Boş Sandalye
Takvimler Ocak ayının yirmi üçüncü gününü gösteriyordu.
Akşam, şehrin üzerine ağır ağır çökerken gökyüzü kurşuni bulutlarla örtülmüş, hava insanın iliklerine işleyen bir soğuğa bürünmüştü. Kaldırımlarda aceleyle yürüyen insanlar montlarının yakalarını kaldırıyor, rüzgârdan korunmaya çalışıyordu.
Sedef ise kalabalığın arasında tek başına ilerliyordu. Adımları ne hızlıydı ne yavaş, sanki yıllardır yürüdüğü bir yolu ezberden takip ediyormuş gibiydi. Soğuk, yanaklarını pembeye boyamıştı. Rüzgâr omuzlarına dökülen koyu saçlarını savurup yüzüne taşıyınca bir eliyle onları kulağının arkasına sıkıştırdı, sonra parmaklarını yeniden kabanının cebine sakladı.
Tam o sırada ince ince yağmur çiselemeye başladı. Şehrin ışıkları yağmur damlalarının arasında bulanıklaşırken Sedef başını kaldırıp gökyüzüne baktı. O sırada birkaç damla kirpiklerine kondu. Eskiden olsa durur, yüzünü yağmura çevirir, acele etmeden yağmurun tadını çıkarırdı. Şimdi ise adımlarını hızlandırdı. Çünkü gitmesi gereken yer belliydi.
Her ayın yirmi üçüncü günü olduğu gibi...
Bu tarih takvimde sıradan bir sayıdan ibaretti çoğu insan için. Ama bazı günler vardır, üzerinden yıllar geçse de insanın içindeki yerini kaybetmez. Ne kadar unutmaya çalışırsan çalış, sessizce gelip omzuna dokunur. Sedef de böyle bir güne doğru yürüyordu. Yüzünde sakin bir ifade vardı ama gözlerinde başka bir hikâye saklıydı, içinde, kimseye açmadığı bir odanın kapısını yıllardır kilitli tutuyordu. Ve her ayın yirmi üçünde, o kapı istemeden de olsa aralanıyordu.
Köşeyi döndüğünde restoranı gördü. Küçük mekân yıllardır olduğu yerde aynı sıcaklıkla ona bakıyordu. Buğulanmış camlarının ardından sızan sarı ışıklar yağmurun gri perdesini delip yayılıyordu. Sokağın diğer binaları zamanla değişmiş, bazı dükkanlar kapanmış, yenileri açılmıştı. Ama burası hep aynı kalmıştı. Sıcak sarı ışıklar buğulanmış camlardan dışarı taşıyor, içerideki huzuru adeta sokağa yayıyordu. Pencere kenarlarına yerleştirilmiş saksılardaki çiçekler kışa rağmen canlılığını koruyordu. Ahşap tabelası yılların izlerini taşısa da hâlâ dimdik ayaktaydı.
Sedef, restorana baktığında içinde garip bir sızı hissetti. Bazı yerler insanın canını yaksa bile vazgeçemediği şeylere dönüşüyordu. Burası da öyleydi. Burası onun için yalnızca bir restoran değildi. Bir başlangıcın ve bir sonun sessiz tanığıydı. Çünkü yıllar önce onunla burada tanışmış, ilk bakışlarını burada paylaşmış, ilk kahkahalarını burada bırakmışlardı.
Sedef bir an durunca bakışları bu defa pencerenin önündeki masaya takıldı. Göğsünün tam ortasında, yıllardır yerini değiştirmeyen o tanıdık sızı yeniden kıpırdadı. Ne kadar zaman geçmiş olursa olsun bazı hislerin eskimediğini düşündü. Sadece insan onları taşımaya alışıyordu.
Derin bir nefes aldı ve yağmurun altında, geçmişin sessizce beklediği mekana doğru yürüdü. Restoranın kapısını yavaşça açtığında kapının üzerindeki küçük zil tanıdık bir sesle çınladı. İçeri girer girmez sıcak hava yüzüne çarpınca içindeki huzursuzluk bir nebze dağıldı. Dışarıdaki keskin soğuktan sonra bu sıcaklık neredeyse bir kucaklama gibiydi. Sıcak ev yemekleri, taze ekmek ve demlenmiş çayın kokusu havaya karışmıştı. Duvarlardaki ahşap raflar, eski fotoğraflar ve loş ışıklar yıllardır değişmemişti.
Her şey tanıdıktı. Her şey aşinaydı. Ve her şey canını yakıyordu. Ve Sedef bunu kendine bile isteye yapıyordu. Bir insan bunu kendine neden yapardı ki?
"Hoş geldin kızım." Sedef düşüncelerinden sıyrılıp başını kaldırdı. Tahsin Amca her zamanki gibi kasanın yanında duruyordu. Yüzündeki kırışıklıklar yılların yükünü taşısa da bakışları hala o tanıdık sıcaklığı taşıyordu. Sedef hafifçe gülümsedi.
"Hoş buldum Tahsin Amca. Nasılsınız?"
“Seni gördüm daha iyi oldum. Buyur kızım masan hazır.” Yaşlı adamın gözlerinde kısa bir hüzün belirdi. Sedef'in neden geldiğini biliyordu. Bugün o gün olduğunu biliyordu. Ve her ay aynı masaya oturduğunu da. Ama hiçbir zaman bu konuyu gündeme getirmedi. Çünkü bazı acıların sessizliğe ihtiyacı vardı.
“Teşekkür ederim.”
Sedef pencere kenarındaki masaya yürüdü. O masa... Her şeyin başladığı yerdi. Ve her şeyin bittiği yer. Beyaz örtü kusursuzdu. Masanın ortasındaki küçük vazoda duran çiçekler tazeydi. Karşılıklı duran iki sandalye her zamanki gibi yerindeydi. Her şey hazırdı. Her ay olduğu gibi. Her ayın yirmi üçüncü günü olduğu gibi. Derin bir nefes aldı.
Bazı insanlar takvimdeki günleri sayardı. Bazılarıysa bir günü ömür boyu yaşardı. Sedef için ayın yirmi üçüncü günü, diğer günlerden farklıydı. Takvim yaprakları değişir, mevsimler birbirini kovalar, yıllar sessizce geçip giderdi ama her ayın yirmi üçüncü günü geldiğinde zaman sanki olduğu yerde dururdu. Çünkü bazı özlemler yaş aldıkça azalmazdı. Bazı yokluklar insanın içine yerleşir, kalbinin bir parçası hâline gelirdi. Ve bazı masalar... Sahibi gelmese bile boş bırakılırdı.
Masaya sessizce otururken dışarıda hayat bütün hızıyla devam ediyordu. İnsanlar gülüyor, koşuşturuyor, bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Oysa onun zamanı yıllar önce durmuş gibiydi. Garson yaklaşınca başını kaldırdı.
"Hoş geldiniz Sedef hanım. Her zamanki gibi mi?" Genç kız hafifçe gülümsedi.
"Her zamanki gibi." Garson uzaklaşırken karşısındaki sandalyeye kaydı bakışları.
Boştu.
O günün ardından geçen hiçbir yıl, hiçbir mevsim o boşluğu dolduramamıştı. Kalbi, yıllar geçmesine rağmen aynı yerden sızlamayı başarıyordu. Bir zamanlar Oktay'ın oturduğu yer şimdi boştu. Ama anıları hâlâ taptaze bir şekilde oradaydı. Kalbi sızlayınca gözlerini kapattı. Bir anlığına geçmişte buldu kendini.
Oktay'ın kahkahası... Masanın üzerinde birleşen elleri... Birlikte kurdukları hayaller... Düğün planları... Geleceğe dair kurdukları o küçük, masum umutlar... Hepsi bir film sahnesi gibi gözlerinin önünden geçti. Sonra başka bir anı gelip hepsini yok etti. En acı olanıydı bu.
Aynı masaydı. Aynı sandalyeler. Aynı akşam. Ama bu kez Oktay'ın gözlerinde bir hüzün vardı, birazda pişmanlık.
"Sedef..." O sesi hâlâ unutamamıştı.
"Ben gitmek zorundayım, biliyorsun benim çok farklı, büyük hayallerim var…" Gerisini hatırlamak istemedi. Kalbi o gün kırılmamıştı, kalbi o gün paramparça olmuştu. Ve bazı parçalar bir daha hiç bulunamadı.
Yavaşça gözlerini açtı. Karşısındaki sandalye yine boştu. Sessizce önüne gelen yemeği yemeye başladı. Dışarıdan bakıldığında yalnız başına yenen sıradan bir akşam yemeği gibiydi. Ama içinde fırtınalar kopuyordu.
Özlem...
Kırgınlık...
Hayal kırıklığı...
Ve hâlâ ölmemiş bir sevgi...
Hepsi aynı kalpte yan yana yaşamayı öğrenmişti. Sedef artık acı çekmemeyi değil, acısıyla yaşamayı öğrenmişti.
Saatler sonra tabağındaki son lokmayı da bitirdi. Tahsin Amca'nın sessizce bıraktığı ince belli bardaktaki çaydan yükselen buhar, yüzüne doğru usulca yükselirken parmaklarını sıcak cama doladı. Dışarıdaki ayazdan sonra bardağın verdiği sıcaklık iyi gelmişti.
Pencereye çevirdi gözlerini. Yağmur biraz daha hızlanmıştı. Sokağı aydınlatan sarı sokak lambalarının altında düşen damlalar altın parçacıkları gibi parlıyor, kaldırım taşlarının üzerinde küçük gölcükler oluşturuyordu. İnsanlar başlarını eğerek yürüyordu. Kimi çantasını başının üzerine tutmuş, kimi montunun içine iyice gömülmüştü.
Bir kadın elinden tuttuğu küçük çocuğu yağmurdan korumaya çalışarak koşuyordu. Karşı kaldırımda genç bir çift tek şemsiyenin altına sığınmış, birbirlerine sokularak yürüyordu.
Bir kurye motosikletini yağmurun altında güçlükle sürüyor, motorun ışıkları ıslak asfaltın üzerinde titreşen yansımalar bırakıyordu. Hayat devam ediyordu. İnsanlar seviyor, kavuşuyor, ayrılıyor, yeniden başlıyordu. Sedef ise yıllardır aynı yerde takılıp kalmış gibiydi.
Çayından küçük bir yudum aldığında demlenmiş çayın o tanıdık kokusu ciğerlerine doldu. Restoran her zamanki gibi sıcacıktı. Duvarlardaki ahşap kaplamalar yılların yorgunluğunu taşıyor, sarı ışıklar mekâna huzurlu bir sıcaklık yayıyordu. Tavandan sarkan küçük lambalar masaların üzerine yumuşak gölgeler düşürüyor, arka tarafta çalan hafif müzik insanın ruhunu dinlendiren bir fon gibi ortamı dolduruyordu.
Mutfaktan gelen taze ekmek kokusu çocukluk anıları kadar tanıdık hissettiriyordu. Burası insana ait olduğu hissini veren yerlerden biriydi. Belki de bu yüzden vazgeçemiyordu. Canını yakmasına rağmen. Gözleri karşısındaki boş sandalyeye kaydı. Bir anlığına bakışlarını oradan alamadı. Yıllar geçmişti. Ama bazı alışkanlıklar zamana meydan okuyordu. Bazı bekleyişler bitmiyordu.
İnsanlar onu güçlü bir kadın sanıyordu. Belki haklıydılar. Hayallerini gerçekleştirip kendi küçük restoranını kurmuş hayata tek başına tutunmuştu. Karşısına çıkan zorlukların altında ezilmek yerine onları omuzlamayı öğrenmişti. Kolay değildi ama başarmıştı. Kimse geceleri kaç kez ağladığını uyuyamadığını bilmiyordu. Kimse kalbinin kırılan parçalarını tek tek nasıl toplayıp onardığını görmemişti. Kimse her sabah yeniden ayağa kalkmak için verdiği savaşa şahit olmamıştı.
İnsanlar güçlü kadınları hep yanlış tanıyordu. Güçlü olmak acı çekmemek değildi. Güçlü olmak, acı çekmeye rağmen yürümeye devam etmekti. Sedef bunu yıllar önce öğrenmişti. Belki de bu yüzden artık gözyaşlarını kimse görmüyordu. Acısını kalbinin en sessiz köşesine gömmüştü. Orada duruyordu. Sessizce. Derinlerde. Ama hiç kaybolmuyordu. Hep oradaydı.
Dışarıda yağmur biraz daha şiddetlendi. Camdan aşağı süzülen damlalar birbirine karışırken Sedef boş bakışlarla onları izledi. Hayat da biraz yağmura benziyordu galiba. Bazı insanlar altında ıslanıp geçiyordu. Bazılarıysa bir fırtınanın içinde kayboluyordu. Ve bazı yaralar... Aradan yıllar geçse bile ilk günkü gibi sızlamaya devam ediyordu.
Sessizce ayağa kalkıp paltosunu giydi. Kasaya yönelip hesabı öderken Tahsin Amca'yla göz göze geldi. Yaşlı adam babacan tavırla kızı uğurlarken Sedef de aynı şekilde karşılık verdi. Bazen insanlar birbirlerinin acılarını uzun uzun konuşmadan da anlayabilirdi.
Kapıdan çıkarken zil yeniden çaldı ardından soğuk hava onu tekrar karşıladı. Tahsin Amca camın ardından genç kızın uzaklaşan siluetini izlerken iç çekti. Bir babanın evladına baktığı gibi baktı arkasıından. Çünkü o ve bu mekan tüm yaşananlara tanıklık etmişlerdi.
Evet bazı yaralar görünmezdi. Ama insan yine de onların ağırlığını hissederdi. Ve Sedef, her ayın yirmi üçünde, o görünmez yükü omuzlarında taşıyarak kendine işkence edercesine yürümeye devam ediyordu.