Paris’te geçen bir haftanın ardından Ahmet, Ali ve Selim, Fransa’nın en prestijli tıp okullarından birinde eğitimlerine başlamak üzere erkenden kalktılar. Sabahın serin havası, şehrin sokaklarında hafif bir sis oluşturmuştu. Sinan Bey’in ayarladığı fayton, onları okullarına götürmek üzere kapıda bekliyordu. Ayşe Hanım’ın titizlikle hazırladığı kıyafetleri giymişler, saçlarını özenle taramışlardı. Üzerlerinde ince bir heyecan vardı, zira Paris’teki ilk eğitim günleri başlamıştı.
Okula geldiklerinde, devasa kapılar ve zarif mimarisiyle bina, adeta bir saray havasındaydı. Büyük avluda, dünyanın farklı yerlerinden gelen öğrenciler gruplar halinde toplanmış, kendi dillerinde sohbet ediyorlardı. Ahmet, Ali ve Selim birbirlerine göz ucuyla bakıp hafifçe gülümsediler. Kardeşlik bağları ne kadar güçlü olsa da, bugün ayrı sınıflara gireceklerini biliyorlardı.
Selim, kendisine ayrılmış sınıfı bulduğunda, odanın ihtişamı karşısında büyülenmişti. Yüksek tavanlardan sarkan avizeler ve duvarlarda asılı kitaplar, öğrenmeye adanmış bir mabedi andırıyordu. Sınıfın içi oldukça kalabalıktı; zarif hareketleriyle masalarına oturan öğrenciler ve hocaların ciddi duruşları, Selim’i bir an için çekingenleştirmişti. Ancak, gözleri sınıftaki bir kıza takıldığında tüm dikkatini ona verdi.
Dikkat Çekici Fransız Kız
Kız, sınıfın en ön sırasındaydı. Uzun, parlak kestane rengi saçları omuzlarına dökülmüş, zarif bir şekilde toplanmıştı. Gözlerinde belli belirsiz bir mavi ışıltı vardı; adeta Paris’in gökyüzünü taşır gibiydi. İnce parmaklarıyla defterine bir şeyler yazarken Selim, onun hareketlerindeki zarafeti fark etti. Üzerinde sade ama şık bir elbise vardı, bu da onun asaletiyle öne çıkmasını sağlıyordu.
Selim, gözlerini kızdan ayıramadı. Onun yanında oturmanın bir yolunu aradı ve tereddütle birkaç adım attı. Yanındaki boş sandalyeye otururken Fransızcayı düzgünce konuşma konusunda hâlâ yeterince iyi olmadığını düşünüyordu, ama cesaretini topladı.
“Excusez-moi… euh…” (Affedersiniz… şey…) diye mırıldandı, ama kelimeler ağzında düğümlenmişti.
Kız, başını çevirerek ona baktı ve hafifçe gülümsedi. “Oui?” (Evet?) dedi, aksanı Selim’in dikkatini çekecek kadar zarifti.
Selim, toparlanmaya çalıştı. “Je suis… Selim. Je viens de Turquie.” (Ben Selim. Türkiye’den geldim.)
Kızın yüzünde samimi bir ifade belirdi. “Enchantée, Selim. Moi, je suis Isabelle.” (Tanıştığımıza memnun oldum, Selim. Ben Isabelle.)
Selim, kızın Fransızcasını anlamış olmanın hafif bir mutluluğunu yaşadı. “Votre nom… très beau.” (Adınız… çok güzel.) dedi, kelimeleri dikkatlice seçerek.
Isabelle hafifçe güldü. “Merci. Et vous, vous apprenez le français ici?” (Teşekkür ederim. Peki siz, burada Fransızca mı öğreniyorsunuz?) diye sordu.
Selim, biraz utangaçça başını salladı. “Oui, mais… pas très bien.” (Evet, ama… çok iyi değil.)
Isabelle, başını hafifçe yana eğerek onu cesaretlendirdi. “Mais vous vous débrouillez très bien! Continuez comme ça.” (Ama gayet iyi idare ediyorsunuz! Böyle devam edin.)
Selim, dersler boyunca Isabelle’e yakın olmanın bir yolunu bulmaya çalıştı. Ara sıra cesaretini toplayarak onunla konuşmaya çalışıyor, Isabelle ise Selim’in her çabasını takdir ederek ona destek oluyordu. Her gün Fransızcası biraz daha gelişiyor, Isabelle’in yanında kendini daha rahat hissetmeye başlıyordu.
Bir gün Isabelle, ona bir kitap uzattı. “Tenez, lisez ceci. Cela vous aidera avec votre français.” (Alın, bunu okuyun. Fransızcanıza yardımcı olur.) dedi. Selim, bu küçük jest karşısında minnettarlığını belirtmek için hafifçe eğildi. “Merci beaucoup, Isabelle.” (Çok teşekkür ederim, Isabelle.) dedi ve kitabı alırken gözlerinde minnetin ışığı vardı.
Selim, Paris’teki bu yeni hayatına alışırken, Isabelle ile olan bu küçük etkileşimler, onun için şehrin ve eğitiminin en değerli anılarından biri olmaya başlamıştı. Dersler ve Fransızca konuşmalar arasında geçen her gün, onu hem akademik hem de kişisel olarak daha ileriye taşıyordu.
Paris’in ışıl ışıl sokakları, geceye yayılan hafif caz melodileriyle büyüleyici bir ambiyans yaratıyordu. Selim, günlerdir cesaretini toplamaya çalıştığı Isabelle'i yemeğe davet etmeye karar vermişti. Onunla okuldan sonra köşe başındaki fırında karşılaştığında, kalbindeki çekingenliği bir kenara bıraktı ve nazik bir gülümsemeyle ona yaklaştı.
"Isabelle, ce soir... dîner avec moi?" (Isabelle, bu akşam... benimle yemeğe çıkar mısınız?) diye sormuştu.
Isabelle, bir an için şaşırmış, ardından yüzüne yerleşen içten bir tebessümle başını sallamıştı. "Avec plaisir, Selim." (Memnuniyetle, Selim.)
Selim, akşam yemeği için Paris’in en zarif restoranlarından biri olan Le Jardin d’Étoiles'den rezervasyon yaptırmıştı. Bu restoran, hem ambiyansı hem de eşsiz yemekleriyle ünlüydü. Selim, o gece için en özenli kıyafetini seçti; koyu mavi bir takım elbise, dikkatle cilalanmış ayakkabılar ve zarif bir kravat. Aynada son bir kez kendine baktıktan sonra derin bir nefes aldı.
Isabelle de bu davet için özellikle hazırlanmıştı. Üzerinde zarif bir siyah elbise, boynunda inci kolyesi ve hafif bir makyajla adeta Paris gecesinin zarafetini temsil ediyordu. Selim, onu evinden almak için gittiğinde, Isabelle’in şıklığı karşısında kısa bir an afallamış, ancak hemen toparlanmıştı.
"Vous êtes magnifique, Isabelle." (Muhteşem görünüyorsunuz, Isabelle.) diye mırıldandı, sesine hayranlık dolu bir ton yerleşmişti.
Isabelle, hafifçe gülümseyerek, "Et vous aussi, Selim. Très élégant." (Siz de öylesiniz, Selim. Çok zarifsiniz.) diye karşılık verdi.
Le Jardin d’Étoiles, Seine Nehri’nin kıyısında, dışarıdan bakıldığında sıcak ışıklarla aydınlatılmış bir mücevher kutusunu andırıyordu. İçeri girdiklerinde, restoranın yüksek tavanları, kristal avizeleri ve masaların üzerinde yanan mumlar dikkat çekiyordu. Garson, ikisini de pencere kenarındaki özel bir masaya yönlendirdi. Nehrin üzerindeki yansımalar ve Eyfel Kulesi'nin zarif görüntüsü, geceyi daha da büyülü kılıyordu.
Selim, nazik bir şekilde Isabelle’in sandalyesini çekti ve onun oturmasını bekledi. Ardından kendisi de oturdu. Garson menüyü uzattığında, Selim hafifçe Isabelle'e dönerek, "Ne sipariş edeceğimizi siz seçmek ister misiniz?" diye sordu.
Isabelle, menüyü dikkatlice incelerken, "Peut-être quelque chose de typiquement français? Comme du canard à l'orange." (Belki tipik bir Fransız yemeği? Mesela portakal soslu ördek.) dedi ve menüden seçimini yaptı.
Siparişlerin ardından Selim, Isabelle’in gözlerinin derinliğine bakarak, "Bu akşam için zaman ayırdığınız için teşekkür ederim." dedi.
Isabelle, nazik bir ifadeyle, "Merci à vous pour l'invitation, Selim. C'est très gentil." (Davetiniz için teşekkür ederim, Selim. Çok naziksiniz.) diye cevapladı.
Yemekler masaya servis edildiğinde, Selim derin bir nefes alarak konuya girdi. "Isabelle, sizinle ilgili daha fazlasını öğrenmek istiyorum. Ailenizden bahsetmek ister misiniz?" diye sordu.
Isabelle, çatalını eline alarak kısa bir an tereddüt etti. Ardından, "Ma mère est morte quand j'étais jeune." (Annem ben küçükken öldü.) dedi, sesi hüzün doluydu.
Selim, bu açıklama karşısında derin bir üzüntüyle, "Je suis désolé. Ça a dû être difficile." (Üzgünüm. Bu sizin için zor olmalı.) dedi.
Isabelle, başını sallayarak devam etti. "Mon père... je ne peux pas lui pardonner. Il était absent, toujours préoccupé par son travail. Quand maman était malade, il n'était jamais là." (Babam... ona asla affedemem. Hep yoktu, işleriyle meşguldü. Annem hastayken bile yanında değildi.)
Selim, bu sözler karşısında şaşkınlıkla Isabelle’e baktı. "Peki ya kardeşleriniz?" diye sordu.
"Üç erkek kardeşim var. Babamın yanında çalışıyorlar. Ama ben farklı olmak istiyorum." dedi Isabelle, kararlı bir ses tonuyla.
Selim, Isabelle’in kararlılığından etkilenmişti. Onu teselli etmek için, "Ben de yetimhanede büyüdüm ve bir aile tarafından evlat edinildim. Beni kurtardılar ve onlara çok şey borçluyum." dedi. Ayşe Hanım’ın sabrını, Murat Bey’in öğretilerini ve aldığı sevgiyi Isabelle’e detaylarıyla anlattı.
Saat ilerlediğinde, restoranın atmosferi daha da sakinleşmişti. Selim ve Isabelle, hikayelerini paylaşmanın verdiği rahatlıkla birbirlerine daha yakın hissediyorlardı. Isabelle, masadan kalkarken Selim’e teşekkür etti.
"Bu gece benim için çok özeldi, Selim. Hikayenizi paylaşmak cesaret isterdi. Teşekkür ederim." dedi.
Selim, içten bir şekilde gülümseyerek, "Bana güvenip kendi hikayenizi anlattığınız için asıl ben teşekkür ederim. Bu geceyi unutmayacağım." diye karşılık verdi.
Restoranın önünde birbirlerine veda ederken, Paris’in o büyülü gecesi ikisi arasında unutulmaz bir bağ oluşturmuştu.
Isabelle, o akşam yemeğinin ardından huzurlu bir şekilde evine dönerken, aklında selimle paylaştığı anlar dönüp duruyordu. Ancak, o geceyi mutlu bir şekilde bitireceğini bilmeden, evin kapısını açtığında, babasının sert bakışlarıyla karşılaştı. Babası, odasının kapısının önünde dikilmiş, belli ki onu bekliyordu. Isabelle, babasının suratındaki öfkeyi görünce kalbi hızla çarpmaya başladı.
"Isabelle," diye seslendi babası, sesinde derin bir öfke vardı. "O adamla ne yaptığını ve ne düşündüğünü açıklamalısın." Babasının sesi, evin içine yankılandı. Kızının içindeki huzur bir anda kaybolmuştu.
Isabelle, bir an için sessiz kaldı, ardından başını kaldırıp babasına doğru cesurca baktı. "Neden sana hesap vermek zorundayım? Benim hayatım, benim kararlarım." dedi, sesi kendinden emin ama içinde bir tutam hüzün barındırıyordu. Babasının yüzündeki öfke, Isabelle’in söylediklerinden sonra daha da arttı.
"Sen hala çocuk musun?" diye bağırdı babası, ellerini havaya kaldırarak. "Beni dinlemeni bekliyorum. O adam, senin gibi bir kızı layıkıyla anlayamaz." Babasının sert bakışları, Isabelle’in kalbine saplanıyordu. Ama Isabelle, bir şekilde kendine gelip babasına karşı koymakta kararlıydı.
"Benim için kimseyi layık görmek zorunda değilsin," diye cevap verdi Isabelle, kendisini savunarak. "O adam bana farklı bir şeyler gösterdi, babalık hakkında senin anlayamadığın şeyleri." Isabelle’in gözleri, içinde yıllardır biriken öfkeyle dolu bir şekilde babasına baktı. "Senin babalık anlayışın, annemin ölümünden sonra bir hiçtir!" dedi, sesindeki acı bariz bir şekilde duyuluyordu.
Babası Isabelle’in sözlerine yanıt veremedi, sadece gözleri dolarak, ellerini sarmış olduğu sehpanın köşesine dayadı. Isabelle, babasının sessizliğini fark etti ve derin bir nefes aldı. "Senin annemi öldürdüğünü biliyorum. O kadar ilgisiz, o kadar kayıtsız oldun ki... O hastayken bile yanında değildin." Isabelle’in sesi, öfkenin ve acının birleşimiydi. "Senin yüzünden annem gitti. Senin yüzünden ben bu kadar yalnız kaldım!"
Babasının yüzü, Isabelle’in söyledikleriyle bembeyaz oldu. Yavaşça doğrulup, ellerini masanın üstünde gezdirdi. Bir süre sessiz kaldıktan sonra, babası son bir kez kızına bakarak, "Seninle bu konuda bir daha konuşmayacağım." dedi, sesi yavaşça titreyerek. Isabelle, babasının bu sert ve soğuk cevabına karşılık vermedi. Yalnızca başını çevirdi, odadan çıkarken bir daha bakmamaya karar vererek.
Bu konuşma, Isabelle'in hayatındaki en acı anlardan biriydi. İçinde yıllarca biriktirdiği kırgınlık, babasına karşı duymadığı sevgi ve annesinin kaybının verdiği acı, her geçen gün daha da büyük bir yük gibi omuzlarına biniyordu.