım. Benim kötü ve acımasız bir adam olduğumu düşünüyorsunuz ve haklısınız, öyleyim ama umarım Dragunov Gaspar Yanovich’le hiç tanışmak zorunda kalmazsınız. Fakat eğer olur da bir gün bu gerçekleşirse, benim size aslında merhamet gösterdiğimi acı şekilde öğrenmiş olursunuz.” “Cevabımı değiştiremeyeceksin canavar.” En az karısı kadar inatçıydı bu adamda. Karısının inatçılığı, bana karşı takındığı yapmacık itaatkâr tavırlarında, gözlerime bakmamak için gösterdiği dirençte ama onu buna her mecbur ettiğimde gözlerinde yanan ateşte gizliydi. Onları tanıdığım bu kısa sürede birbirleri için yaratıldıklarını anlamam hiç de zor olmamıştı doğrusu. “Bu kalede yaşayan onca insanın iyiliği için bile mi? Herkesi geçtim çocukların için bile mi?” Gözlerinde, tıpkı karısınınkilere benzeyen bir ateş yandı bir anda. O soğuk ifadesi alev alevdi. Elinde olsa, o ateşle beni cayır cayır yakabilirdi. “Sakın çocuklarımı bu işe karıştırma canavar!” “Emin olun komutan, siz ve çocuklarınız bu kalede herkesten çok daha güvendesiniz.” Zira karınız bunun için kendinden vazgeçmişti. Sonsuza kadar. “Ve ben de sana inanacağım öyle mi? Beni kandıramayacaksın. Ben senin o sefil kölelerine benzemem. Sonsuzlukla ilgilenmiyorum. Asla sadakatime sahip olamayacaksın.” Sonra hiddetle doğruldu oturduğu yerde “Bu konuşma benim için burada bitmiştir,” dedi ve arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı. O giderken ben de adamlarıma önünden çekilmelerini işaret ettim. Eğer isteseydim, onun buradan çıkmasına engel olurdum. Hatta onu benimle işbirliği yapması için kontrolüm altına da alabilirdim. Fakat sadakatini zorla elde etmek istemiyordum ben. Ancak onun sadakatinin satın alınamayacağını anlamıştım. Onu böyle boş yere dil dökerek ikna edemeyeceğimi anladığım gibi. Komutan Edward Donovan ve karısı Sophie Donovan, size sadakatlarini öylece veren insanlar değildi. Bunu onlardan ancak hak ederek kazanabilirdiniz. Komutan gittikten sonra ben de oturduğum yerden kalktım ve çalışma odasının penceresinin önüne doğru ilerledim. Pencere, şimdi avcılarımın talim yaptığı, ölümsüz hizmetkarların oradan oraya koştuğu bahçeye bakıyordu. Burası ölümlülere tamamen kapatılmıştı. O kalabalığın ortasında gözüme çarpan bir kişi vardı. Sophie… Sophie şimdi hızlı hareketlerle avcılar ve ölümsüzlerin arasında dolaşıyor, onlara bir şeyler anlatıyordu. Zaman zaman çıkarıp içlerinden bazılarına keseler veriyordu. Ona bu sabah verdiğim görevi yerine getiriyor olmalıydı. Sophie Donovan azimli, çalışkan ve zeki bir kadındı. Benim hizmetkarım olmanın onun için gönüllü bir tercih olmadığının farkındaydım. Bunu korkuyla yapmıştı ve ben de onu geri çevirmemekte hiçbir sakınca görmemiştim. Şimdi, oldukça iyi bir karar verdiğimi görüyordum. İlk başlardaki tedirginliğine rağmen, çoğu adamımdan daha korkusuz, daha dirençliydi o. Ailesi için gözünü kırpmadan kendini feda etmişti. Sadakati paha biçilemezdi. Bu düşüncelerin aklıma üşüşmesiyle birlikte yeni fikirler belirmeye başladı. Bu başlangıçla hızla döndüm ayaklarımın üstünde ve acele adımlarla çıktım çalışma odasından. Adamlarımın bulunduğu bahçeye doğru olan mesafeyi kararlı ve büyük adımlarla aştım. Bahçe kapısına ulaştığımda, yukarıdan gördüğümden çok da farklı bir manzara karşılamadı beni. Avcılar talim yapıyor, ölümsüzler işlerine koşturuyor, Sophie’yse ona verdiğim görevleri yerine getiriyordu. Şimdi görevlerine bir yenisini daha ekleme zamanıydı. “Sophie!” diyerek seslendim ona. O sırada ölümsüz kadınlardan biriyle hararetli bir konuşma yapıyordu. Adını duyunca merakla sesin kaynağına döndü bakışları. Oysa ben sesimi duyup bana bakmayı reddedeceğini sanırdım. Hoş, o bunu herkesin içinde, şahit bunca bakışın ortasında yapmayacak kadar akıllı bir kadındı. Fakat yine de ona seslenenin ben olduğumu fark etmemesine şaşırmıştım doğrusu. Demek yaptığı işe bu denli odaklanmıştı Bayan Donovan. Her geçen gün ona olan inancım daha da artıyordu. “Buraya gel,” diye seslendim bu defa. Derhal harekete geçti adımları. Ona emir verdiğim anda, nerede ne zaman itaat etmesi gerektiğini bilen uysal bir köle gibi yanıma geldi. Fakat onun ne kanında bir damla uysallık vardı, ne de vücudun herhangi bir parçası köleliği kabul ediyordu. O sadece koşulları işine geldiği gibi değerlendiriyordu. Zeki, çok ama çok zeki bir kadındı. Yanıma gelir gelmez “Efendi Benson,” diyerek beni selamladı. Bunu yaptığı her seferinde, yüzü kaskatı kesiliyordu. Bana böyle seslenmekten, önümde selam durmaktan nefret ediyordu ve nefretini gizlemek için tüm gücünü kullanıyordu. “Sizin için ne yapabilirim?” Yine bakışlarını kaçırıyordu benden. Böylece durdum ve sessizce karşısında dikilmeye devam ettim. Ancak korkaklar düşmanlarının gözlerine bakmazlardı. Sophie Donovan korkak bir kadın olmadığını bana defalarca kanıtlamıştı. Gözlerini bir ödlek gibi benden kaçırmasına izin vermem mümkün değildi. O kendisinden ne istediğimi, ne yapmasını beklediğimi anlayana kadar dikildim durdum karşısında. Sessizce emirlerime uymasını bekledim. Sonunda, kendisinden beklenileni anladı ve bakışlarını yavaşça yerden kaldırıp gözlerini gözlerime dikti. Ela gözleri şimdi tam karşımdaydı. Sol gözünün altında her defasında gözlerimi bir türlü alamadığım bir ben vardı. Ona farklı bir hava kattığını söylemek yanlış olmazdı. Sanki gözlerine bir derinlik ekliyordu. Bakışları benimkiyle buluştuğu anda bir kez daha “Efendi Benson,” diye yineledi Sophie “Sizin için ne yapabilirim?” “Hazırlan!” diyerek sıradaki emrimi verdim ona böylece “Terzi kadınlara söyle sana at binmek için uygun giysiler ve çizmeler versinler. Ayrıca kalın bir pelerin de. Umarım at binmeyi biliyorsundur, senin için birazdan bir tane hazırlatacağım.” Dilini yutmuş, ne söyleyeceğini bilemez bir halde duruyordu karşımda şimdi. Ona verdiğim emri anlamakta güçlük çekiyordu. “Hazırlan!” diyerek yineledim böylece emrimi. “Sen de benimle ava geleceksin. Hizmetkarımı yanımda istediğime karar verdim.” Sonra onu şaşkınlığıyla baş başa bırakarak yanından ayrıldım ve çalışma masama döndüm. Komutan Edward Donovan ve karısı Sophie Donovan’ın sadakatlerini, boş sözlerinize karşı size vermez, dünyadaki tüm altınları vadetseniz de satmazlardı. Onların sadakatleri ancak kazanılabilirdi. Eğer bu savaşta galip olan taraf olmak için yapmam gereken buysa, bu ödemeye gönüllü olduğum bir bedeldi. ** 2021 | Highlands – İskoçya SOPHIE “Bence artık ödül vakti leydim,” dedi. Şimdi eski zamanlardaki gibiydi. Gözleri bende, bakışları sanki içimi okur gibi “Artık konuşmamızın vakti. Gizlice aldığın günlükte neler gördüğünü anlatmakla başlayabilirsin mesela.” Kahretsin! Bu mümkün değildi. Ben günlüğü alırken orada bile değildi. Saatlerce şınav çekebilmek dışında başka ne yetenekleri vardı bu adamın? Asırlardır bulabildiğim tek bir açıklama vardı bu tarz durumlara. Kesinlikle zihnimi okuyordu. “Zihnini filan okumuyorum Sophie. Zaten ihtiyacım da yok. Her şey yüzünden anlaşılıyor.” Tanrı aşkına! Sertçe ittim onu “Kalk üstümden avcı!” diyerek hiddetle onu üzerimden attım ve aynı hızla ayağa kalktım. “Ne yaptığını sanıyorsun sen?” diye sordum ona öfkeyle. Şu an resmen üste çıkıyordum. Hem de oldukça pişkin bir tavırla yapıyordum bunu. Ardımdan o da kalktı ayağa “Seninle konuşmaya çalışıyorum!” “Bana pek öyle gelmedi!” “Çünkü seninle konuşmak için illa seni buna mecbur etmem gerekiyor. Neden oturup iki yetişkin gibi konuşamıyoruz. Sen eskiden daha mantıklı biriydin. Yaşlanmak seni huysuz bir kadın yapmış.” Dayanamadım ve yüzüne sıkı bir yumruk attım “Ben eskiden senin kölendim geri zekalı!” diye haykırdım “Daha mantıklıydım çünkü mantıklı olan sana karşı çıkmamamdı. İstediğim için filan ılımlı davranmıyordum yani.” Yumruk attığım yere dokundu parmaklarıyla “Sıkı yumruk atıyorsun,” dedi “Hak ettiğimi kabul ediyorum.” Daha neler hak ediyordu! Fakat ben kendimi zor olsa da tutuyordum. Mantıklı biriydim çünkü… “Günlüklerden biri eksik,” dedi bu defa. “Ve senin de ilk şüphelendiğin kişi ben oldum, öyle mi?” Şüphelerinde haklıydı da… “Hayır, ilk şüphelim sen değildin. Düşmüş olabileceğini düşündüm hatta ilk olarak. Fakat sonra, sana diğer günlüğü verdiğimde yüzünün aldığı ifadeyi fark ettim.” Harekete geçti adımları. Onu doğruca çalışma masama doğru taşıdı. Martin, masamın çekmecesini açtı ve defteri eliyle koymuş gibi buldu. Kahretsin! “Tüm o süre boyunca da buraya bakıp durdun ve bir şeyler gizlediğini anladım. Aklıma gelen ilk şey günlüğün sende olabileceğiydi ve öylece bu fikri ortaya attım. Haklı da çıktım.” Hâlâ zihnimi okumadığını mı iddia ediyordu? Bana az önce tam da bunu yapmış gibi gelmişti oysa… “Peki tamam,” dedim. Yenilgiyi kabul ediyordum. Zaten bu saatten sonra itiraz etmenin ne anlamı vardı ki? “Evet, günlüğü ben almıştım.” Neden diye sormasını bekledim. Kızmasını, öfkeyle bağırıp çağırmasını istedim. Eğer yapsaydı… Bilmiyorum, kendimi daha öz suçlu hissederdim. Fakat Martin bunların hiçbirini yapmadı. Benden hesap sormadı. Açıklama bekliyor gibi bir hali de yoktu doğrusu. Fakat yine karşımda dimdik durmuş gözlerimin içine bakıyordu. Yine aynı yerde, aynı şekilde duruyorduk şimdi. İki yüz altmış dokuz yıl öncesinde. Sanki zaman hiç akmamıştı ve biz bu odada, zamanın içinde bir yerlerde takılıp kalmıştık. Martin sormadı ama ben yine de kendimi ona bir açıklama borçluymuşum gibi hissediyordum. “Bunu neden yaptığımı bilmiyorum,” diyerek başladım konuşmama. Ben de tıpkı onun gibi çalışma masasına doğru ilerledim ve sandalyeyi çekip oturdum yavaş hareketlerle. “Sanırım merakıma yenik düştüm. Onlara ne yazdığını okumayı çok istiyordum.” Özellikle onunla ilgili ne yazdığını okumayı istiyordum. Tanıdığımdan o çok daha başka kişi kim bilmek istemiştim. Nedensiz bir şekilde içten içe onu gözümde aklayacak sebepler arayıp duruyordum sanki. Martin, yine hiçbir şey söylemedi. Benden intikam almak için miydi sessizliği? Sinirimi bozarak mı cezalandıracaktı beni? Bunun için çok uğraşmasına gerek yoktu belli ki. O sussa da, konuşsa da beni sinirlendirmeyi başarıyordu zira. Çalışma masasına yaslandı ve kollarını göğsünde kavuşturdu Martin. Bunu yapınca kol kasları daha da belirgin olmuştu. Aman Tanrım! Sophie onun kol kaslarına bakamazdın! Herhangi bir yerine bakıp nasıl göründüğü hakkında yorum yapmak da neyin nesiydi böyle? Bu odadan acilen çıkmam gerekiyordu. “Senin neyin var?” diye sordu bu defa. Hâlâ bakışlarını bir an olsun üzerimden çekmiyordu “Son günlerde çok tuhaf davranıyorsun.” Bu çok önemli gözlemini benimle paylaştığı için kendisine minnettardım. İnanılmaz bir gözlemdi. Kimsenin aklına gelmeyecek bir çıkarımdı doğrusu! Tuhaf davrandığımın ben de farkındaydım elbette! Sadece nedenini bir türlü çözemiyordum. “Bilmiyorum,” dedim ona sakince. Tabii ne kadar sakin olabilirsem. “Sanırım geçmişi ve şimdiyi birbirinden ayırmakta güçlük çekiyorum son zamanlarda.” Aklıma gelen sebeplerin bir listesi vardı şimdilerde. Önce büyü demiştim. Sonra evimden uzak olmanın kafamı karıştırdığına karar vermiştim. Ardından eve dönmüş ve ölü birini hayata geri döndürdüğüm için lanetlendiğim sonucuna varmıştım. Son kararımsa geçmiş ve şimdiyi birbirine karıştırmak olmuştu. “Bak Martin,” dedim. Bu ona doğrudan adıyla hitap ettiğim nadir zamanlardan biriydi “Sen benim ailemi benden alan adamsın. Beni onlar olmadan sonsuz bir hayata mahkum etmiş olan adamsın. Ölü olması gereken bir adam… Fakat ben seni hayata geri getirdim. Hayatıma geri getirdim. Sonra tuttum kalkıp seni evime aldım. Üstelik tam da benden her şeyimi çaldığın yere ve seninle aynı taraftayım. Asırlardır düşmanım olan kişiyle şimdi birlikte, omuz omuza savaşmak zorundayım. Her şey bir anda allak bullak oldu ve bu da beni üstesinden gelemediğim bir ruh haline sokuyor haliyle. Geçmişe öfkemi geride bırakıp şimdiye odaklanmalıyım, yoksa masum birçok kişinin canı yanacak. Canları alınacak… Fakat bu iş hiç de sandığım kadar kolay ilerlemiyor benim için.” Tüm bunları tek bir nefeste ve gözlerine bakmayı bir an olsun bırakmadan söylemişti. Çünkü sadece korkaklar gözlerini kaçırır. Eskiden bana hep böyle söylerdi. O yüzden daime konuşurken yüzüne bakmamı isterdi. Ben de şimdi aynen bunu yapıyordum. Korkmuyordum fakat kendimle savaşımda yeniliyor gibiydim de. Başını salladı hafifçe “Anlıyorum,” dedi. “Anlıyor musun?” Beni nasıl anlıyor olabilirdi? Tüm bu duygusal karmaşaya kendisinin sebep olduğunu mu anlıyordu? “Evet,” diyerek karşılık verdi “Evet, bütün bunlardaki payımı anlıyorum ama ayrıca evet, nasıl bir ruh halinde olabileceğini de anlıyorum.” Ve asırlar süren ömrüm boyunca, olacağını hiç tahmin etmeyeceğim bir şey gerçekleşti. Martin Benson konuşurken gözlerini kaçırdı! “Geçmiş ve şimdiyi ayırt edememek… Nasıl bir şey olduğunu anlıyorum,” dedi Martin. Tüm bunların söylerken bakışlarını zeminde bir noktaya odaklamıştı. Korkuyor muydu? Çekiniyor muydu? Fakat kimden, neden? Oturduğum yerden kalktım usulca. Bir kısa adımda tam karşısında duruyordum şimdi. Orada öylece dikildim. Dimdik, sessizce, sabırla… Öylece bekledim. Ta ki o bakışlarını yerden kaldırıp bana bakana dek. Bekledim… Bekledim… Bekledim… Ve o sonunda, kendisinden beklenileni yaptı ve bana baktı. Efsunlu yeşil gözleri benimkilerin tam karşısındaydı şimdi. “Sadece,” diyerek konuşmama başladım “Korkaklar gözlerini kaçırır avcı.” Dudaklarında bir gülümseme belirdi. Nasıl da her şey tersine dönmüştü! Bu her geçen gün daha da belirgin oluyordu. “Sen hiçbir zaman bir korkak olmadın Sophie,” dedi Martin. Haklıydı. Yaptığım hiçbir şey korkumdan değildi. Bunun tam tersiydi daima. “Leydi Sophie,” diye düzelttim onu. “Ben bu kalenin leydisiyim avcı. Fakat sen Sahip ya da Efendi filan da diyebilirsin. Keyfine göre seç birini.” Bir adım geriye doğru attım ardından, bakışlarımı ondan ayırmadan “Şimdi aç şu kapıyı da gidip doğru düzgün bir yemek yiyelim.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE