Zor Başlangıç

1080 Kelimeler
Gece boyunca gözlerini bile kırpmamışlardı Selim ve Isabelle. Şöminenin önünde oturup birbirlerine başlarından geçen her şeyi anlatmışlardı. Isabelle, babasının baskılarından, onun rızası dışında birine aşık olduğu için evden kovulmasından bahsetmişti. Gözleri dolmuş, sesi her kelimede biraz daha titremişti. Selim ise Türkiye’deki durumunu, babasını kaybettikten sonra Ayşe Hanım’ın onu Nurdan ile evlendirmek istemesini, bu yüzden Paris’e kaçtığını anlatmıştı. Her kelimesi acıyla yoğrulmuştu. İkisi de anlattıkça bir parça daha hafiflediklerini hissediyorlardı, ama geleceğe dair belirsizlik, içlerinde büyük bir boşluk bırakıyordu. Artık yalnız olmadıklarını bilmek bile bu boşluğu doldurmaya yetmiyordu. Sabahın ilk ışıkları pencereden süzülürken Selim, yüzüne kapanan ellerini çekip Isabelle’e baktı. “Bir şeyler yapmamız lazım. Böyle devam edemeyiz,” dedi. Isabelle, çaresizce başını salladı. “Ben resim yapmaya devam edeceğim,” dedi alçak bir sesle, “Ama biliyorum… bu yetmeyecek.” Selim derin bir nefes alarak ayağa kalktı. “Sinan Bey’in yanına gideceğim,” dedi kararlı bir şekilde. “Belki bana bir iş verir. Hiç olmazsa geçinecek kadar…” Isabelle, Selim’in gözlerinin altındaki koyu halkalara, bitkin yüzüne baktı ve bir şey söylemek istedi, ama kelimeler boğazında düğümlendi. Selim hızlı adımlarla evden çıktı. Paris’in dar sokaklarında yürürken yüzüne çarpan sabah ayazı, onu biraz olsun kendine getirmişti. Fakat bedeninin yorgunluğu, zihnindeki karmaşa onu her adımda daha da ağırlaştırıyordu. Sinan Bey’in ofisine doğru giderken bir köşeden döndüğünde, yüzünde sert ifadelerle duran üç adamla göz göze geldi. Isabelle’nin abileriydi bunlar. Selim’i hemen tanımışlardı. Isabelle’nin evi terk etmesine neden olan adamın tam karşılarında durduğunu görmek, içlerinde biriken öfkeyi alevlendirmişti. Adamların en büyüğü, Selim’e doğru ilerleyip sert bir sesle Fransızca bir şeyler söyledi. Selim, konuşulanları tam anlamadı ama tehditkâr ton her şeyi anlatmaya yetmişti. Bir adım geri çekilmeye çalıştı, ama adamlar onun etrafını sardı. Aniden biri yumruğunu kaldırıp Selim’in yüzüne sertçe indirdi. Selim geriye doğru sendeledi, bir diğeri onun göğsüne vurdu. Her darbede Selim’in gözleri biraz daha kararıyor, bedeni biraz daha güçsüzleşiyordu. Sokakta yankılanan sesler arasında birkaç yabancı, uzaktan bakarak fısıldaşıyorlardı. Kimse müdahale edemiyordu; Isabelle’nin abileri çok öfkeli görünüyordu. Selim yere yığıldığında, yüzünden süzülen kan taş zemine damladı. Burnundan ve dudaklarından akan kan, yanaklarından aşağı süzüldü. Gözleri yarı kapalı, bilinci gidip geliyor gibiydi. Isabelle’nin abileri, yerde hareketsiz yatan Selim’e birkaç saniye daha baktıktan sonra sinsice gülüp uzaklaştılar. İnsanlar, Selim’in başında toplanmaya başlamıştı. Kimisi yardım etmeye çalışıyor, kimisi sadece seyrediyordu. Bu sırada Isabelle, sabah ekmek almak için küçük bir fırına doğru yürüyordu. Soğuk hava, tenine değdikçe onu ürpertiyor ama aklındaki düşünceler onu daha da donduruyordu. Sokakta ilerlerken, burnuna keskin bir kan kokusu geldi. Adımlarını hızlandırdı. Bir köşede bir grup insanın toplandığını gördü. Kalabalığın ortasında yerde birinin yattığını fark etti. “Ne oluyor burada?” diye mırıldandı kendi kendine ve kalabalığa doğru ilerledi. İnsanları kenara iterek içeriye girdiğinde, yerde yatan kişinin Selim olduğunu gördü. Isabelle, olduğu yerde donakaldı. Gözleri kocaman açıldı, nefesi kesildi. “Selim!” diye haykırdı. Yere diz çöküp onun başını elleriyle kavradı. Selim’in kanlar içindeki yüzüne baktığında, gözlerinden yaşlar akmaya başladı. “Selim, lütfen! Lütfen bir şey söyle…” dedi, ama Selim’in gözleri yarı kapalıydı, sadece derin bir inilti duyuluyordu. Kalabalığın arasında, orta yaşlı, gözlük takan ve telaşlı bir doktor öne çıktı. Kısa boyuna rağmen kararlı adımlarla Selim’in yanına yaklaştı. Elindeki çantasını yere koyup dizlerinin üzerine çöktü ve Selim’in bileğini hafifçe kaldırarak nabzını kontrol etti. Kalabalığa döndü ve sakin, ama otoriter bir sesle konuştu: “Kalp atışı normal, ama bilinci kapalı. Derhal buradan taşınması lazım, yoksa durumu kötüleşebilir.” Isabelle, Selim’in üzerine kapanmış, gözyaşları içinde doktorun söylediklerini duyuyordu ama yerinden kıpırdamıyordu. Doktor, Isabelle’nin omzuna hafifçe dokundu. “Hanımefendi, sakin olun. Ona yardım edeceğim, ama şimdi biraz geri çekilmelisiniz,” dedi. Isabelle, istemeyerek de olsa Selim’in üzerinden kalktı ve geriye doğru birkaç adım attı. Doktor, kalabalığın arasına dönerek, “Burada güçlü iki adam yok mu? Yardım edin de bu genç adamı taşıyalım!” diye seslendi. Kalabalığın içinden iri yapılı iki adam öne çıktı. Doktorun talimatıyla Selim’i dikkatlice yerden kaldırdılar. Selim’in başı yana düşmüş, gözleri hala kapalıydı. Isabelle, bir an için Selim’in tamamen kaybolduğunu sandı. Gözyaşları yeniden yanaklarından süzülüyordu. Selim’i taşıyan adamlara rehberlik etmek için Isabelle öne geçti. “Beni takip edin, evim hemen ileride,” dedi, sesi ince bir titremeyle. Doktor, çantasını alıp grubun arkasından yürüdü. Yol boyunca Isabelle’nin adımları hızlı ve telaşlıydı, fakat zihni daha da karışıktı. Selim’e ne olduğunu, neden böyle bir saldırıya uğradığını anlayamıyordu. Doktorun söyledikleri, kafasında yankılanıyordu: “Üç adam mı?” Bu kelimeler zihnine bir hançer gibi saplanmıştı. Üç adam. Abileri. Eve vardıklarında Isabelle, kapıyı hızlıca açtı ve içeri yönlendirdi. İri yapılı adamlar, Selim’i nazikçe oturma odasındaki büyük, rahat bir koltuğa bıraktılar. Selim’in yarı açık dudaklarından derin bir nefes sesi geliyordu, ama hala bilinci yerinde değildi. Isabelle, adamlara dönerek, “Çok teşekkür ederim,” dedi. Adamlar başlarını sallayıp, “Geçmiş olsun,” diyerek evden ayrıldılar. Doktor, çantasını açıp içinden bir stetoskop çıkardı ve Selim’in göğsüne yerleştirerek kalp atışlarını bir kez daha kontrol etti. Ardından, Isabelle’ye dönüp yumuşak bir sesle konuşmaya başladı: “Hanımefendi, artık endişelenmeyin. Durumu ciddi değil. Muhtemelen kafasına aldığı darbelerden dolayı bilinç kaybı yaşıyor. Birkaç gün dinlenirse toparlanacaktır. Ama bu genç adama ne olduğunu öğrenmek istiyorum. Üç adam ona neden saldırdı? Ve bu delikanlı kimdir?” diye sordu. Isabelle’nin gözleri bir an için büyüdü. Doktorun sözleri, zihninde büyük bir fırtına koparmıştı. “Üç adam mı?” diye tekrarladı, sesi titriyordu. Doktor, başını sallayarak, “Evet, onları gördüm. Biri oldukça uzun, diğer ikisi daha kısa boylu, ama hepsi oldukça sert görünümlü adamlardı,” dedi. Isabelle’nin zihninde birden şimşekler çaktı. Bu tarif, abilerini işaret ediyordu. Babasının ve abilerinin Selim’e zarar verme planını fark edince, içindeki öfke dalgası bütün bedenini sardı. Yumruklarını sıktı, ama doktorun önünde sakin kalmaya çalıştı. Şimdi öfkesine kapılma zamanı değildi. Önceliği Selim’in iyileşmesiydi. Isabelle, derin bir nefes alarak doktorun sorusuna cevap verdi: “Bu delikanlı… Selim. Türkiye’den geldi. O benim sevdiğim adam.” Bu kelimeleri söylerken sesi çatallaştı, ama hemen ardından kendini toparladı. “Babam ve abilerim bizim birlikte olmamızı istemiyor. Selim’e saldıran o üç adam, benim abilerim olmalı…” dedi, sesi kısık ve hüzün doluydu. Doktor, Isabelle’nin söylediklerini dinlerken kaşlarını çattı. “Bu çok üzücü bir durum, hanımefendi,” dedi. “Ama şimdilik bu tür düşünceleri bir kenara bırakın. Genç adamın iyileşmesi için sakin bir ortamda dinlenmesi gerekiyor. Olayları çözmek için önümüzde çok zaman olacak.” Isabelle, başını sallayarak doktorun dediklerini kabul etti. Doktor, Selim’e birkaç ilaç verip Isabelle’ye nasıl kullanması gerektiğini anlattıktan sonra evden ayrıldı. Isabelle, doktoru kapıya kadar geçirip teşekkür etti. Kapıyı kapatır kapatmaz, derin bir nefes alıp arkasını döndü. Selim, koltukta hareketsiz yatıyordu. Isabelle, onun yanına oturup yüzüne baktı. “Sana bunu yapanların hesabını soracağım,” diye mırıldandı. Sonra titreyen elleriyle Selim’in saçlarını okşamaya başladı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE