16.Bölüm

1038 Kelimeler
1352 | Paris – Fransa Bugün sonunda Paris’e vardık. Yola çıktığımızdan daha da azdı sayımız ama bu tolere edebileceğim bir durumdu şu an için. Gemiyi derhal elden çıkartım. Şimdilik o paraya ihtiyacım vardı ama Paris’ten ayrılırken daha fazlasına sahip olacaktım. Ölülerin paraya ihtiyacı olmuyordu sonuçta… Paris’te kalacağımız sürece için bir ev ayarladık. Elbette ki çok sevgili kocam yine her şeyle benim için ilgilendi. Bu hali daha çekiciydi doğrusu. Tamamen benim kontrolümde. Aciz ve çaresiz… Avcılarımla birlikte geçici evimize yerleştik. Lord ve Leydi Seville, hizmetkarlarıyla birlikte Paris’e bir gezintiye gelmişlerdi görünüşte… Biz eve gelir gelmez birkaç kişi ziyaretimize gelmişti. Paris sosyetesinin işgüzar kadınları... Hepsi buraya gelişimizin sebeplerini merak ediyordu, bu yüzden kocam çalışma odasına çekildiği sırada, onlar da ağzımdan laf almaya gelmişlerdi. Elbette sefil kocam çalışma odasında filan değildi. Onu kimsenin bulamayacağı bir yere bağlamıştım. Çaresizce serbest kalmayı bekliyordu şimdi. Onlara ağlayarak korkuyla ülkeden kaçtığımızı anlattım. Ölümler öyle artmıştı ki ne yapacağımızı bilememiştik. Bizden zavallı kızımızı da almışlardı… Böyle anlattım onlara. Oysa onu benden alan babasının elleriydi. Hiç düşünüyor muydu onu? Kendi elleriyle ölüme yolladığı kızını? Onun da kalbi sızlıyor muydu benim gibi? Bebeğimizi özlüyor muydu? Hiç sanmıyordum… Zira onun bir kalbi yoktu. Artık bir ruhu da yoktu. Sonsuza kadar kendine ait bir ruh aramak için lanetlenmişti. ** 1752 | Highlands - İskoçya “Sophie Donovan Doğmamış bebeğini, canavarları durdurmak uğruna kaybeden cesur savaşçımız. Yaptığınız kahramanlığı unutmayacağız leydi Sophie. Kaybınız için üzgünüz. Bebeğiniz, babası ve kardeşleriyle birlikte cennette güvende. Onlar, sonsuza kadar sizi korumak için orada var olacaklar.” Kraliçe’nin sözleri kulaklarıma dolarken, tutmaya çalıştığım yaşlardan bir damla yanağımdan aşağı süzüldü. Önce aşkımı kaybetmiştim, sonra da çovuklarımı. Ruh avcıları son olarak bebeğimi benden almışlardı. Canavarın beni hapsettikleri bu sonsuz hayat, artık cehennemden farksız değildi. Artık bir kahraman, bir leydiydim ve görevimi, unvanımı ondan intikam almak için sonuna kadar kullanacaktım. Martin Benson, bana yaptıklarının bedelini ödeyecekti.” ** Eski bir anın hatırları zihnimdeydi şimdi. Bir kahraman, fedakar ve leydi ilan edildiğim gün aklımdaydı. Tören anı canlanıyordu gözlerim önünde. Duş başlığından akan sıcak suyun altında durmuş o anın her saniyesini yeniden anımsamaya çalışıyordum şimdi. Kalbimdeki acıyı, yalnızlığımı ve intikam yeminimi. Son zamanlarda içine düştüğüm karmaşık ruh haline bir anlam yüklemeye çalıştığım her an tek bir cevap geliyordu aklıma. Ölümle oynamıştım. Ölüm ve yaşamla… Tıpkı o cadı gibi o perdeyi aralamıştım ve şimdi bedelini ödüyordum belki de. Daha fazla düşüncelerimle baş başa olmaya dayanamadım ve banyodan çıktım. Hızla bornozumu üzerime geçirdim ve yatak odama doğru yol aldım. Banyodan çıktığımda Martin odamda beni bekliyordu. Bugünkü konuşmamızdan sonra onu burada bulduğuma pek şaşırdığımı söyleyemezdim. Asla vazgeçmiyordu. Beni sinirlendirmek günlük rutinin bir parçasıydı belli ki. “Yanlışın var avcı. Burası artık senin özel dairen değil. Burası benim odam ve öylece istediğin gibi içeri giremezsin!” “Hemen kızma!” diyerek kendini savundu. O savunmasını yaparken ben de karşısında sadece bornozla durduğum gerçeğini unutmaya çalışıyordum. Konuşmaya başlamadan önce gözleriyle beni bir kez dikkatlice süzdü. Bakışları öyle derindi ki karşısında kendimi olduğumdan daha da çıplak hissetmeme sebep oluyordu. “Kızmamı istemiyorsan neden burada olduğunu ve neden bana sanki çıplakmışım gibi baktığını açıklamakla başlayabilirsin” Küçük bir kahkaha eşliğinde başını geriye attı. “Öncelikle bana o bakışı daha ayrıntılı bir şekilde tarif etmen gerek çünkü kesinlikle anlamadım. Öncelikle bornozunu…” Hızla elimi kaldırdım ve kurmak üzere olduğu cümleyi tamamlamadan önce onu susturdum. Konuşmanın gitmek üzere olduğu yerin hoşuma gidiyor olduğu gerçeği yanaklarımın al al olmasına sebep olmuştu. Martin’in yüzümü o şekilde görmesini istemediğim için arkamı döndüm ve dolabıma doğru ilerledim Tanrı aşkına! Dilinin hiç kemiği yoktu bu adamın. Bir gün koparıp alacaktım o dilini. “Neden burada olduğundan bahsettiğini duyduğumu sanmıyorum avcı!”  “Sana bir şey vermek için geldim” dediğinde hafifçe doğruldum ve tek kaşımı kaldırarak omzumun üzerinden ona baktım. Bana ne vermek için gelmiş olabilirdi ki? Martin yanında duran bir şeyi alıp bana uzattı. Bir defteri. Günlüklerinden birini! “İşte, bu senin,” diyerek günlüğü bana uzattığında az daha küçük dilimi yutuyordum. O günlükler yüzünden yaptığımız kavgayı unutmam mümkün değildi. Şimdi bana günlüklerinden birini bana mı veriyordu? Bununla birlikte içimde beni huzursuz eden bir başka his daha belirdi. Ufak ufak fısıldıyordu kulağıma sanki. Vicdanımın sesi… Onun günlüklerinden birini çoktan okumuştum ben zaten. Tam da şu an çalışma masamın çekmecesinde duruyordu. Fakat Martin’in bundan haberi yoktu elbette. “Ama neden?” diye sordum merakıma engel olamayarak. “Bu günlüğün içinde Tony’le ilgili öğrenmek istediğin her şey var,” diye açıklamaya başladı “Onları sana yazıp vermektense günlüğü vermenin daha iyi bir fikir olduğuna karar verdim.” Hâlâ hiçbir şey anlamamıştım. Bunu neden yaptığını bir türlü aklım almıyordu “O defterin içinde sadece Tony’le ilgili değil seninle ilgili şeylerde yazıyor. Yani, sanırım. Bunlar sana özel şeyler. Neden bana vermek istediğini bir türlü anlamıyorum.” Tekrar günlüğü eline aldı ve bana uzattı “Bunun hakkında daha fazla konuşmak istemiyorum. İçinde benim hakkımda bilmemen gereken bir şey de yok zaten.” Bir kez daha uzattı defteri bana doğru “Hadi al.” Uzanıp defteri alırken, ellerim titriyordu. Sanki gizli bir sırrı paylaşıyormuşuz gibi hissediyordum şimdi. Oysa en başta onun yazılarını okumamam için dünyanın yaygarasını koparmıştı sersem! Boğazımı temizlemek için hafifçe öksürdüm, defteri aldıktan sonra “Pekala, şey… Teşekkür ederim,” dedim bakışlarımı ondan kaçırarak “Şimdi çıkarsan, üzerimi değiştireceğim,” Ardından ekledim: “Malum, bir yere davetliyim ve geç kalmam istemem.” Oysa hâlâ neden bu yalanı devam ettirdiğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Martin dirseklerinin üzerinde geriye doğru yaslandı “Ben olsam,” dedi ve elini pantolonun cebine soktu “O kadar emin olmazdım.” Ardından bir şey kaldırdı havaya doğru. Bir anahtar. Tanrım! Bu tahmin ettiğim şey olamazdı, değil mi? “Bunu yapmış olamazsın!” “Ama yaptım!” “Sen delirdin mi?” Bizi buraya kilitlemişti resmen! “Ben bağırıp yardım çağırmadan çabuk aç kapıyı ve defol git avcı.” “Lütfen yap. Fakat böyle şeylerin beni durduramayacağını bilecek kadar tanıyorsundur beni diye düşünüyorum Leydi Sophie,” Hızla doğruldu ve ayağa kalktı “Sonuçta biz eski dost sayılırız.” Yanımdan geçerek ilerledi avcı, odanın arka tarafına, çalışma masama doğru ilerledi. Günlüğünün saklı durduğu masaya… Masanın üzerinde bir yemek tepsisi duruyordu şimdi. “Eğer inatçılık yapmasaydın bu yemeği daha uygun bir yerde yiyebilirdi fakat şu an için elimizdeki imkanlar böyle.” Onu bu defa kesin öldürecektim! “Hadi git üzerini giyin. Konuşmamız gereken şeyler var!”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE