Erken Gelen Teşekkür

1479 Kelimeler
Gözlerimi açtığımda yumuşacık bir yatağın içindeydim. Bir an nerede olduğumu kestiremedim. Tavana baktım. Sessizlik. Sonra hatırladım… Kolye… çöp… Serap! Bir anda yerimden fırladım. Kalbim hızlı hızlı çarpıyordu. Yastığın ve battaniyenin üzerine işlenmiş Koçanoğlu amblemini görünce nerede olduğumu anladım. Beni arabasına alan o tuhaf, soğukkanlı adam… Onun işi olmalıydı bu. O an yan yatakta Serap’ı gördüm. Bacaklarını karnına çekmiş, bebek gibi uyuyordu. Onu görünce içim biraz rahatladı. Işığı yaktım, gözlerim kamaştı. Telefonumu aramaya başladım. Komodinin üstündeydi. Serap şarja takmış olmalıydı. Ekrana baktığımda saat gece 00.03’tü. Gözlerim büyüdü. “Kahretsin… geç kaldım,” dedim. Hemen Serap’ı dürttüm, “Kalk Serap, geç kaldık! Annemiz meraktan çatlamıştır şimdi!” Serap gözlerini ovuşturdu, boğuk bir sesle, “Merak etme abla… gelemeyeceğimizi söyledim,” dedi ve başını tekrar kuş tüyü yastığa gömdü. Ben daha da panikledim, “Uyan Serap! Uykunun zamanı değil!” dedim, bu kez onu daha sert dürterek. “Beş dakika daha… ne olur…” “Hayır! Bir dakikamız bile yok!” O hâlâ mırıldanıyordu, “Tabi gün boyunca uyuyan sensin… akşamdandır başında bekliyorum.” Sustuğum birkaç saniye boyunca olanları düşündüm. Sinirlerim gerildi. Üzerindeki örtüyü çekip attım: “Kimin yüzünden bu hale düştüm acaba?” Serap yatakta doğruldu, uykulu gözleri birden irkildi. “Ely… kolyeyi bulamamışsın,” dedi, bir anda her şeyi hatırlayarak. Başımı iki yana salladım, “Evet… kolye yoktu. Her şey çantadaydı… ama kolye yoktu.” Yanına oturdum, içimden derin bir nefes aldım. Serap bana baktı. Dudakları titriyordu. “Şimdi ne yapacağız abla?” “Bilmiyorum…” dedim boğuk bir sesle. Elimi alnıma götürdüm. Gözlerim yanıyordu. “Ama önce buradan çıkmamız gerek.” Serap kıkırdayarak gerildi, “Burası çok güzel… sabaha kadar kalsak olmaz mı? Hem bir duş alır, açık büfeden kahvaltı yaparız.” Gözlerimi devirdim, “Ciddi olamazsın Sero… bu kadar derdin ortasında senin düşündüğün şeye bak.” “Haklısın abla, tamam… hemen çıkalım,” dedi, gönülsüzce ayağa kalktı, sonra bir adım geri atıp yüzünü buruşturdu. “Ely baksana… bir banyo mu yapsan? Çok fena kokuyorsun.” Derin bir nefes alıp başımı iki yana salladım, “Sero, alacağım seni artık ayaklarımın altına. Sayende bir çöpçü olmadığımız kalmıştı… Onu da olduk!” Serap kıkırdadı, hiçbir şey olmamış gibi omuz silkti, “Onu bunu bırak da… seni otele getiren adam… çok yakışıklı değil miydi?” Göz kırptı. Elimi alnıma vurdum, “Bayılacağım şimdi, yemin ederim!” “Tamam tamam, bir şey demedim,” diyerek banyoya yöneldi. Elini yüzünü yıkarken içeriden seslendi: “Ely, hiç olmazsa bir duş al… adam bir daha karşına çıkarsa?” “Pis koktuğumun farkındayım, öcü gibi de görünüyorum… ama burda üstüm yok Serap. Eve gitmemiz lazım,” dedim. Kapıyı araladı, başını çıkarıp muzır bir sırıtmayla, “Ooo abla… yoksa o adamdan hoşlandın mı?” Yastığı kaptığım gibi kafasına fırlattım, “Saçmalama Serap! Ne hoşlanması? Adam bu halimle beni arabasına aldı, yardım etti, o olmasa o çantayı da bulamazdım.” Serap yastığı yerden alıp sarıldı, “Yoksa… o da senden mi hoşlandı?” Gözlerini kocaman açarak devam etti: “Hoşlanmasa niye yardım etsin ki? Buraya kadar kucağında taşıdı. Hem Boğaç’a ‘bayanı aldığım yere bırakırım’ dedi. Bence etkilenmiş olabilir.” Derin bir iç çekip başımı salladım, ne diyeceğimi bilemiyordum. Serap bu kez iki yana kollarını açıp tiyatral bir şekilde bağırdı: “Garson kız ile mafyanın büyük aşkı!” “Serap, seni boğarım!” diyerek üstüne koştum. Kahkahalar banyoya kadar uzandı, Serap kapıyı kapatıp içeriden seslendi: “Tıpkı filmlerdeki gibi…” O an… Ne kolyeyi, ne tehlikeyi, ne de hayatın üstümüze yıktığı yükleri düşündük. Sadece güldük. Ve Serap… Yalnızca kardeşim değil, Benim en yakın arkadaşımdı da. Kapı çaldığında bir an duraksadım. Saat geç olmuştu ve bu kadar yorgunluğun üzerine gelen en ufak bir tıkırtı bile tedirginliğe yetiyordu. Kulağımı kapıya dayayıp, “Kim o?” diye seslendim. Serap da kapının önünde dikiliyordu. Kapının ardından önce bir boğaz temizleme sesi geldi, sonra tanıdık bir ses: “Ben Boğaç.” Kapıyı araladım, “Buyrun…” dedim biraz temkinli, biraz şaşkın. Boğaç kapı eşiğinde başını eğip içeriyi şöyle bir gözden geçirdi. “Gürültü gelince… patron beni gönderdi. Bir sorun mu var, bakmamı istedi,” dedi. “Yok, bir sorun yok. Kardeşimle şakalaşıyorduk sadece,” dedim biraz mahcup bir ifadeyle. Anladığım kadarıyla yan odada kalıyorlardı. Duydukları her şey az çok ulaşıyordu onlara. Boğaç başını sallayıp, “Tamam. Bir sorun olursa buradayım. Seslenmeniz yeter,” dedi. “Teşekkür ederim,” diyerek kapıyı kapatacakken Serap aniden koşarak geldi. Gözleri ışıl ışıldı, “Bizi eve bırakır mısın?” diye sordu heyecanla. Boğaç bir bana baktı, bir Serap’a. Sonra da hafifçe başını eğdi, “Tabii. Yarım saate aşağıda görüşürüz,” dedi ve uzaklaştı. Kapıyı kapatır kapatmaz, Serap’a döndüm dişlerimi sıkarak: “Serap ne yaptın sen?” Omuzlarını silkti, “Ne var bunda abla, adam yardım etmek istiyor işte.” Gözlerimi devirdim, “Biraz ağırdan mı alsan? Neredeyse adamın içine düşeceksin.” “Alakası yok. Dedim ya, dersimi aldım.” İç çektim, “Akıllanmazsın sen…” Serap kahkahasını zor tuttu. Hazırlanıp odadan çıktık. Kapının önünde bekleyen arabayı görür görmez tanıdım. Aynı cip. Aynı gizemli hava. Arabaya yaklaşınca Boğaç kapıyı açtı. İçeri bindik. Ama şoför koltuğundaki kişi, Boğaç değil… patronun ta kendisiydi. Başını çevirip sakin bir sesle, “Sizi ben bırakacağım,” dedi. Hemen karşı çıktım, “Zahmet olmasın… biz giderdik.” Kontağı çevirdi, gözlerini yola dikti. “Artık çok geç,” dedi, sesi tok ve netti. Serap dizimi dürttü. Bakışlarımı kaçırdım. Bozuntuya vermedim. Kalbim hâlâ o kolyeyi düşünüyordu… Ama içimde başka bir şey daha kıpırdanıyordu. Adını koyamadığım bir his… Güven mi? Tedirginlik mi? Yoksa her ikisi birden mi? Serap sabırsızca, direk pat diye sordu: “Adınız ne?” Adam, dikiz aynasından kaşlarını kaldırarak Serap’a baktı ama cevap vermek yerine sesi biraz daha alçalıp toklaşarak başka bir şey sordu: “Şu kolye neye benziyor?” Serap’la göz göze geldik. Adamın kolyeye bu kadar takılması beni şaşırtmıştı. Serap’ın da rengi sararmıştı. Gözleri büyümüş, nefesi hızlanmıştı. Ben hemen araya girip toparladım: “Babaannemden kalma… eski bir şey. Manevi değeri var benim için,” dedim sesimi mümkün olduğunca soğukkanlı tutarak. Adamın çenesi kasıldı, dişlerini sıktı. Yüz hatları gerginleşti. Aynadan bana kısa bir bakış attı—inanmıyorum der gibiydi. Sonra gözlerini yola çevirdi. Bir daha da tek kelime etmedi. Sokak lambalarının altında, sessizce ilerledik. Evimize yaklaşınca, iki sokak ötede arabayı durdurmasını istedim: “Teşekkür ederim… bizi burada indirebilirsiniz,” dedim usulca. Adam arabayı kenara çekti. Direksiyona yüklendiği an sanki omzunda tonlarca yük vardı. Arabadan indik. Bir an duraksayıp, şoför camına yaklaştım. Kafamı eğip nazikçe, “Yaptıklarınız için teşekkür ederim,” dedim. O sırada birden döndü bana, gözlerini dikip: “Teşekkür için acele etme,” dedi ve gaza basıp uzaklaştı. Gecenin serinliği tenime değil, doğrudan iliklerime işledi. İçime buz gibi bir soğukluk oturdu. Adamın sözleri beynimde yankılandı: “Teşekkür için acele etme…” Fısıltıyla kendi kendime, “Bu da ne demek şimdi?” dedim. Donup kalmıştım. Hareketsizce öylece duruyordum. Serap koluma girip beni hareket ettirene kadar kımıldayamadım bile. “Abla ne dedi o adam? Suratın bembeyaz olmuş,” dedi. Kendimi toparlamaya çalışarak, “Yok bir şey… önemli değil dedi sadece,” dedim geçiştirmek için. Ama içim içimi yiyordu. Kolkola girip eve vardığımızda babam uyuyordu. Ama annem… hasta yatağında gözleri yaşlı, elleri kucağında bizi bekliyordu. Bizi görür görmez kollarını açtı: “İki gündür neredesiniz? Yüreğim ağzıma geldi,” dedi sesi titreyerek. Koşup boynuna sarıldım, “Özür dilerim anne… Serap haber vermedi mi?” “Verdi ama olsun… yine de tedirgin oldum,” dedi gözlerinden bir damla yaş süzülürken. Serap da eğilip anneme sarıldı, “Canım annem… bir daha olmaz, söz,” dedi. Annem başımızı okşarken birden burnunu buruşturdu: “Bu koku ne Elaya?” Başımı öne eğip utana sıkıla, “Sorma anne… iş yerinde çöp dökerken üstüme sıçradı,” dedim. Annem kaşlarını kaldırdı, yüzü endişeyle buruştu: “Çabuk banyoya. Hastalanacaksın böyle,” dedi. Yorulmuştum, kirlenmiştim, tükenmiştim ama annemin sesindeki o şefkat… İçimdeki fırtınayı bir süreliğine dindirmeye yetti. *** Sekiz yıl önceydi… Lise son sınıftaydım. On yedi yaşındaydım. Serap’la okuldayken gelen haber, hayatımın yönünü tamamen değiştirdi. Annemle babam trafik kazası geçirmişti. O günden sonra hiçbir şey aynı kalmadı. Babamın diz kapağı parçalanmıştı. Bir daha hiçbir zaman düzgün yürüyemedi. Annemin beli kırılmıştı… O gün bugündür yatakta. Bir daha kendi başına kalkamadı, yürüyemedi. Babam polis emeklisiydi. İyileşip görevine dönemeyeceği anlaşılınca erkenden emekli ettiler. Aldığı tazminat, birkaç hastane masrafını bile karşılayamadı. Aylarca yatak döşek hastane koridorlarında sürüklendik. Sonra… Babam kendini suçlamaya başladı. Ailesine yetemediğini düşündü, gün geçtikçe başka birine dönüştü. Eskiden yüzünden gülücük eksik olmayan adam, suskun, huysuz ve asık suratlı biri olmuştu. Bir süre sonra eline geçen üç beş kuruşla da kendini alkole verdi. Öyle ki aldığı emekli maaşı, ayın yarısında yetmez olurdu içkisine. Kalanı da annemin ilaçlarına gidince… evde açlık, yoksulluk, çaresizlik büyüdü. Oysa benim derslerim çok iyiydi. Hayallerim vardı. Ama o kazayla birlikte hepsini, hiç düşünmeden, arkamda bırakmak zorunda kaldım. Okulu bıraktım. Evimizin geçimini üstlenmek bana düştü. Serap’ın okul masrafları, annemin ilaçları, babamın içkisi derken… Her ay ayın sonunu zor getiriyordum. Ne çocuk kaldım o evde… ne de genç kız. Sadece yüklerin altında ezilen bir omuz oldum. ***
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE