6.вölüɱ/Melez

1514 Kelimeler
'Vitamlara kadar herkes!' diye yineledi. Vitam'lara kadar herkes mi? Ben ne yapmıştım nasıl bu kadar sorumsuz olabilmiştim böyle. İntikam isteğime nasıl yenik düşer onun beni ele geçirmesine izin verirdim. Kalbim sancıdı. Pişman değildim. Angelina'ya üzülmüyordum. Bu farkındalık beni daha da sarstı. Gözlerimde dünya kararırken yakalanmaktan ilkkez bu kadar çok korktum... Efsanelerde ki gibi kanımı şeytanlar içecek güçlenecek melekler göğe yükselecek karanlıktakiler artık aydınlıkta da dolaşabilecekti. Tanrım Tanrım ben naptım? **** Sonbaharın renklerini doğduğum yerde çok severdim. Şuan hatırlamasam da Avustrya'nın küçük bir sahil kasabasının üçyüz metre kadar dışında yaşardık. Bunun en büyük sebebi babamdı. Babam tam anlamıyla bir çiftlik adamıydı. Egzos seslerini, insanların bağrışmalarını, en önemlisi taş yollardan nefret ederdi. O bir doğa tutkunuydu. Büyük iki köpeğimiz daha vardı. Onlardan korktuğumu hatırlıyorum. Çok sert bakar her daim babamın bulunduğu yeri büyük daireler çizerek kolacan ederlerdi. 'Bunlar çok sadık' diye övünürdü her yemeklerini vermeye gittiğinde babam. Türü hatırladığım kadarıyla Kangal olmalıydı. Türkiyeden o zamanlar büyük bir miktarda para ödeyek getittirmiştik ve geldiklerinde inanın daha sevimliydiler. Onlardan çok küçük kırma köpeğimiz Lilo'yu hatırlıyorum. Sırtı benek benekti. Kulakları büyük ve kahverengiydi, ne kadar zaman geçerse geçsin Lilo o kangallar gibi büyümemiş hep geldiği gibi küçük kalmıştı. Annemin tavukların eve girmesinden ve çamurlardan şikayet ettiğini, Sam'in babamla birlikte ufak tarlamızı sürdüğünü hatırlıyordum. Şöyle bir düşününce geçmişimin hala kaybolmadan yanımda durması benim için büyük bir nimetti. Sam yakışıklı bir çocuktu. O zamanlar benden üç yaş büyük olmasına çok sinirleniyordum.  Babam her sabah Sam'le tarlaya gittiğinde ağlayıp bende gitmek istediğimi söylerdim. Her zamanda cevap aynıydı. 'Sam senden büyük sen daha küçüksün hem annene yardım etmelisin' babama küsüp somurttuğumu ayağımla yerdeki bej renginde ayım Toful'a tekme attığımı hatırlıyordum. Babam hareketime güler o zaman uzun olan bakır kıvırcık saçlarımı gözümün önünden çekip yeni aldığımız geceliğimi düzelterek kucağına alırdı. 'Prensesler tarlada çalışmaz onlar güzel elbiseler giyer. Sen bir prenses değilmisin yoksa' der abartılı bir şekilde, bende 'Hayır!' diye ciyaklardım. 'Ben babamın tek prensesiyim!' Sonra herşey tatlıya bağlanırdı. Yine o günlerden bir gün ben bahçedeki sarı yaprakların üzerinde hoplayarak oyun oynuyordum. Annem çamaşırları ipe asıyordu. Sam'le babam da tarladalardı. İki büyük atımız vardı. biri zeus diyeri Athena. İlkin simsiyah olan Zeus'un üzerinde babam geldi yaralıydı. Hemen ardından Abim parlak kahve Athena'yla geliyordu. Annemin endişeli ifadesini hatırlıyorum. 'Saklanın' diyor babam daha atından inmeden. Ve o büyük patlama ardından haykırışlar birbirini izleyen olaylar. Annemin ağlama sesi Sam'le beni evin altında ki ambara kapatılmamız... Titreyerek uyandım. Ağlıyordum. Deli gibi titrerken bir yandan da ağlıyordum. Parlayan lacivert gözler başta beni korkutup geri kaçmama neden olsada sarılmasına izin verdim. 'Şşşhhh...' dedi kulağıma nefesinin sıcaklığı değerken 'Geçti bir rüyaydı.' Hayır demek istedim. Onlar bir rüya değildi. Yaşamıştım onların hepsi olmuş ve ben annemle babamın cesetini görmüştüm. Kanlar içinde ölü bedenlerini, abimin haykırışını, ormana koşuşumu herşey ama herşey gerçekti ve olmuştu! Söyleyemedim... Gözyaşlarımın arasında hıçkırıklarım kaçtı ve ben şuan elimde olan tek şevkate sığındım. Bir şeytan'ın şevkatine... Nice sonra ağlamam kesilmişti. O yatakta yanıma uzanmış düşünceli bir şekilde tavanı izlerken bir yandan ancak çeneme kadar uzanan bakır saçlarımla oynamaya başladı. Bense kısa iç çekişlerle ona eşlik ediyordum. 'Ne düşünüyorsun?' diye mırıldandım. Daha fazla bu sessizliğe dayanamayarak. Bir süre sessizlik devam etti , tam  ben artık bir yanıt gelmeyeceğini düşündüm sıra beni rahatsız eden sessizlik bozuldu 'Belki Dep' dedi duraksadıktan sonra 'İstediğimi elde ettiğimde senide yanıma alırım' Neden bilmiyorum ama söyledikleri gülümsetmişti beni. Şimdi de bir şeytan bana acıyordu ha? O kadar kötü bir durumda mıydım?  'Yarın birgün kıçıma tekmeyi basarsın sen' dedim alayla. Bu onu güldürdü. 'Eğlenceli görünüyor' 'Ukala!' Daha da çok güldü. 'Senin dilin iyice uzadı.' dedi yanımdan kalkarken. Onun yanımdan ayrılmasını istemedim. Elinin hala şaçlarımda olmasını nefes alışverişini dinlemek istedim.Bu yüzden kendime kızdım.  'Şimdi uyu yarın için yapacak çok işimiz var.' Ve ardından odamın kapısı kapandı. Hem ne ara ben odama gelmiştim? Şaşkınca etrafıma bakarken havanın çoktan karardığını farkettim. Şeytan ve meleklerin melezleri... Diğer türlerden çok güçlülerdi. Her gücün vü güzelliğin bir bedeli olduğu gibi bununda bir bedeli vardı: 'İnsanlıkları' Karanlıkta yaşayan kan emicilerin bile ölmüş insanlıkları onların kilerden fazlaydı. Son popüler r******rı elbet bende okumuştum. Vampirler(!) gerçek hayatta romanlarda ki gibi olmasada, bence romanda olmayan insanlıklarına isyan ederken bir de melezleri düşünmeliydiler. Çünkü melezler bu yönden onlardan hada fazla mahrum edilmişlerdi. Hem acıyor hemde kıskanıyordum insanları kıskandığım kadar olmasada. Yatakta daha fazla tavanı izlemekten sıkıldığım için gözlerimi yumup uyumaya çalıştım. Gün çabuk bitmeliydi. *** Hani derler ya neyi çok isterseniz o olmaz! Şuan o durumu yaşıyordum. Olmayan uykumu çağırmaktan bithap düşmüş bilmem kaç bininci koyunda vazgeçerek yataktan kalktım. Biraz açık hava sanırım kendimi toplamam için iyi olacaktı. Bir gün öncesinden aşina olduğum koridordan ilerleyip kulenin taş merdivenlerinden soluksuz kalıncaya kadar çıktım. Kulenin çatıya açılan dar demir kapısına hafifce kuvvet uyguladıktan sonra kışın sert esen rüzgarı bedenimi yalayıp geçti. Çatının taşları soğuk ve siyahtı. Kulenin görünümü sabah ki bej ve kahverengi karışımı görünümüne inat geceleri simsiyah ve puslu bir hal alıyordu. Korunma büyülerin yan etkileri olsa gerek kaos bitmezse asla Camthalion'un gerçek görünümünü göremeyecektik. Bu boyutta huzurun düzenin olduğu zamanları merak ediyordum. Eğitimin, sınavlara göre okula kabul ediliminin, evsizlerin olmayışının ve tabi katillerin hücrelerde olduğu zamanı. Halkın korkusuzca dar sokaklardan geçtiği zamanı.... Tekrar gelen soğuk esintiyle kollarımı birbirine doladım. Camthalion'un büyüklüğü o zaman nefesimi kesti. Tıpkı ilk gün kapısına geldiğim zaman ki gibi gözlerim kocaman açık vaziyette yüzümde hafif bir şaşkınlık hatırı sayılır kadarda hayranlık. Sağ tarafı çayırlıkken, arkasında okyanusa kıyısı vardı. Sudan adeta fışkırırcasına yükselen kayalıklar.... Gözlerim hemen sol yanında başlayan kara ormana takıldı. Orada saklandığım zamanlar rastladığım tek iyi şey Gölet cin'i dedikleri sevimli bir su canlısıydı. Karada da kısa ömürleri olsada yaşamasına rağmen su da ölümsüz bir hayatları vardı. Bu da onları kolay kolay gölet dışına çıkarmıyordu. Beyazı bulunmayan simsiyah gözleri, aynı renkte uzun saçları ve yüzgeçe benzeyen kulakları vardı. Elleri ve ayaklarının insanlarınınkine benzemesi onları küçük bir bebek gibi göstersede yamyam özellikleri ve balıklara benzeyen sivri küçük dişleri sayesinde sevimliliklerini yitiriyorlardı. Bana göre tamamiyle tatlıydılar. Minik tatlı bebekler. Bunlardan bir tanesi beni görüp peşime takıldığı sıra onu yolunu kaybetmiş bir bebek sanmıştım. Ta ki gözümün önünde bir antilop'u canlı canlı yemeye başlayana kadar. O zaman bana her yaklaştığında korkup kaçmıştım bu hareketim onu ağlatmış bende kıyamayıp ölümüne korksamda saçını okşamıştım. Zavallı cin beni terketmek istemediği için yaklaşık birbuçuk ay sonra ölmüştü. Ne ağlamıştım ama... Adı bile vardı. 'Liban' (Liban:ingiliz mitolojisinde deniz kızlarından kutsal olanıdır) Arkamda bir hışırtı duyunca irkilerek döndüm. Yüzünü pek seçemesemde büyük kanatlarından ne olduğunu çıkarabiliyordum. 'Burası bu saatte senin gibi savunmasız bir kız için tehlikeli kaçmıyor mu?' dedi soğuk bir sesle. Ben size günahın cezbediciliğinden yakınıyordum demi? Boşverin bir de bunu dinleyin. Şimdi anlıyordum Günah ve sevabın iyi ve kötü nün neden birbirine galip gelmediğini. İkiside mükemmel ve baştan çıkarıcıydı. 'Be-ben' diye kekeledim. Saçama bir şey söylemekten koktuğum için kekelemekte olan çenemi kapatıp. Taş kulenin çatıya olan giriş kapısına yöneldim. Ne ara geldi bilmiyorum ama kapının önünde durdu. Şimdi daha belirgin ve görünür olmasına rağmen, bugün ayın neden bu kadar bulutlar arkasına saklandığına lanet okudum. 'Çe-çekil ö-nümden' diye kekeledim yine lanet olsun. Güldü. 'Ben gitmene izin verdiğimi hatırlamıyorum' dedi. Korktum. Hayır korkumun sebebi söyledikleri değildi. Sesinde ki duygusuzluktu. İç sesim basbas bağırıyordu. 'Kaç Dep Kaç!' 'Çekil önümden yoksa...' 'Yoksa?' diye sözümü kesti alayla. Bu vitam'ın odasında duyduğum beklenen melezdi. Gardeel'in oğlu. 'Seni Gardeel'e şikayet ederim!' Hah sanki yakın bir ahbabım gibi düşmüş bir melekten mi bahsetmiştim ben demin? Önümde ki melez şaşkınlıkla irkilirken ben bu fırsat bu fırsattır deyip kulenin ikinci kapısına koştum. 'Lanet lanet lanet olsun sana Dep ne diye çıkarsın çatıya bu saatte. Kharon gittiğinde uyumalıydın!'  Bir yandan kendimi azarlarken bir yandan da dalga geçiyordum kendimle 'Zaten lanetlisin aptal doğru düzgün küfretsene kendine sen önce' Odama girip ardımdan kapıyı sertçe kapatana kadar takip edildiğimi düşünüyordum. Korkuyordum. Keşke Kharon yanımda olsaydı. -Tamam! kızlar yatakhanesinde bir erkeğin özellikle bir şeytanın olmasını dilemek saçmaydı!- Ama ben bu saçmalığı canıgönülden kabul ediyordum.  İç sesimle bütün hayal gücüm ve enerjimle Kharona seslendim. Benim gibi bir Lanetliden ne beklenirdi ki tabi ki de yanıtsız kaldı. Aslında sesimi ona duyurabileceğimi düşünmek bile saçmaydı. Keşke Telepatik yöntemler dersini dinleseydim diye düşünmeden edemedim. Sabah'ı uykusuz bir şekilde sanki melez sadece kapıdan girebilecekmiş gibi kapının önünde tetikte geçirdim. O zamanlar bana bunun bir saçmalık olduğunu söylesenizde sizi dinlemez ve yaptığımın doğru olduuna inanırdım. Bende panik atak var (!) Sabah gözlerimin altı uykusuzluktan çökmüş bir halde buldum kendimi. Ceza sınıfımın kıyafetlerini giyerken bu sefer garipsemediğimi farkettim. Bugün ki dersimiz 'Orman yaratıkları'ydı. Tek kitap neredeyse benim ağırlığımda olunca haliyle yönetim biz öğrencilere acımış o güne tek o dersi koymuş olmalıydı. Başka açıklaması olamazdı. Suratımı buruşturup sınıfı yol alırken Kharon'la karşılaştım merdivenlerde yine.  'Burada kamp kurmaya başladığını düşünmeye başlayacağım' dedim onu iğneleyerek. O ise güzel bir espri yapmışım gibi kahkaha attı ve kulağıma eğilip ciddi bir sesle 'Beni yatağına çağırdın mı dün?' diye fısıldadı.  Ardından şaka yapıyormuş gibi tekrar kahkaha atarak elimde ki kitabı alıp kendisinin kinin üzerine çok hafifmiş gibi zorlanmadan koydu.Kolaylıkla taşıması gözümden kaçmamıştı ama dediğiyani yaptığı şaka kanımı dondurmuştu. Acaba dün ona seslenişimi duymuş muydu? ben bunları kafam önümde eğik düşünürken aniden omuzumdan tutup beni durdurmasıyla ancak başımı kaldırabildim. Demin eğer Kharon beni durdurmuş olmasaydı dün akşamki melezin taş gövdesine yapışacaktım. Bu farkındalıkla ben korkuyla irkilip Kharon'a yanaşırken Melezin yüzünde alaycı bir gülümseme oluştu. 'Demek kaçışın buraya kadarmış ha tavşancık?'
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE