Albay keyifle karşımda çayını yudumluyordu. Yüzünde şaşkınlık belirtisi aradım ama yoktu. Çayından son bir yudum aldığında, masaya bıraktı. Albay konuşmadıkça heyecanım kat ve kat artıyordu. İyice geriye yaslandığında artık konuşacağını anlamıştım, konuşmalıydı da tam beş dakika boyunca çayının bitmesini beklemiştim. "Fikrini değiştiren nedir Akif'in kızı?" dedi alaycı bir sesle. "Çünkü ben çok iyi hatırlıyorum; babanın cenazesi kalkar kalkmaz arkana bile bakmadan kaçtığını." O gün Albay da mı oradaydı? O an tüm görüntüler gözümün önüne geldi. Tüm o kalabalığa rağmen söylediğim zehir gibi sözler yeniden canlandı. O gün, o tabut, o kokmuş toprak, o öfke… Cenaze günü. On sekiz yaşındaydım. Reşit olalı tam bir ay olmuştu. Babama ait o bayrağa sarılı tabutun başında dimdik duruyordum.

