Tren, İstanbul’dan ağır ağır uzaklaşırken Ahmet, Ali ve Selim kendilerine ayrılan kompartımanda oturmuşlardı. Ahmet, cam kenarındaki koltuğa yerleşmiş, dışarıdaki manzarayı izliyordu. Ali, valizlerini düzenlerken Selim, biraz gergin bir şekilde ellerini dizlerine koymuştu. Tren raylarda ritmik bir şekilde ilerlerken kompartımanın kapısı yavaşça açıldı ve içeriye iki genç kadın girdi.
Kadınlardan biri, kumral saçları ve zeytin yeşili gözleriyle zarif bir güzellik sergiliyordu. Diğeri ise altın sarısı saçları ve mavi gözleriyle dikkat çekiyordu. Kadınlar, kibar bir şekilde başlarıyla selam vererek valizlerini yerleştirdiler ve Ahmet, Ali ve Selim’in tam karşısına oturdular.
Selim, içeri giren kadınlara bakışlarını kaçırmadan odaklanmıştı. Kadınlardan biri, Selim’in bakışlarını fark ederek hafifçe gülümseyince Selim’in kalbi hızla çarpmaya başladı. Ahmet, bu durumu fark edip kardeşine alaycı bir bakış attı. “Selim, eğer böyle bakmaya devam edeceksen konuşmayı da dene,” diyerek hafifçe onun kolunu dürttü.
Selim, Ahmet’in bu sözlerine biraz utanarak ama cesaretini toplayarak karşılarındaki kadınlara dönerek konuştu:
“Affedersiniz, Fransız mısınız? Yolculuğunuz uzun mu sürecek?”
Kumral saçlı olan kadın, zarif bir tebessümle başını salladı ve aksanlı bir Türkçe ile cevap verdi:
“Oui, biz Fransızız. Ama Türkçe konuşabiliyoruz. Siz Türk müsünüz? Yolculuk nereye?”
Selim, kadının aksanlı konuşmasından etkilenmişti. “Evet, Türküz,” diye yanıtladı. “Fransa’ya gidiyoruz. Tıp eğitimi alacağız. Siz?”
Altın saçlı kadın da sohbete katıldı. Onun Türkçesi de aksanlıydı, ama konuşmasındaki yavaşlık, kelimelerine ayrı bir çekicilik katıyordu:
“Biz de Paris’e dönüyoruz. Tatil için İstanbul’da idik. Ama siz çok gençsiniz. Tıp mı okuyacaksınız? Zor değil mi?”
Ahmet, araya girerek kardeşinin çekingenliğini fark etti ve gülümseyerek konuşmaya devam etti:
“Evet, tıp zor ama babamızın da isteğiyle Fransa’da eğitim alacağız. Bizim için büyük bir fırsat. Peki, sizin adlarınız nedir?”
Kumral olan kadın, nazik bir şekilde cevap verdi:
“Ben Cécile, bu da Marie. Memnun oldum.”
Marie, Selim’e dönerek konuşmaya devam etti:
“Doktor olmak istiyorsunuz, evet? Çok önemli bir meslek. Ama neden Fransa? Türkiye’de yok mu böyle okullar?”
Ahmet, bu soruya ciddi bir şekilde cevap verdi:
“Türkiye’de de iyi okullar var, ama Fransa’da tıp eğitimi almak dünyaya açılmak için daha fazla fırsat sunuyor. Babamız bunun bizim geleceğimiz için önemli olacağını düşündü.”
Selim, Cécile’e dönerek konuşmayı sürdürmeye çalıştı:
“Türkçeniz çok güzel. Ne kadar zamandır öğreniyorsunuz?”
Cécile, hafif bir kahkaha atarak cevap verdi:
“Ah, teşekkür ederim! Bizim babamız diplomat idi. İstanbul’da birkaç yıl yaşadık. Ama hâlâ aksanım var, değil mi?”
Selim, bu sefer kendine daha fazla güvenerek konuştu:
“Evet, biraz var ama bence bu sizi daha özel kılıyor. Konuşmanız çok etkileyici.”
Cécile, Selim’in bu samimi komplimanı karşısında hafifçe kızardı ve gülümseyerek Marie’ye döndü:
“Marie, duyuyor musun? Türk beyefendileri çok nazik.”
Marie de bu duruma gülümseyerek yanıt verdi:
“Evet, ama sanırım bu beyefendi biraz daha cesur.”
Ahmet ve Ali, Selim’in bu cesaretine alaycı bir şekilde bakarken, Selim bu sözlerden etkilenmiş ama memnun görünüyordu. Kompartımandaki sohbet, tren raylarının ritmiyle devam ederken, gençler bu yolculuğun, belki de hayatlarının yeni bir başlangıcı olacağını hissettiler.
Günler süren uzun ve yorucu bir tren yolculuğunun ardından Fransa'nın zarif havası nihayet Ahmet, Ali ve Selim’i karşılıyordu. Tren Paris Garı’na yaklaşırken camlardan dışarı bakan üç kardeş, gördükleri manzaradan etkilenmişti. Şehir, adeta bir tabloyu andırıyordu; geniş caddeler, zarif binalar ve her yerde bir sanat kokusu vardı. Yorgunluklarına rağmen gözlerinde bir parıltı belirmişti.
Ahmet, elindeki saati kontrol ettikten sonra Selim’e dönerek, “İşte geldik. Fransa bizi bekliyor kardeşim,” dedi. Selim, hafif bir tebessümle başını salladı, ama gözleri hâlâ camın dışındaki hareketli kalabalığa takılmıştı. Ali ise bavullarını kontrol ederek sessizce hazırlanıyordu.
Tren garının çıkışında, Murat Bey’in dostu Sinan Bey onları bekliyordu. Orta yaşlarında, zarif bir şekilde giyinmiş, düzgün bir duruşa sahip bir adamdı. Üzerinde siyah bir ceket, beyaz bir gömlek ve şık bir fular vardı. Uzaktan gelen üç kardeşi fark edince, elindeki bastonuyla hafifçe selam verdi.
“Ahmet, Ali, Selim! Nihayet geldiniz!” dedi, kollarını açarak. Ahmet öne çıkarak Sinan Bey’in elini sıktı.
“Sinan Bey, babamız size selamlarını iletti. Bizi burada karşılamanız büyük bir incelik.”
Sinan Bey, sıcak bir gülümsemeyle elini Ahmet’in omzuna koydu.
“Murat Bey’in dostu olmak bir onurdur. Sizin gibi genç beyefendilere burada yardımcı olmak benim görevim. Haydi, valizlerinizi alın, sizi kalacağınız eve götüreyim.”
Sinan Bey, onları geniş bir caddede bekleyen at arabasına yönlendirdi. Yol boyunca Paris’in büyüleyici güzelliklerini anlatıyordu.
“Burası Champs-Élysées, dünyanın en ünlü caddelerinden biri. Şu ileride gördüğünüz bina, Napolyon’un zafer takıdır. Paris, sadece bir şehir değil, aynı zamanda bir sanat eseridir.”
Üç kardeş, gözlerini caddeye dikmiş, hayranlıkla her detayı inceliyorlardı. Selim, Sinan Bey’e dönerek, “Burada yaşamak bir ayrıcalık olmalı,” dedi. Sinan Bey gülerek cevap verdi:
“Evet, Paris hem büyüleyicidir hem de öğreticidir. Ama unutmayın, burası ne kadar güzel olursa olsun, çalışkan bir zihin her yerde kendini göstermelidir.”
At arabası, geniş bir avluya açılan şık bir binanın önünde durdu. Binanın taş duvarları, pencerelerindeki ferforje korkuluklar ve kapısındaki zarif işlemeler, Paris’in zarafetini yansıtıyordu. Sinan Bey, kapıyı açarak, “İşte burası! Bundan sonra sizin eviniz olacak,” dedi.
İçeri girdiklerinde geniş bir salonla karşılaştılar. Duvarlar açık krem rengine boyanmış, yerde zarif bir halı seriliydi. Pencerelerden içeri bol miktarda ışık süzülüyordu. Sinan Bey, onları üst kata çıkararak her birine ayrı bir oda gösterdi.
“Her biriniz için ayrı bir oda ayarladım. Kalacağınız yer burası. Şehirde herhangi bir şeye ihtiyacınız olursa, bana haber vermekten çekinmeyin.”
Ahmet, Ali ve Selim, odalarını dolaşırken bu yeni hayatın başlangıcını içlerinde hissediyorlardı. Onları nelerin beklediğini bilmeseler de, bu şehirde yepyeni bir hayata adım attıklarının farkındaydılar. Sinan Bey, onları akşam yemeği için dışarıda bir restorana davet etti ve akşam boyunca onlara Paris’te nasıl yaşamaları gerektiği hakkında tavsiyelerde bulundu. Böylece üç kardeş, Fransa’daki ilk günlerini hem heyecanla hem de merakla geçirdiler.
Ahmet, Ali ve Selim yemekten sonra Paris’in ihtişamlı sokaklarında dolaşmaya başlamışlardı. Gökyüzünde ay, şehrin üzerini gümüş bir örtü gibi kaplamış, sokak lambalarının sarı ışıklarıyla birleşerek büyülü bir atmosfer yaratmıştı. Paris’in taş döşeli yolları, kaldırımlarında yürüyen şık giyimli kadınlar ve bastonlarıyla dolaşan beyefendilerle doluydu. Şehrin her köşesinde bir tarih ve zarafet havası hissediliyordu.
Ahmet, Ali ve Selim üzerlerindeki şık takım elbiseleri, ayakkabılarındaki parlak cilaları ve düzgün duruşlarıyla dikkat çekiyordu. Başlarında fesleri, onları diğerlerinden ayırıyor, bir egzotizm katıyordu. Her biri adeta bir Osmanlı beyefendisinin asaletiyle yürüyordu. Ahmet ellerini arkasında kavuşturmuş, gözleriyle etrafı inceliyordu. Ali, çevredeki binaların ihtişamına hayran kalmış bir şekilde kafasını kaldırmış, detaylara odaklanıyordu. Selim ise yürürken bir yandan da karşıdan gelen insanlara nazikçe gülümseyerek selam veriyordu.
Sokakta dolaşan Fransız kadınları, bu üç genç adamın yanından geçerken ister istemez onlara dönüp bakıyorlardı. Kimi gruplar halinde yürüyen zarif kadınlar, kimi ise yalnız başına alışverişten dönen hanımefendilerdi. Ahmet, Ali ve Selim’in fesleri, kadınların ilgisini çeken ilk detaydı. Ancak fesin altındaki yakışıklı yüzler, düzgün taranmış saçlar ve zarif hareketler onları daha da etkiliyordu.
Bir grup kadın, karşı kaldırımdan geçerken birbirlerine eğilip fısıldamaya başlamıştı:
“Regarde-les! Que beaux jeunes hommes!” (Bak onlara! Ne kadar yakışıklı genç adamlar!)
“Ce sont des Turcs, n'est-ce pas?” (Türkler, değil mi?) diye biri diğerine sordu.
“Oui, certainement. Leur style est unique.” (Evet, kesinlikle. Tarzları çok farklı.)
Ahmet, Ali ve Selim’in Fransızca Denemeleri
Selim, kadınların bu fısıldaşmalarını duyunca biraz çekingen ama bir o kadar da cesur bir şekilde gülümsedi. Ahmet, kardeşine dönerek hafifçe dürttü ve alaycı bir şekilde, “Hadi Selim, madem öğrendik, konuşmayı dene,” dedi. Ali ise kıkırdayarak, “Aman ha, ne dediğini bile anlamayacaklar!” diye ekledi.
Selim, bir an duraksadıktan sonra, o sırada kendilerine dikkatle bakan iki kadına dönerek eğildi ve biraz kırık bir Fransızcayla konuşmaya çalıştı:
“Bonsoir, mesdames! Euh… Nous sommes… um… étudiants. Venons de la Turquie.” (İyi akşamlar, hanımefendiler! Biz… şey… öğrenciyiz. Türkiye’den geliyoruz.)
Kadınlardan biri, Selim’in aksanlı Fransızcasını tatlı bulmuş olacak ki zarif bir kahkaha attı ve aksanlı bir şekilde yanıt verdi:
“Bonsoir, messieurs! Vous parlez français? Très charmant!” (İyi akşamlar, beyefendiler! Fransızca mı konuşuyorsunuz? Çok hoş!)
Ahmet de bu durumu fırsat bilerek araya girdi. Daha önce mektepte öğrendiği birkaç kelimeyi toparlamaya çalışarak, “Oui… euh… nous aimons Paris. Très beau, très…” dedi ve duraksadı, doğru kelimeyi bulmaya çalıştı. Kadın, gülerek Ahmet’in sözünü tamamladı:
“Très magnifique?” (Çok büyüleyici mi?)
Ahmet hafifçe gülümseyerek başını salladı. “Evet, tam olarak bu!”
Ali ise kardeşlerinin konuşmalarını izlerken, kendi Fransızcasını denemek istedi ve biraz çekinerek konuştu:
“Les lumières sont… très… euh… belles?” (Işıklar… çok… şey… güzel mi?)
Kadınlar, Ali’nin çabasını tatlı bulmuş olacak ki tekrar kahkaha atarak başlarını salladılar. “Oui, monsieur. Vous êtes très intelligents!” (Evet, beyefendi. Çok zekisiniz!)
Paris Sokaklarında Dolaşma
Konuşmaların ardından kadınlar yollarına devam ederken Ahmet, Ali ve Selim bir süre daha sokaklarda dolaşmaya devam etti. Ahmet, Selim’e dönerek, “Gördün mü kardeşim? Fransızcayı da pekâlâ konuşabiliyoruz,” dedi. Selim, gülümseyerek, “Pekâlâ konuşuyor muyuz, yoksa bizi kibarca mı dinliyorlar, orası tartışılır,” diye yanıtladı.
Paris’in büyüleyici sokaklarında yürürken, üzerlerindeki hayran bakışların farkındaydılar. Onlar için bu şehirdeki her adım, yeni bir maceranın başlangıcı gibiydi. Bu ilk gece, Paris’in ihtişamını ve zarafetini hissettikleri, unutulmaz bir anı olarak hafızalarına kazındı.