KALEMİ KIRILAN GELİN
Mardin’in o yakıcı güneşi, tepemizdeki taş evlerin arasına sızarken her zaman umut verirdi bana; ama o sabah, güneş sanki sadece celladımı aydınlatmak için doğmuştu.
Üniversite sınav sonuçlarının açıklandığı o sabahı hayatım boyunca unutmayacaktım. Ekrandaki puanı gördüğümde kalbim yerinden çıkacak gibi olmuştu. Şehir dışındaki o okul, o öğretmenlik hayali artık sadece birkaç tık uzağımdaydı. Ama babamın ağır adımlarla odaya girişiyle, ekranın ışığı sanki ömrümün ışığıyla birlikte söndü.
İşte "Deli Ağa’nın Gelini" olmaya giden o ilk ve en uzun günün hikayesi...
Gözlerim ekrandaki "Eğitim Fakültesi" yazısında asılı kalmıştı. İçimde havai fişekler patlıyor, Mardin’in dar sokaklarından kanat çırpıp uçuyordum sanki. "Anne!" diye bağırmak istedim, "Kurtuluyoruz anne!" Ama kapı öyle bir hışımla açıldı ki, sevincim boğazımda düğümlendi. Babam, elinde tütün tabakasıyla, yüzünde o her zamanki karanlık ifadesiyle karşımdaydı.
"Kapat o aleti," dedi sesi bir bıçak sırtı kadar keskindi. "Hazırlan. Yarın Karadağ aşiretine gelin gidiyorsun."
Dünya o an durdu. Oksijen ciğerlerime uğramayı bıraktı. "Baba, ne diyorsun sen? Sınavı kazandım ben, bak puanım..."
Babam yerdeki bilgisayarı tekmesiyle bir kenara fırlattı. Plastik kasanın kırılma sesi, hayallerimin kemiklerinin kırılma sesiydi. "Boran Ağa'nın babasıyla el sıkıştım. Borçlar silinecek, üstüne de başlık alınacak. Karadağların tek oğluyla evleneceksin."
"Boran mı?" dedim titreyerek. "Baba o adam deli diyorlar! İnsan içine çıkmıyormuş, kimseyi tanımıyormuş. Yapma baba, kurbanın olayım yapma!"
Babam üzerime yürüdü. Tam o sırada annem ve beş kız kardeşim kapının eşiğinde belirdiler. Annem, gözleri çoktan şişmiş, belli ki bu kararı önceden öğrenmiş ama söyleyememiş... En küçüğümüz Zehra, henüz üç yaşında, annesinin eteğine tutunmuş korkuyla bakıyordu.
"Eğer gitmezsen," dedi babam parmağını kardeşlerimin üzerine doğrultarak. "Senin yerine bir küçüğünü, Melek’i veririm. O da olmazsa öbürünü... Karadağlar 'bir can' dedi, hangisi olduğu fark etmez, dedi. Sen, okuyup gideceksin de biz aç mı kalacağız? Ya bugün gidersin ya da kardeşlerinin hayatını kendi ellerinle ateşe atarsın."
O an, içimdeki o üniversite hayali kuran kızın öldüğünü hissettim. Melek henüz on beş yaşındaydı. Daha çocuktu. Onun o karanlık konağa, o "Deli" dedikleri adamın yanına gönderilme ihtimali, benim ölmemden daha ağır geldi.
Babam odadan çıktığında annem hıçkırıklara boğularak yanıma çöktü. Melek, Fatma, Leyla, Gül ve küçük Zehra... Hepsi etrafıma doluştu. Küçük odamız bir anda yas evine döndü.
"Anne..." dedim, sesim çıkmıyordu. "Nasıl yaparsınız bunu bana?"
"Kadersiz kızım," dedi annem ellerimi öperek. "Babanı biliyorsun, Nuh diyor peygamber demiyor. O Boran... Onun durumu farklıymış Elifim. Kötü biri değilmiş, sadece hastaymış. Belki sen şifa olursun ona, belki sen okumuşluğunla o konağı dize getirirsin."
"Ben şifa istemiyorum anne, ben hayatımı istiyorum!" diye feryat ettim. Melek boynuma sarıldı, "Abla gitme, ben de gitmeyeyim, beraber kaçalım," diye ağladı. Onu göğsüme bastırdım. Kaçacak yerimiz yoktu. Bu coğrafyada kaçmak, ölmekten daha beter bir sona davetiye çıkarmaktı.
Bütün gece uyumadık. Beş kız kardeşim dizlerimin dibinde, ellerimi bırakmadan ağlayarak uyuyakaldılar. Ben ise sabaha kadar duvardaki çatlakları izledim. Yarın, hiç görmediğim, sesini duymadığım, insanların "yanına yaklaşmayın, parçalar" dediği bir adama, bir "Deli"ye kurban edilecektim.
Sabahın ilk ışıklarıyla eve o ağır, pahalı kokular sinmiş kadınlar geldi. Karadağların gönderdiği kadınlar... Beni bir eşya gibi incelediler. "Yüzü güzelmiş," dedi biri. "İnşallah Boran Ağa’yı sakinleştirir," dedi diğeri acıyan bir sesle.
Beni hazırladılar. Üzerime giydirilen o ağır gelinlik, sanki demirden bir zırhtı. Annem duvağımı takarken elleri öyle titriyordu ki, iğne parmağına battı. Kırmızı kuşağı babam bağlayacaktı ama elini bile sürmedi. "Gitsin, bir an önce bitsin bu iş," dedi sadece.
Kardeşlerimle vedalaşırken kalbim bin parçaya bölündü. Zehra’yı kucağıma aldım, kokusunu içime çektim. "Ablan sizi hep sevecek," diye fısıldadım kulağına. Melek’in kulağına ise gizlice, "Kardeşlerimize iyi bak, güçlü ol, sakın ağlama," dedim.
Konvoy kapıya geldiğinde, davulun sesi kulağımda bir idam marşı gibi çalıyordu. Damat yoktu. Gelin arabasının ön koltuğu boştu. Boran Ağa gelmemişti. Kimse de nedenini sormuyordu, çünkü herkes biliyordu; Deli Ağa o gün yine kendi karanlığına hapsolmuştu.
Mardin’in dar, dolambaçlı sokaklarında süzülen o siyah araba, sanki yaşayan bir tabut gibi beni içine hapsetmişti. Camın gerisinden arkama, o küçücük pencereli kerpiç evimize son bir kez baktım. Annem, titreyen elleriyle bir kova suyu sokağa boşalttı; ama biliyordum ki o suyun serinliği benim yanan kalbime ulaşmayacaktı. Onun dökülen gözyaşları, eşiğe serptiği o sudan çok daha fazlaydı; her bir damlası toprağa değil, benim ruhuma birer mühür gibi basılıyordu.
Kardeşlerim... En küçüğü Zehra’nın o hiçbir şeyden habersiz sallanan minik eli, sanki boğazıma düğümlenen o hıçkırığı daha da derinleştirdi. Melek’in yaşlı gözleri ise bir sözleşmenin en ağır maddesi gibi zihnime kazınmıştı. Onlar için gidiyordum. Onlar bu kirli törenin, bu acımasız pazarlığın dişlileri arasında ezilmesin diye kendimi feda ediyordum. Araba her sarsıntıda beni doğup büyüdüğüm o mahalleden biraz daha koparıp, heybetli ama bir o kadar da ürkütücü Karadağ Konağı’na, hayatımın en büyük karanlığına doğru sürüklüyordu.
İçimde, korkunun üzerine bir zırh gibi giydiğim o tek ve sarsılmaz düşünce yankılanıyordu: Boran Karadağ... İnsanların ismini anarken seslerinin titrediği, "Deli Ağa" dedikleri o adam. Zihnimde canavarlaştırdığım, karanlık odalarda zincirlerle tutulduğunu hayal ettiğim o cellat. İçimden ona karşı sessiz bir yemin ettim: Eğer bana elini sürersen, eğer masumiyetimi bir borç senedi gibi tahsil etmeye kalkarsan, eğer canımı yakarsan seni bu dünyada yapayalnız bırakırım. Ruhunu, o sığındığın karanlığın içinde tek başına çürütürüm.
Ellerim gelinliğimin dantellerini sımsıkı kavramıştı, tırnaklarım avuç içlerime batıyordu. Öfkemi, korkumun önüne set yapmıştım. Ancak o an bilmiyordum; o koca konağın en üst katında, kapısı kilitli o odada bekleyen adam, zaten dünyanın en kalabalık yalnızlığında boğuluyordu. Ben celladıma gittiğimi sanıyordum, oysa her şeyden habersiz, bir diğer kurbanın yanına sürgün ediliyordum. Mardin’in göğü üzerimize çökerken, bir deli ile bir feda; aynı cehennemin içinde birbirimize çarparak yanacaktık.