17.Bölüm

1385 Kelimeler
1352 | Paris – Fransa Leydi Estelle Seville Günlüğü… Paris’te onuncu günüm. Şehirde çoktan güvenlik önlemleri arttırılmaya başladı. Avcılarım günlerdir sokaklarda korku salıyor. Ruha aç bedenleri için bir ziyafet sofrası şimdi Paris sokakları. Parisliler bunun Cadıların bir laneti olduğunu düşünüyor. Etrafta altından silahlarla gezen askerlerin sayısı her geçen gün daha da artıyor. Kız kardeşlerimi güvende tutmak zorundayım. Avcılarımın onlara zarar vermesine izin yok. Buna cüret edenin cezasını en ağır şekilde vereceğim. Onlar ölüm ve yaşamı ayırt edebiliyorlar. Kim ölümlü kim ölümsüz anlayabiliyorlar. Görevleri ise şehirdeki Cadılar'ı görmek, tanımak ve onları zalim ölümlülerden korumak. Bu dünya üç tür için çok küçük. Birimizi gitmek zorunda ve o ne ben ve kız kardeşlerim olacağız, ne de avcılarım. Kral’ın yanına adamlarımı yerleştirmeye çoktan başladım bile. Yavaş yavaş tüm sarayları içten fethedeceğim. Tahtlı kanlarında huzurlu oturacakları günler geride kaldı artık. Tanrı tarafından seçildiğini söyleyen o aptallar, bu dünyada Tanrı sanıyorlar kendilerini, O’nun işine karışıyorlar. Oysa can, sadece onu yaratana aittir. Ölümlüler, günahkarlar, katiller… İçlerine sızıyorum usulca. Kocaman bir ateş yakacağım dünyanın etrafına ve hepsini bir anda ateşe atacağım. Şimdi öğlen vakti. Bu gece avcılarım ve ben ilk büyük saldırımızı gerçekleştireceğiz. Bir cadı konseyi daha bu gece hak ettiği cezayı çekecek. Ne olduğunu bile anlayamadan sessizce yaklaşacağız onlara. Karşı koyamayacaklar, buna fırsatları olmayacak. Çığlıkları duyulamadan, ruhları bedenlerinden ayrılacak. Kız kardeşlerimin korkarak yaşayacakları günler sayılı artık. Cadılar için güvenli bir dünya inşa ediyorum artık. Ölümlüler gücün kimde olduğunu öğrenecekler fakat bunu kabullenmek için fırsatları kalmayacak. Merhametse istedikleri, buna asla kavuşamayacaklar. Şimdi gidip onu kontrol etmem gerek. Biricik kocamı… Zincirlerinin sesini duyabiliyorum. Onu bırakmamı bekliyor. Yarın ona ihtiyacım var. Paris sosyetesine karışmaya karar verdim. Yarın akşam bir baloya davetliyiz. Çok sevgili kocam ve ben… Şimdi gidip onu iyileştireceğim. Yarın akşam yanımdaki sadık, merhametli, sevgili dolu koca rolünü oynamaya hazırlanması için çok zamana ihtiyacı var. Fakat düşününce, yalan söylemek onun için hiç zor olmadı. Olmadığı gibi biri davranmak onun kanında var. ** 1752 | Highlands – İskoçya SOPHIE O sabah odasına girdiğimde canavar çoktan uyanmıştı. İçeri girdiğimde dairesinin penceresinin önünde dikilmiş, elleri arkasında bağlanmış bir biçimde duruyordu. Olduğum yerde panikle donup kalmıştım onu uyanmış, hatta hazırlanmış gördüğümde. Geç mi kalmıştım yoksa? Hayır, hayır, bu mümkün değildi! “Geç kalmadın Sophie,” dedi canavar, sanki düşüncelerimi duymuş gibi. Bazen bunu yapabildiğinden şüphelenmiyor değildim. Arkasına döndü bir anda, adımları bana doğru yöneldi. “Bu sabah çok erken uyandım, sen geç kalmadın.” Tam karşımda durdu ve gözlerimin içine baktı. Bu günlük rutinimizin bir parçası olmuştu. Her sabah böyle dikiliyordu karşıma, sanki meydan okur gibi gözlerimin içine bakıyordu. Ona bakmaya zorluyordu beni. Bunu neden yaptığına anlam veremiyordum. Fakat onun varlığı başlı başına anlamsızdı benim için. Neden diye soruyordum sık sık, isyan ediyordum. Neden, nasıl var olmuşlardı bu canavarlar yeryüzünde? Neden kimse bizi onlardan koruyamamıştı? Canavar sözlerine “Bu sabah banyomu hazırlamana gerek yok,” diyerek devam etti “Göle gidip orada yıkanacağım.” Bu soğukta kafayı mı yemişti? Hoş, eğer donmak istiyorsa benim için sorun değildi elbette. Umarım orada bir buz kalıbına dönüşür ve ölürdü. “Bugün odamı temizlemeyeceksin,” diyerek devam etti sözlerine “Eşyalarımı hazırla. Yarın ava çıkacağız. Kalenin bu kış için ete ve kürklere ihtiyacı olacak.” Sonunda kalenin refahı aklına gelmişti yani öyle mi? “Senin de diğer kadınları organize etmeni istiyorum,” diye ekledi. Ne için yapacaktım bunu tam olarak? “Avcılarımdan bazıları bir grup kadına şehre kadar eşlik edecek. Ne gerekiyorsa alın kale için. Masraftan kaçınmayın.” Cebinden bir anahtar çıkarıp uzattı bana “Çalışma masamın yanındaki sandıkta bana ait altınları bulacaksın. Ne kadar gerekiyorsa orada al ve kadınlara ver.” Şaşkın bir şekilde elimdeki anahtara bakıyordum şimdi. Bana hazinesinin anahtarını mı vermişti? Beni daha da şaşırtan alışveriş için Lord Donovan’ın mal varlığını veya kale için ayrılan hazineyi kullanmamı söylememiş olmasıydı. “Sana kaleden çıkamayacağını söylememe gerek yoktur herhalde,” dedi canavar. “Ölüler alışverişe gitmezler. Kalede kalacaksın, değil mi Sophie?” İtaatkar bir köle gibi başımın hafif bir hareketiyle onayladım onu. Midem bulanıyordu. İçimden kusmak geçiyordu. “Siz nasıl emrederseniz Efendi Benson.” “Güzel.” Tüm bu süre için gözlerini bir an olsun ayırmamıştı üzerimden. Odadan çıkmadan önceki o son an dahi bakışları, son bir kez gözlerime bakmak için bendeydi. “Bu akşam yemeğinden önce dönmem. Yemeğimi bu akşam odamda yiyeceğim,” canavarın son emirleri olmuştu o sabah bana. Ardından odasından çıkıp gitti. Bense elimde bir anahtar, kafam karma karışık olmuş bir şekilde kalakalmıştım orada. 2021 | Highlands – İskoçya SOPHIE Kafayı yemişti! Ya da belki de hep böyleydi. Onun kölesi olduğum zamanları düşündüğümde, zihnimdeki resimle hiç uyuşmuyordu bu züppe ve can sıkıcı adam. Efendi Benson ve şu anda odamın zemininde şınav çeken adam kesinlikle farklı kişilerdi! Martin bizi odaya kilitledikten sonra onunla konuşmayı ya da onunla yemek yemeyi reddeden tutumumu devam ettirmiştim. Beni böyle yıldıramazdı. Emirlerime uymayı öğrenecekti. Ben nasıl istersem, öyle ilerleyecekti işler. Fakat o bu tavrımı hiç de umursamamış gibiydi. Aksine, sabırla pes etmemi bekler gibi bir tavrı vardı. Bu sırada da egzersiz yapmaya karar vermiş olacak ki şınav çekiyordu. Kaç tane olmuştu? Tanrı aşkına bu adam hiç yorulmaz mıydı? Dakikalardır devam ediyordu buna. Alnında ter damlaları birikmeye başlamıştı yavaş yavaş. Fakat nefes alışverişleri düzenliydi. Bu nasıl mümkün olabilirdi? “Tanrı aşkına sen hiç yorulmaz mısın be adam?” Küçük bir kahkaha koptu dudaklarından fakat bu bile onu durduramadı “Kıskandın mı?” “Saçmalama! Alt tarafı şınav çekiyorsun.” “Bana katılmak ister misin o halde? Madem o kadar kolay, seni de görelim.” Bana meydan okuduğuna inanamıyordum! Bu ne cüretti! Asırlardır devam ediyordu bir savaşçı olarak eğitimim. O toprağın altında çürürken ben onun kötü kopyalarını avlamakla meşguldüm. “Ne o?” dedi bu defa “Korktun mu?” diye sordu. Şınav çekmeye bir an olsun ara vermiyordu  “Seni korkutuyorum, değil mi Leydi Sophie, hadi itiraf et.” Ben ondan hiçbir zaman korkmamıştım! Karşıma dikilip gözlerime baktığı onca zamanda bunu görmüş olduğunu sanıyordum oysa. Hızla kalktım böylece oturduğum yerden şınav pozisyonu aldım. Tanrım! Ne de kolay gaza getirmişti beni. Nasıl düşmüştüm ben bu oyuna? Fakat artık geri de dönemezdim. Bu yüzden şınav çekmeye başladım. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. İki dakika, üç dakika… O benden önce başlamış ve mola bile vermemişti. Bu adam ne ile besleniyordu? Kollarım titremeye başladı bir süre sonra. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Nefes alamıyordum… Kollarımı serbest bıraktım sonunda pes ederek ve yüz üstü yere uzandım. Oysa sanki bana inat saymaya başladı. “İki bin dokuz yüz… İki bin dokuz yüz elli… Üç bin.” Daha neler! Bu kadarı da imkansızdı artık. “Üç bine ulaşmam mümkün değil! Bilmediğim özel bir gücün filan yoksa şu an kesin hile yapıyorsun. Nasıl bilmiyorum ama eminim bundan!” Nefesimi düzenlemeye çalışıyordum. Kalbim hâlâ deli gibi hızlı akıyordu ve ter damlaları yüzümden aşağı süzülüyordu. Martin’se bir yandan benimle konuşup bir yandan şınav çekmeye devam ediyor ve bütün bunları yaparken hâlâ harika görünüyordu. “O senin beceriksizliğin. Ben gayet iyi idare ediyorum” Bunu net bir şekilde görebiliyordum. Bu utanç vericiydi. Onun gazına gelip bu işe girişmiştim ve kesinlikle rezil olmuştum. “Tekrar ediyorum, bu imkânsız!” Başını bana çevirdi ve –şınav çekmeye devam ederken- en kendini beğenmiş ses tonuyla konuşmaya başladı. “Bu bir meydan okuma mı leydi Sophie?” Ona meydan filan okumuyordum. Ben sadece gerçeği söylüyordum ama bu onu bir meydan okuma olarak görüyorsa “Evet!” O değil, ben yemiştim kafayı! “Güzel. Meydan okumaları severim” dedi ekledi “sonunda hep harika ödüller olur” Şu an on üç yaşında gibi davranıyor olabilirdim fakat beni kışkırtıp duran da oydu! Kapıyı üzerimize kilitleyerek o başlatmıştı!  “Ee? Ödülümü mü düşünüyorsun? Bence hızlı karar ver, en az bir saat daha devam edebilirim buna. Rekorum üç saat ama malum, ölüydüm filan, hamlamışım.” Bir saat mi? Benimle kafa buluyor olsa iyi ederdi? Tanrı aşkına bizi ölümsüz yaparken neden böyle havalı becerileri de bize geçirmiyorlardı ki? “Sen tanıdığım en sinir bozucu ruh avcısısın Martin Benson!” dedim sinirli bir ses tonuyla “Benden başka tanıdığın ruh avcıları da mı var? Ah, şimdi kalbim kırıldı ve ben kalbim kırılınca bunun bedelini ödetirim” O andan sonra olanları şu şekilde açıklayabilirdik. İyi haber; Martin şınav çekmeyi bıraktı. Kötü haber; beni belimden yakalayıp kendine doğru çekti ve yere çivileyip üzerime çıktı. “Bence artık ödül vakti leydim,” dedi. Şimdi eski zamanlardaki gibiydi. Gözleri bende, bakışları sanki içimi okur gibi “Artık konuşmamızın vakti. Gizlice aldığın günlükte neler gördüğünü anlatmakla başlayabilirsin mesela.” Kahretsin!
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE