Leydi Estelle Seville’in Günlüğü…
1352 | Kuzey Atlantik Okyanus
Kelt Denizi’ne yaklaşıyoruz. Bu tahminimden daha da uzun sürdü. Lizbon’dan ayrılmamızın ardından bir fırtına koptu. Onu yönlendirmeyi denedim ancak beni duyamayacak kadar öfkeliydi deniz ve rüzgâr. Onları bu denli kızdıran neydi hâlâ merak ediyorum.
Fırtına sırasında mürettebattan yaralananlar oldu. Kaptanımızsa ağır yaralıydı. Onları kontrol altına almış olmanın sevincine erken vardığım için kendime çok öfkelenmiştim. Yedek bir planım olması gerekirdi. Okyanusun ortasındaydık ve kaptanımız ölmek üzereydi.
Avcılara hemen yaralılarla ilgilenme emri verdim. Ben de kaptana yardım edebilecek bir büyü aramanın peşindeydim. Fakat tam o sırada avcılarım bambaşka bir yeteneklerini ortaya serdi.
Yaralı mürettebatı iyileştirdiklerini fark ettim. Sanırım onları ölümsüz bedenlerinin iyileştiren yanını paylaşabiliyorlar.
Daha tuhaf olanıysa, kaptanın sanki hiç ölüme yaklaşmamış gibi birden ayaklanmasıydı. Diğerlerinden farklı olarak, onun sol bileğinde, tam da avcımın onu iyileştirirken tuttuğu yerde bir iz belirdi. Avcılarımın sırtlarında olan mühre benziyordu bu. Bu izi görmek içime bir kurt düşürdü. Aklıma gelen fikir öbekleri beni delirtmek üzereydi. Bu yüzden bir bıçak aldım ve kaptanın kalbine sapladım.
Kaptanımı kaybetme riskine rağmen bunu yaptım.
Kaptan ertesi sabah hiçbir şey olmamış gibi uyandı.
Avcım onu iyileştirmekle kalmamış, onu ölümsüz yapmıştı aynı zamanda.
Bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğuna bir türlü karar veremiyorum. Ölümlüler, iyileşmeyi hak etmiyor. Ölümsüzlüğe ise asla yakışmıyorlar.
Avcılarımın onları kontrolsüzce iyileştirmesine veya daha da kötüsü, ölümsüz yapmalarına müsaade edemem. Bunu kendi lehime nasıl çevireceğimi bulana kadar bu emrime sadık kalacaklarından emin olmam gerek.
Büyük annemin eski büyü kitabında bununla ilgili bir şeyler bulabilirim belki. Avcılar bana mutlak bir şekilde itaat etmeliler.
Ben bu yolunu bulana kadarsa herkes bu sırrı kendine saklamalı. Fakat yaşayanlar sır saklamak konusunda iyi değiller.
Bu yüzden avcıların iyileştirdiği mürettebatı ve onları iyileştiren avcıları öldürdüm. Kaptanı da elbette… Neyse ki ikinci kaptan bu ekibe dâhil değildi. Şimdi herkes onların fırtınadan dolayı öldüğünü düşünüyor. Sırlarımsa okyanusun derinliklerinde güvendeler.
Bu savaş, sadece benim çıkarlarım doğrultusunda ilerleyebilir.
Ölümlülerin aleyhine olacak hiçbir şeye izin yok bu savaşta. Onlara hayat yok, şifa yok. Onlara huzurla ölüm bile yok.
Bana yalvaracaklar, af dileyecekler.
Bense onları altınlarıyla birlikte alevlere atacağım. Cayır cayır yanarlarken karşılarına geçip izlemektense büyük bir keyif alacağım.
1352 | Kelt Denizi
Sonunda Kelt Denizi’ne girdik. La Havre’ye varmamıza çok az bir zaman kaldı.
Aradığım büyüyü tam da tahmin ettiği gibi büyük annemin büyü kitabında buldum. Bu çok eski ve kadim bir kitap. İçinde bir zamanlar mahkûmları cezalandırmak için kullanılan büyüler var. Büyülerden biri, itaat ettiklerinden emin olmak için ve bu tam da benim aradığım şey! Bu büyü sayesinde, istemeseler de itaat etmekten başka çareleri kalmayacak avcılarımın. Ya emirlerime uyacaklar ya da acılar içinde kıvranacaklar. İtaat etmeyenler öyle kuvvetli çığlıklar atacak ki daha düşünceleri eyleme dönüşmeden canlarından olacaklar.
Bir grup avcıyı çağırdım yanıma. Büyüyü onlara uyguladım. Onlara bunun gerçekten ne büyüsü olduğunu söylemedim elbette. İlk başta bunun bir güç büyüsü olduğunu sanıyorlardı. Onları daha da kudretli yapacaktı.
İçlerinde hâlâ çırpınan o ölümlü parçaları güce açtı. Ölümsüz avcılarım nasıl çalıntı ruhlara açlık duyuyorsa, ölümlüler de güce öyle açtı.
Büyü onları yere serdi. İki büklüm oldular bir anda. Acıyla inlemeye başladılar. Sanki etlerinden et koparılıyor gibiydi. Bana durmam için yalvarıyorlardı fakat durmadım. Büyüyü tamamlayana kadar bir an olsun durmadım. Sonunda büyü bitip acıları dindiğinde, onlara gücün bedelsiz olmadığını söyledim. Bu da bedeliydi.
Bana inandılar.
Sonuçlarını görmem gerekiyordu. Büyünün işe yaradığından emin olmalıydım. Böylece bir emir verdim onlara. O gece hiçbir ölümlü onların elinden ölmeyecekti. Ardından da birkaç ölümlüyü onları kışkırtmaları için büyüledim.
Hepsi öldü. Avcılarsa çığlıklarıyla inlettiler gemiyi.
Çığlıkları dinmeden öldürdüm hepsini. Emirlerime uymamışlardı. İtaatsizliğin bedeli, her şeyden daha ağırdı…
Büyüm işe yarıyordu. Yeteneklerini kullanmaya karar verdiğim zaman, artık bu sırrı saklayacaklarından emin olabileceğim bir yol vardı. Her şey yeniden kontrol altına alındı.
Acıya Bağlama Büyüsü
İksiri için:
Dört zakkumun kurutulmuş yaprakları
En az yüz elli yaşında bir söğüt ağacının toprağından yedi gram
Üç damla ok kurbağası kanı
On üç gram kargabüken ağacı kabuğu
Otuz dokuz gram kastor yağı
Tüm malzemeleri, hepsi birbirine karışana kadar ez ve dokuz karıştır.
Karışımı harlı ateşte kaynat ve kaynadıktan sonra on bir kez daha karıştır.
Daha sonra karışımı kurşundan bir şişeye koy ve sekiz saat soğukta beklet.
Büyü:
1. Adım: İksir mahkumun ayaklarının dibine on üç damla dökülür.
2.Adım: Şu sözler latince olarak tekrar edilir:
“Acıya aç bir ruh.
Bedeni yok
Zihni yok.
Kalbi yok.
Ruh acıya bağımlı.
Beden sadık.
Zihin sadık.
Kalp sadık.”
3.Adım: İksir, mahkumun bağlanacağını kişinin ayak dibine on üç damla dökülür.
4. Adım: Latince olarak şu sözler söylenir: “Acı… Magis (yedi tekrar)… Efendine itaat et.”
5.Adım: İkinci adımdaki sözleri iki kez daha tekrarla.
Artık mahkum acıya bağlandı.
**
1752 | Highlands – İskoçya
MARTIN
Dragunov Gaspar Yanovich ile yollarımız on altıncı yüzyılda kesişti. Bu karşılaşma ikimiz için de hiç de dostane değildi.
Lehistan Kralı’yla birlikte oraya gitmiştim. Levonya Savaşı’ndan hemen önceydi. Lehistan Kralı, Danimarka ve İsveç kralları e Litvanya grandüküyle işbirliği içindeydi. Benden onlara Rus çarına karşı savaşlarında destek olmamı ve karşılığında sonsuz hizmetime hazır olduklarını söylemişlerdi. Onları ölümsüz yapmadım elbette. Bu onlar için bir ödül olurdu, fakat bunu onlara hemen söylememiştim. Ruslar çoktan Estonya ve Letonya’ya saldırıya geçtiği sırada, biz de karşı saldırıya geçtik.
Dragunov, Rus çarına destek oluyordu. Çar ona büyük vaatlerde bulunmuştu. En azından casuslarımın söylediği buydu. Savaş 1582’de son bulduğunda Rusya yenildi. Dragunov da öyle.
Bu yenilgiyi hiç unutmadı. Beni de… Böylece ezeli bir düşmanlık başladı aramızda. Sonsuza kadar devam etmeye mahkum bir savaştı bu. Kazanmanın tek yolu, karşı tarafın yok olmasıydı.
Donovan savaşçılarına ta olarak bu nedenle ihtiyacım vardı. Onlar benim Dragunov’a karşı savaşım için çok değerlilerdi. Üstelik eğer bu ölümlüler beni kötü sanıyorlarsa, Dragunov’la henüz tanışmadıklarındandı. Benim aksime, Dragunov cadılarla iş birliği yapardı.
Bir yeri işgal edince ilk önce çocukları öldürürlerdi birlikte, çünkü onlar işe yaramaz ayak bağlarıydı gözünde. Sonra kadınlara gelirdi sıra. Genç ve güzel olanları ayırırdı bir kenara. Onlar hem hizmetini görmek, hem de yatağını ısıtmak için varlardı. Geri kalanı öldürür ama hayatta olanlara da ölümsüzlük vermezdi.
Erkeklerdense savaşçıları ve savaşta işine yarayabileceklerini seçerdi sadece. Geri kalanına merhamet yoktu. Onlar da ölmeye mahkumdu. Tutsakları sevmezdi.
Avcıların bir kısmıyla birlikte ormandaydık bugün yine. Dragunov’dan bir iz var mı diye keşif gezisine çıkmıştık. Çok yakındaydı. Hissedebiliyordum. Geldiğinde hazır olmam gerekiyordu. Ölümlü ya da ölümsüz kimse zarar görmeden bu savaşı kazanmalıydım.
Ormandaki keşfim sırada, kendimi tanıdık bir noktada buldum. Bir ağaç yükseliyordu ayaklarımın dibinde şimdi. Bu komutan Donovan ve çocuklarının, Sophie Donovan için yas tuttukları ağaçtı.
Ağacı gövdesine kazınmış iki harf dikkatimi çekti derhal. S + E. Sophie ve Edward… Parmaklarım istemsizce ağacın gövdesine kazınmış harfleri buldu. Öyle anlamsızdı ki bu yaptıkları. Sonsuza kadar kalmayacaktı bu harfler burada, ağaç kendini iyileştirecekti. Eğer amaçları sonsuzluksa, kötü bir denemeydi. Sonsuzluğu bilmeyen ölümlüler, öldükten sonra da hatırlanmak için çaresizce çırpınıyordu daima. Bazısı bunu başarıyordu, fakat bazısının çabası bu harfler gibi silinip gitmeye mahkumdu.
Ağacın dibine eğildim bu defa. Toprağı kazıdığımda aradığım şeye ulaşmıştım. Altından bir haçtı bu. Toprak metalin üzerine bulaşmış ama parlaklığını alamamıştı. Sophie Donovan inançlı biriydi demek. Peki bana gelirken, neden kolyesini geride bırakmıştı? Ailesi gömmek için bunu seçtiğine göre onun için değerli olmalıydı.
Bir an için kolyeyi kendime saklamayı düşündüm. Sonuçta, artık burası benim arazimdi, bu yüzden kolye de bana ait sayılırdı. Onu almama kim karışabilirdi ki?
Fakat son anda bunu yapmaktan vazgeçtim. Sebebi neydi bilmiyorum ama kendimi kolyeyi yeniden gömülü olduğu yere bırakıp, üstüne toprak örterken buldum.
Sonra hızla ayrıldım ağacın yanından ve keşif gezime devam ettim.
**
SOPHIE
Uykusuz kaçıncı günüm bilmiyorum. Başımı yastığa koyduğumda hep çok yorgun oluyorum fakat sanırım yorgunluktan olsa gerek bir türlü uyuyamıyorum. Acı bedenimin bir parçası artık. Acı benim ruhum artık.
Bu sabah yine her zamanki rutinimle başladı. Canavarın banyosunu hazırladım. Kahvaltısını getirdim ve şimdi de odasını temizlemekle meşguldüm. Odasını pek kirlettiği söylenemezdi fakat her gün bir şekilde işim bitmek bilmiyordu bu odada. Odayı havalandırıp, banyosunu temizliyordum. Yatağını toplayıp, ayakkabılarını cilalıyordum. Yıkanacak çamaşırlar oluyordu. Yıkandıktan sonraysa kurtulup özenle yerlerine yerleştirilmesi gereken eşyalar ve liste böylece uzayıp gidiyordu. Bu odada işim bittiğinde yine çoktan aşağı olmuştu.
Günün geri kalanı için her zaman olduğu gibi mutfağa yardıma gitmek için canavarın dairesinden çıktım. Açlıktan bayılmak üzereydim ama akşam yemeği toparlanıp bulaşıklar yıkanana kadar yemek yeme iznim yoktu. Ölümsüz olduğum için artık açlığa dayanabilirmişim, bahaneleri buydu.
Onlar ne bilirdi ki? Mutfakta hizmetkarlar bir an olsun boş durmuyordu. Kahvaltıdan başlayarak geceye kadar kaç öğün çıkıyordu o mutfaktan emin değildim. Bu şekilde devam edersek erzağımızın hızla tükeneceğinden korkuyordum. Şimdi mevsim yazdı, belki idare edebilirdik ama ya kışın?
Bizden böyle mi kurtulmaktı planları? Hepimizi yokluğa mahkum ederek mi hazırlayacaklardı sonumuzu?
Yedi ölümcül günahın da beden bulmuş halleriydi bu canavarlar. Kibir, açgözlülük, şehvet, öfke, kıskançlık, tembellik ve oburluk…
Mutfağa doğru yol aldığım sırada, onun adamlarında biri çıktı yoluma. Adını bilmiyordum. Bilmekle de ilgilenmiyordum fakat zaman zaman gözlerini üzerimde hissedebiliyordum onun. Sanki devamlı beni izliyor gibilerdi.
Benimle daha önce hiç konuşmayı denememişti fakat bugün işler değişecek gibiydi.
Bir anda önümü kesti canavar. “Sen Efendi Benson’la anlaşma yapan kölesin değil mi?” diye sordu bana. Yüzünde kafası karışmışa benzeyen bir ifade vardı “Şimdi bir emin olamadım, belki o gün yaptığın gibi dizlerinin üzerine çökersen daha iyi anlayabilirim.”
Kafası karışmamıştı. Sadece aptalın tekiydi ve biraz daha yolumdan çekilmezse bir kafası olmayacaktı. Yemin ederim eğer bana dokunmaya kalkarsa onu buna pişman ederdim. Sonuçları umurumda değildi.
“Çekil önümden,” dedim ve bir adım yana çekilerek yanından geçip gitmeyi denedim fakat bana müsaade etmedi.
“Dur, öyle hemen gitme. Henüz tanışmadık. Hem, nereye gidiyorsun ki böyle acele? Efendi Benson burada değil. Sen onun odacısı değil misin? O halde yapacak bir işin de yok.”
“Çekil önümden!” diye tekrar ettim bir kez daha ve yeniden gitmeyi denedim. Ancak bu defa işi daha da ileriye götürdü. Beni kolumdan tutarak duvara yasladı. Diğer eliyle yüzümü kavradı ve bakışlarımı göz hizasına getirdi.
“Bana bak!” dedi sertçe “Şimdi ben ne dersem onu yapacaksın!”
Sonrasını tarif etmek zor. Düşünebildiğim tek şey o ne derse yapmaktı o anlarda.
“Adımı söyle,” dedi “Efendi Duncan,”
Tekrar ettim adını. Sanki tüm bedenimin yapabileceği tek şey, sahip olduğum tek beceri buymuş gibi. “Efendim Duncan.”
“Diz çök köle. Önümde diz çök.”
Dediğini yaptım. Ona itaat ettim ve dizlerinin üzerine çöktüm. Elleri saçlarımı okşadı. Beni kendine doğru çekti. Ne olduğunu anlamıyordum. Anlamam da gerekmiyordu sanki. Öylece duruyordum dizlerimin üzerinde. Emirlerini bekliyordum.
Sonra… Sonra düştü.
Canavar yere düştü. Bense içinde bulduğum transtan uyandım.
Aman Tanrım!
Beni kontrolü altına almıştı. Beni bir itaatkar yapmıştı. Beni zorlayacaktı. Şeye… şeye… Tanrım!
Az önce önümde dimdik duran adam, şimdi yerde uzanıyordu hareketsiz bir şekilde. Sebebini anlamak için bakışlarımı kaldırdığımdaysa, her şeyin daha da kötüye gidebileceğini anlamıştım.
O geri gelmişti. Canavarların en kötüsü.
“Ayağa kalk,” dedi bana. Zihnimi zorlamamıştı bunu yaparken. İhtiyacı da yoktu zaten.
Hızla kalktım ayağa ve reverans yaptım. “Efendi Benson,” Bunu yaptığım her an daha da tiksiniyordum kendimden “Affedin efendim. Benim bir suçum yok. O beni-”
“Biliyorum Sophie,” dedi canavar “Gördüm.”
Bakışlarımı yerden kaldırmadım.
“Sonsuza kadar başın yerde gezemezsin Sophie. Canavarlarınla yüzleşmelisin.”
Onun hakkında nasıl düşündüğümü biliyordu demek. Bilmemesi imkansızdı. Tiksintimi gizlemeye çalışmıyordum bile.
Bakışlarımı kaldırdım ve göz göze geldim onunla. Büyü… Bir büyücüydü kesinlikle.
“Siz de mi zihnimi kontrol etmek istiyorsunuz yoksa?” Bu sözler dudaklarımda hangi cesaretle döküldü bilmiyordum ama pişman değildim.
“Hayır,” dedi “İtaat, sadakat olmadıktan sonra hiçbir şeydir Sophie. Bunu unutma. Sadakat içinse, özgür irade gerekir.”
Gerçekten kimseyi zorla kontrol altına almadığına inanmamı bekliyorsa, çok yanılıyordu. O bir şeytandı. Ondan her şey beklenirdi.
Bir hançer çıkardı sonra kemerinden ve bana uzattı “Bunu yanında taşı,” dedi “Ben ölümsüzlüğü zevkle değiş tokuş etmem. Senin sonsuz görevin bana hizmet etmek. Sen bir fahişe değilsin ve bunu herkes öğrenmek zorunda. Öğrenmeyenin sonuysa belli.”
Yerde yatan adama baktı göz ucuyla. Sonra hançeri elime bıraktı.
Ve gitti.
Bana onları öldürmem için izin verdikten hemen sonra.
**
2021 | Highlands – İskoçya
MARTIN
Sophie ortada yoktu.
Onu üç gündür görmüyordum. Colin denen o serseme sorduğumda işi olduğunu ve beni ilgilendirmediğini söylemişti. Beni cehennemdeki tatlı uykumdan kaldırıp buraya getirdiği için, ilgilendirir diye düşünüyordum ama bunu ona söylemekle uğraşmadım. Başımı ağrıtmasına ihtiyacım yoktu.
Yine ne derdin vardı Leydi Sophie? Yine neden saklanıyorsun?
New York’tan döndüğümüzden beri oradaki koşu rutinime devam ediyordum. Her sabah kalkıp ormanda koşuyordum. Bedenim gittikçe daha da kuvvetleniyordu. Eski gücüme yakında kavuşacağımı umuyordum.
Koşarken bir yandan da Kate’le olan konuşmamızı düşünüyordum. Kafamda son üç gündür o kadar çok tekrar etmiştim ki bu konuşmayı artık neredeyse ezberimdeydi her kelimesi.
Kate sesimi duyduğuna bir türlü inanmamıştı. Onu ikna etmem gerekmişti hatta.
Telefondaki ses tanıdıktı ama sanki o kendi gibi değildi. Konuşmamız boyunca sesi çekingen, ürkek ve mutsuz çıkmıştı. Bunlar onun olmadığı her şeydi. Bir zamanlar en yakınım değilmiş gibiydi konuşmamız. Biz iki yabancıymışız gibi.
Belki de öyleydik. Buna ben sebep olmuştum.
Konuşmayı daha fazla tuhaflaştırmadan söylemek istediklerimi söylemiştim ona. Keşke yüz yüze yapabilseydim ama bunun mümkün olduğundan emin değildim.
“Özür dilerim,” demiştim ona “Tutamadığım sözler için. Mahvettiğim hayatın, yıktığım hayallerin ve kırdığım kalbim için özür dilerim. Senden vaz geçemediğim ve içinde bana dair kalan son iyi hisleri de kendimle birlikte mezara gömdüğüm için özür dilerim Kate.”
Hattın diğer ucunda nefesini tuttuğunu anlamıştım.
Sonra mutluluklar diledim ona ve son vedamı ettim.
“Elveda Leydi Katharina.”
O son iki kelime acı bir tat bıraktı ağzımda.
Leydi Katharina… Bir kahramandı o. Feda ettiğiyse, hayatının benle yaşadığı anlarıydı, onun bize ait parçalarıydı.
Bendim.
Ben ölmüştüm. O kahraman olmuştu.
İlk kez âşık olmuştum hayatımda. Yapabileceğimi sanmazdım hiç. İçimde sevmeyi bilen bir yan olduğunu sanmazdım. Doğamda yoktu. Hiç öğretilmemişti bana. Fakat aşık olmuştum ve böylece kendi ellerimle sonumu hazırlamıştım.
Daha da hızlandım. Artık onu düşünmeyecektim. Artık onu sevmeyecektim. Güzel bir anı olarak kalacaktı hayatımda fakat bitmişti. Artık o da bir ölüydü benim için.
**
SOPHIE
Şehrin tozlu havası yüzüme çarparken, cadde boyunca yürümeye devam ettim.
Üç gündür amaçsızca dolanıyordum ortalarda. Önce kendimi eski evime kapatmış, orda kalmaya dayanamayınca da kaleden çıkıp şehre inmiştim. Burada bir otel tutmuştum kendime ve aklımın başıma gelmesini bekliyordum. Ancak yakın zamanda olacağa benzemiyordu.
Kendime onun Leydi Katharina’yla konuşmasının ya da günlüğünde yazanların beni ilgilendirmediğini ve canımı bu denli sıkmaması gerektiğini bir türlü anlatamıyordum.
Sebebini de anlayamıyordum ya…
Nefes alamıyordum. Martin’den uzaklaşmam ve düşünmem gerekiyordu. Biliyorum bu yanlıştı. Görevim ona göz kulak olmaktı ama şu anda görevimi yerine getirebilecek durumda değildim.
Şimdi son iki gündür buradaydım ve Martin’in ona verdiğim acil durum telefonundan bana yaptığı bütün aramaları reddediyordum. Martin, o telefonla sadece beni arayabiliyordu ve ilk defa bu durum sinirimi bozmaya başlamıştı. Beni devamlı arayıp durması gibi…
Derin bir nefes aldım ve cadde boyunca ilerlemeye devam ettim. Ellerimi cebime soktum ve sağ cebimdeki bozukluklarla oynamaya başladım. Metal paraların birbirlerine çarparken çıkardıkları sesler dikkatimin biraz olsun dağılmasına yardımcı oluyordu.
Cebimdeki bozuk paralardan biri, parmaklarımın arasından kayıp yere düşene kadar, yürümeye devam ettim. Demir para ayaklarımın önünden yuvarlanarak kaldırımın köşesine kadar ilerledi ve birkaç tur etrafında döndükten sonra durdu.
Bir adım atıp yere eğildim ve parayı almak için dizlerimin kırıp, çöktüm. Parayı almak için uzandığım anda ise hızla geri çekilen bir çift ayak gördüm. Başımı hafifçe kaldırdığımda arabaların arkasında saklanamaya çalışan biriyle karşılaştım. Ona baktığımı anlamamıştı ama orada olduğunu biliyordum ve süper altıncı hislerim bana onun bir ölümsüz olduğunu söylüyordu. Daha önce nasıl fark etmemiştim? O kadar mı dalgındım yani?
Dikkatli bir şekilde doğruldum ve sanki ölümsüzü görmemiş gibi yapmaya devam ederek ilerlemeye devam ettim. Adımlarımı atarken, derin nefesler alıyor ve bir yandan da kafamda hızlı bir plan yapıyordum. Kaç kişiydi? Ondan başkaları da var mıydı? Bunları düşünecek zamanım yoktu. Onu köşeye sıkıştırdığımda bana istediğim cevapları vermek zorunda kalacaktı nasılsa.
Yavaşça ceketimin önünü açtım ve elimi belime doğru kaydırdım. Ateşli bir silah değildi ama şimdilik bir hançerde işimi görürdü. Elimi hançerim üzerine koydum ve biraz ilerde ki çıkmaz sokağa emin adımlarla ilerlemeye devam ettim. Sokağı dönünce köşede saklandım ve ölümsüz savaşçıyı beklemeye başladım.
Tahmin ettiğim gibi saniyeler içinde o da sokağa döndü ve benim için hareket zamanı gelmişti.
Öne atılıp, hançerimi koluna geçirdim ve o acıyla omzunu tutarken ben eğilerek arka tarafına geçtim.
Saldırmak için bana baktığında beni olduğum yerde bulamamıştı. Tekmemi sırtına geçirdim ve onu duvara doğru ittirdim. Duvara, ardın da çöp konteynırına çarparak yere düştü. Saldırmak için tekrar üzerine atıldım an sürünerek geri çekilde ve darbemden kurtuldu. Arkama geçtiği için şu an avantaj ondaydı. Daha darbesinden kaçmak için eğilmeye fırsat bulamadan arkamdan bana saldırdı ve güçlü kolunu boynuma doladı. Boğazıma baskı yapan kolu nefes almamı engelliyordu. Bir elimle kolunu boynumdan çekmeye çalışırken, diğer elimle çizmemin içine sakladığım küçük silahıma ulaşmaya çalışıyordum. Bu işin bu kadar uzamaması gerekiyordu. Beni yorduğu ve kahretsin, saçlarımı bozduğu için, bu ölümsüzün ölümü uzun olacaktı ve çok ama çok acıtacaktı.
Sonunda silahıma ulaştığımda onu hızlıca çizmemin içinden çektim ve arka tarafıyla, ölümsüzün karnına güzel bir darbe geçirdim. Saldırım işe yaramış ve onun kolunu boynumdan çekmesine sebep olmuştu. Hızla arkamı döndüm ve birkaç adım geri çekilip karnına doğru bir tekme attım. Geriye doğru uçtu ve yere düştü. Bu sefer yerden kalkmasına izin veremezdim. Silahımı doğrulttum ve iki el ateş ettim. Umarım kimse buraya toplanmazdı. Polis buraya gelmeden bu işi bitirmem gerekiyordu.
Kurşunlar onu bir süre güçsüz kılacaktı.
Yanına doğru ilerledim ve terden yüzüme yapışan saçları geriye doğru iterken, yere eğildim.
“Söyle bakalım ölümsüz sersem. Kimin köpeğisin. Tony sayılmaz. O zaten başınızda ki en büyük köpek”
Burnumdan soluyordum. Öfkeden deliye dönmüş durumdaydım. Bu sersem bana en yanlış zamanda saldırmıştı. Şimdi bütün hıncımı ondan çıkaracaktım.
“Sen sahibinin kim olduğunu söylersen, ben de sana kendiminkini söylerim küçük fahişe”
Öne atıldım ve parmaklarımı boğazının etrafına dolayıp, tüm gücümle sıktım.
“Bir kadınla nasıl konuşulacağını bilmeyen erkeklerden hep nefret etmişimdir. Şimdi seninle ne yapabiliriz bir bakalım”
Gözlerimi gözlerine diktim ve zihninin kontrole açık olmasını dileyerek onu etkim altına almaya çalıştım.
“Neden buradasın? Seni kim gönderdi?”
Bakışları donuklaştı. Anlaşılan büyüm işe yaramıştı.
“Tony. O neredeyse Birleşik Krallık’taki ölümsüz savaşçıların yarısını senin peşinden yolladı. Çok uzun zamandır seni arıyoruz. Sen ve kraliçenin bir şeyler karıştırdığını biliyoruz ve öğreneceğiz”
Kahretsin! Bu hiç iyi değildi. Martin’i öğrenmemeleri gerekiyordu. Bu her şeyi mahvederdi. Onların beklemedikleri bir zamanda saldıracaktık ve Martin yanımızda olacaktı. Plan buydu ama eğer Tony peşime adam taktıysa başımız ciddi belada demekti.
“Bana kadim noktanı göster!” diye net bir şekilde emir verdim. Elini diz kapağının altında bir noktaya götürdü. Anlaşılan onu çeviren avı salağın tekiymiş.
Geri çekildim ve tereddüt etmeden diz kapağına bir el ateş ettim. Ölümsüz savaşçı, acı bir çığlık attı ama bu çok uzun sürmedi. Son nefesini saniyeler içinde verdi ve gözlerini sonsuza kadar kapadı.
Hızla öne atıldım ve avcının belinde gördüğüm hançeri aldım. Hızla gömleğinin yakasını açtım ve polisler gelmeden önce kurtulanların işaretini çizdim. Böylece teşkilatta ki adamlarımız onunla ne yapacağını bileceklerdi ama şimdi, benim için kaçma zamanıydı. Buradan girdiğim gibi çıkamazdım.
Hızla sokağın sonuna doğru ilerledim ve terk edilmiş bir arazinin önüne çekilmiş telleri tırmanıp arkaya tarafa geçtim.
Siren sesleri yaklaşırken çoktan bir yan sokağa geçmenin yolunu bulmuş ve olay yerinden uzaklaşmıştım. Böyle zamanlarda kendimi heyecanlı bir macera filminde gibi hissediyordum.
Şimdi ise telefonumu çıkarıp patronumu arayacak ve bir sonra ki hedefimi öğrenecektim. Şey… o son kısım biraz farklı olabilir.
Telefonumu cebimden çıkardım. Martin’in aramalarından sıkılıp kapatmıştım. Şu an onu düşünemeyecektim. Telefonumu açtım ve hızlı aramalardan kraliçenin numarasını bulup onu aradım.
Tanrı aşkına, hangi kraliçenin cep telefonu olurdu ki?
“Leydi Sophie” diyerek, yumuşacık sesiyle, telefonu açtı kraliçe.
“Majesteleri bir sorun var”