ALFA ÇAĞRIYOR

1693 Kelimeler
Ağlama krizim hafiflediğinde hâlâ göğsümde bir ağrı vardı; nefes alışlarım düzensiz ve kesik kesikti. Ailem ise etrafımda çember olmuş gibiydi. Annemin eli sırtımda hafif hafif geziniyor, ablam saçlarımı okşuyor, babam odanın içinde ileri geri adımlarla yürürken adeta bir çözüm arıyordu. Abim kapının hemen yanında durmuş, en ufak bir tehlikeye karşı tetikte bekler gibiydi. Onun duruşunda bile bir gerilim vardı; omuzları kasılmış, çenesi kenetlenmişti. “Tamam,” dedi babam sonunda, sesine otorite ve sakinlik yerleşerek. “Tamam kızım… sakin ol.” Annemle göz göze geldi. O bakışta bir uyarı, bir sessiz anlaşma vardı. “Şimdi,” dedi babam, anneme doğru hafifçe eğilerek, “Ayora’yı kaldır. Elini yüzünü yıkayın. Sonra içeri gelin. Konuşmamız gerek.” Annem yataktan kalkmama yardım ederken bacaklarımın hâlâ titrediğini fark ettim. Ablam hemen yanımda belime elini koydu, bedenimi destekledi. Yürürken ayaklarım yerden kesiliyormuş gibi hissediyordum. Banyo’ya vardığımızda bile hâlâ derin bir boşluğun içindeydim. Ablam ellerimi yavaşça musluğun altına tuttu, yüzümü yıkamama yardım etti. Soğuk su yüzüme çarptıkça gerçekliğin acısı daha da derine işledi. O sırada annemle babamın sesleri, koridorun ve odaların duvarlarından yankılanarak bize ulaşıyordu. Önce babamın sesi duyuldu, öfkeyle yükselen bir ton: “Bu nasıl olabilir! Bilmiyorum… gerçekten bilmiyorum! Bu daha önce kimsenin başına gelmemişti!” Ardından annemin sesi patladı, evin her köşesinden geçip bize kadar geldi: “Bu tamamen senin suçun! Bunu biliyorsun!” Nefesim göğsümde kesildi. Ablamla göz göze geldiğimde gözlerim korkuyla açılmıştı. “Ne… ne demek babamın suçu?” dedim titreyen bir sesle. Ablam hemen koluma daha sıkı sarıldı. “Bilmiyorum,” dedi endişeli bir fısıltıyla. “Gerçekten bilmiyorum, Ayora.” Banyodaki yankı daha da büyüyordu. Annem bağırdı: “Benim ağzımı açtırma! Senin suçun! Bunu biliyorsun!” Ardından babamın sesi daha sert, daha otoriter bir şekilde yükseldi: “Tamam, kes sesini! Duyacak! Bunu halledeceğim! Neden olduğunu öğreneceğim!” “İyi yaparsın!” dedi annem. “Bir çözüm bulmazsan seni affetmeyeceğim!” Ablamın eli bir anlığına bile belimden ayrılmadı, çünkü dizlerimin bağı çözülmek üzereydi. Yüzümü yıkamayı aceleyle bitirdim, suyun altında ellerim titriyordu. Annem ve babamın söyledikleri beynimde zonkluyordu. Babamın suçu ne olabilir? Ay Tanrıçası’nın beni görmemesinin onunla ne ilgisi olabilir? Banyodan çıkınca ablamla birlikte oturma odasına doğru ilerledik. Ailem hâlâ oradaydı ve havada yoğun bir gerginlik kokusu vardı. Babamın önüne geldim. Boğazımdaki acıdan sesim zor çıkıyordu ama çıktığında neredeyse çığlık gibiydi: “Ne demek senin suçun?” Babam bana döndü. Şaşkınlık yüzünde bir anlığına belirdi ama sonra o tanıdık, duygusuz maskeyi yüzüne taktı. Bu, onun en büyük yeteneğiydi: hiçbir duygusunu göstermemek. Betaydı. Politikacıydı. Böyle konularda uzmandı. Birkaç saniye sustu. Cevap vermedi. “Baba,” dedim yeniden, bu kez daha öfkeyle, “annemi duydum. Ne demek senin suçun!?” Babam dudaklarını açtı, sanki bir şey söyleyecekti. Ama daha kelime çıkmadan… Kapı çaldı. Abim oturduğu yerden rahatsız bir hışımla kalktı. Elleri yanında yumruk olmuştu, kendini zor tuttuğu belliydi. Kapıya doğru adımları sertti. Babam sanki bu anı bekliyormuş gibi önce anneme baktı, sonra bana döndü. “Üstüne bir şeyler giy,” dedi. “Alfanın yanına gitmeliyiz.” Bu söz içime buz gibi bir korku yaydı. Annem hemen yanıma gelip beni adeta kolumdan çekerek odama götürdü. Kulağıma kapının açılma sesi ve ardından gelen nöbetçi sesi ulaştı: “Alfa sizi ofisinde bekliyor.” “Tamam,” dedi babam. Annem dolaptan bir şeyler çıkarmaya başladı. O sırada gözyaşlarım yeniden yanaklarıma süzüldü. “Anne…” dedim kısık, kırık bir sesle. “Ne demek babamın suçu? Lütfen… bana doğruyu söyle.” Annem bir an durdu. Gözlerindeki yaşları sildi. Sonra yutkundu. “Sen yanlış anlamışsın kuzum,” dedi. “Ben öyle demek istemedim. O an sinirle… saçma sapan cümleler kurdum. Bilmeden konuştum.” Başını hafifçe salladı. Sanki söylediği şeye kendi bile inanmıyordu. Ben ise sadece inandım gibi yaptım. Ya da belki inanmayı tercih ettim. Ama beynimin bir köşesi o cümleyi kazımıştı: Babamın suçu… Bunun üzerini daha sonra mutlaka açacaktım. Çünkü bu, sinirle söylenmiş bir anlık söz gibi gelmiyordu. İnsan sinirliyken gerçeğin en ham hâlini söyler. Ve annemin sesi… çok gerçekti. Annem bana bir kazak giydirdikten sonra odadan çıktık. Adımlarım ağırdı, sanki ruhum bedenimden çıkmıştı. Alfanın odasına gitmek istemiyordum. Evden çıkmak istemiyordum. Hatta… yatağımdan bile kalkmak istemiyordum. Bu utançla, bu acıyla kimsenin yüzüne bakamazdım. Koridora geldiğimizde babam kolumu tuttu. “Alfa ofiste bekliyor,” dedi. “Belki bu durum hakkında bir şey biliyordur.” Hep birlikte evden çıktık. Hava soğuktu; nefesim buhar olup havaya karışırken göğsüm bir kez daha sıkıştı. Sürü evine doğru yürürken ayaklarımı yere sürüyordum. Sürü evi… Kurtadamların en yoğun olduğu yer. Evli olmayanlar, gençler, eğitim alanlar… hepsi oradaydı. Ve hepsi benim kurdumu alamadığımı şimdi biliyordu. Abim yanıma geldi ve elimi tuttu. Eli sıcak ve güçlüydü. “Ben yanındayım,” dedi. “Korkma. Utanma. Bu sadece çözülecek bir sorun. Halledeceğiz.” Abim benim için bir dağ gibiydi. Onun varlığı bile nefesimi biraz olsun düzene soktu. Ancak sürü evine girdiğimiz an… nefesim yeniden kesildi. Herkes bana bakıyordu. Herkes. Konuşmasalar bile fısıltıları hissedebiliyordum. Bakışları üzerimdeydi: merak dolu, acıyan, alay eden, küçümseyen… bazıları ise nefretle bakıyordu. Sanki kurdumu alamayışım onların gururunu kırmış gibi. Çünkü sürüye yeni bir kurt katıldığında herkes hissederdi. Ve o kurt katıldığında tüm sürü koşuya çıkardı. Ama bugün… hiçbir şey olmamıştı. Abim bakışlarını üzerimize dikenlere öyle bir baktı ki, hepsi anında gözlerini kaçırdı. Abim çok güçlüydü. Savaşçı ruhu sayesinde sürüde pek çok kişiden daha üstündü. Kimse onu karşısına almak istemezdi. Ofisin kapısına geldiğimizde babam kapıya vurdu. “Girin,” dedi içerden gelen sert, otoriter ses. Alfanın sesi… buz gibiydi. Babam kapıyı açtı. İçeri babam, abim ve ben girdik. Annem ve ablam evde kalmışlardı. Alfa, büyük meşe ağacından yapılmış masanın arkasında tüm heybetiyle oturuyordu. Gözleri karanlık, yüzü ciddi, hali soğuktu. Ve hemen yanında… Geleceğin alfası. Bu… çok kötüydü. Burada olmamalıydı. Ama işte buradaydı. Babasının yanında. Her şeyi öğrenmek zorundaydı. Dün gece, sırf onun için dua ettiğim adam… Şimdi karşımdaydı. Ve ben, Tanrıça tarafından unutulmuş hâlde onun karşısında oturmak zorundaydım. Masadaki koltuklara oturduk. Abim beni yanına daha da çekti, sanki tek başına bütün dünyaya karşı beni koruyabilirmiş gibi. Ve ben… daha çok küçüldüm. Alfa gözlerini kısarak beni uzun bir süre süzdü. Bakışları öyle keskin, öyle delip geçen türdendi ki olduğum yerde küçülüyormuş gibi hissettim. Sanki içimde sakladığım her şeyi görmek ister gibi, ruhumu çekip çıkarmak ister gibi bakıyordu. “Dün gece ne oldu?” dedi sonunda. Boğazım düğümlendi. Konuşmak için dudaklarımı araladım ama kelimeler sanki dilimin ucunda eriyip yok oluyordu. Soluk alıp verişim hızlandı; nefesim sıkışıyordu. “Konuşsana kızım,” dedi alfa, sesi sabırsız ama baskıcı bir güçle doluydu. Yutkundum. Gözyaşlarım yanaklarıma yeniden akmaya başladı. “Ben… yatmaya gittim,” dedim zorlanarak. Sesim neredeyse bana ait değilmiş gibi ince ve kırılgandı. Sonra devam ettim, kelimeler ağzımdan dökülürken içimdeki acıyı keskin bir bıçak gibi hissederek: “Hiçbir şey olmadı… Hiçbir şey görmedim. Diğer gecelerden hiçbir farkı yoktu. Hiçbir şey görmedim. Sadece karanlık… dünyanın en karanlığı.” Sözlerim ofisin içinde ağır bir sessizlik gibi asılı kaldı. Alfa bir süre kıpırdamadı. Nefes aldığını bile belli etmiyordu. Sonunda kısa, keskin bir “Tamam.” dedi. Ardından başını çevirip abime baktı. “Kardeşini eve götür. Ben babanla konuşacağım. Sonra tekrar buraya gel.” “Anlaşıldı, Alfa,” dedi abim, saygı dolu bir tonla ayağa kalkarak. Ben de onunla birlikte ayağa kalktım. Tam kapıya yönelmişken, arkamdan bir ses geldi: “Bekleyin. Ben de geliyorum.” O odada bulunan en son kişinin sesi… geleceğin alfasının. İçimde bir şey daha kırıldı. Abim hemen elini belime koydu, beni destekler şekilde. Bir başka el ise yavaşça diğer koluma uzandı—geleceğin alfası… ne olursa olsun, o da bizimle gelmek istiyordu. “Sakin ol,” dedi düşük bir sesle. “Bunun nedenini öğreneceğiz, küçüğüm. Sadece sakin ol.” Başımı hafifçe sallayarak tamam anlamında onayladım. Artık konuşacak gücüm yoktu. Ofisten çıktık. Sürü evinin koridoruna adım atar atmaz içerideki fısıltılar kulaklarımı keskin bıçaklar gibi tırmalamaya başladı. Yanımda iki güçlü figür—abim ve geleceğin alfası—olmasına rağmen, herkesin bakışı sırtıma saplanan oklar gibiydi. Eve doğru yürümeye başladık. Sürü eviyle evimizin arası kısa bir mesafeydi, yürüyerek on dakikayı bile bulmazdı. Ama o yol… hayatımda yürüdüğüm en uzun, en yorucu yol gibi hissettirdi. Çünkü yol boyunca herkes bize bakıyor, bakışlarının altında eziliyordum. Derken o sesi duydum. Tırmalayıcı, iğneleyici, sahte bir sevecenlikle dolu bir ses. Maral. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım ama kaçamadım. Maral hızlı adımlarla yanımıza geldi. Yüzünde sahte bir sevecenlik, gözlerinde ise şeytani bir pırıltı. Bana sarıldı. “Ooo küçüğüm!” dedi. O kelime… sırf geleceğin alfasının bana böyle hitap ettiğini bildiği için onu kullanıyordu. Alayla, zevkle. Başını kulağıma eğdiğinde içimdeki nefret kabardı. Sesini o kadar kısık söyledi ki sadece ben duyabildim: “Bir kurt sahibi bile olamadın… ezik. Şimdi bakalım seni benim elimden kim kurtaracak? Zavallı ucube.” Sözleri kulağımın içini yaktı. Tüm bedenim buz kesilmişti, cevap veremiyordum. Ardından bir anda geri çekildi ve yüzünü maske gibi bir üzüntü ifadesiyle doldurdu. “Ayora… dün gece gerçekten kurdunu alamadın mı?” dedi sahte bir şefkatle. Fakat gözleri… gözleri zafer sarhoşluğuyla parlıyordu. Tam o anda geleceğin alfası araya girdi. “Evet alamadı,” dedi, sesi kararlıydı. “Ama bir şey olmuş olmalı. Araştırılıyor. Nedenini öğreneceğiz.” Maral başını yana eğdi, sahte endişeyle. “Ah canım… umarım bir an önce bulursunuz nedenini.” Elini geleceğin alfasının koluna koydu, sahiplenici, sınır belirleyici bir dokunuş. Ondaki bu tavır beni yıllardır rahatsız ederdi ama şimdi yaralarıma tuz basıyordu. “Akademiye ne zaman geleceksiniz?” diye sordu ikisine birden. “ayora yı eve bıraktıktan sonra işlerim var,” dedi geleceğin alfası. “Erken biterse geliriz.” “Tamam canım,” dedi Maral, gülümseyerek. “Ben gidiyorum, geç kalmak istemiyorum. Ders notlarını sizin için de alırım.” Sonra bana döndü. “Üzülme…” dedi elimi tutarak. “Her şey düzelecek.” Cümle tatlıydı, ama sesi zehirliydi. Ardından hızla uzaklaştı, arkadaş grubuna karıştı ve gözden kayboldu. Kısa yol boyunca abim ve geleceğin alfası beni bırakmadı. Eve vardığımızda bedenim o kadar yorgundu ki dizlerimin bağı çözülmek üzereydi. Kapıdan içeri girer girmez hiçbir şey söylemeden odama yöneldim. Annemin sesini duydum, ablamın adımı söylediğini duydum ama cevap veremedim. Kapımı kapatıp kilitledim. Yatağıma çöker çökm ez hıçkırıklarım boğazımı yaktı. Sesim çıkıyordu ama içimde sesim bile yankılanmıyordu. Her şey o kadar ağırdı ki… kalbim göğsüme sığmıyordu. Ne kadar ağladığımı bilmiyorum. Saatlerce olabilir, dakikalarca da. Zaman benden akıp gitmişti. Gözyaşlarım yastığımı ıslatırken içimdeki acı daha da derinleşti. Sonunda tükenmiş bir beden, harap bir kalp ve paramparça olmuş bir ruh ile… Ağlaya ağlaya uykuya daldım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE