Günler birbirini kovalıyordu, ve Selim her geçen gün biraz daha toparlanıyordu. Isabelle, onunla yakından ilgileniyor, yemeklerini yapıyor, yaralarına merhem sürüyor, gerektiğinde sabaha kadar başında bekliyordu. Selim’in fiziksel yaraları iyileşmeye başlasa da, ikisinin de zihninde çözülememiş sorular ve belirsizlikler doluydu. Maddi durumları ikisi için de ciddi bir endişe kaynağıydı. Isabelle’nin arkadaşı, geride yalnızca oturdukları bu mütevazı evi bırakmış, geri kalan tüm varlıklarını çocuk esirgeme kurumuna bağışlamıştı. Ahmet’in İstanbul’da Selim’e verdiği parayı ise Isabelle’nin abileri Selim’e saldırdıkları sırada çalmıştı. Şimdi ellerinde koca bir sıfır vardı ve ne yapacaklarını bilmiyorlardı.
Bir akşamüstü, Selim pencerenin önünde düşüncelere dalmış, Isabelle ise mutfakta bir şeyler hazırlıyordu. Kapıdan gelen ani bir tok ses, ikisini de irkiltti. Kalplerine bir an korku düştü. Isabelle, elini silerken kapıya yöneldi. Kim olabilirdi? Kapının deliğinden baksa da kimin geldiğini anlayamamıştı. Derin bir nefes alarak kapıyı açtı. Karşısında, orta yaşlarını geçmiş, yüzünde yılların izlerini taşıyan, ama gözlerindeki sıcaklıkla dikkat çeken bir adam duruyordu. Adam, nazik bir ses tonuyla selam verdi ve Selim’in burada olup olmadığını sordu. Isabelle, bir an ne diyeceğini bilemedi. İçinde bir tereddüt vardı. Ya bu adam babasının gönderdiği biri ise? Ya Selim’in burada olduğunu öğrenip başlarına bela olursa? Kekeleyerek cevap vermeye çalıştı, ama adamın sabırlı ve güven veren bakışları onu sakinleştirdi. En sonunda Selim’in burada olduğunu söyleyip onu içeri davet etti.
Adam içeri adımını atar atmaz gözleri Selim’e çevrildi ve bir an duraksadı. Selim, koltuğun köşesinde oturuyordu, ama yüzü tanınmaz haldeydi. Gözlerinin altı mosmor, yanağına bir yara izi oturmuştu. Dudaklarının kenarında iyileşmeye yüz tutmuş bir kesik vardı. Adamın yüzündeki şaşkınlık ve üzüntü açıkça okunuyordu. “Oğlum, senin bu halin ne böyle?” dercesine gözlerini Selim’den ayırmadan yanına yaklaştı. Selim, onu görünce yüzünde hafif bir tebessüm belirdi ve ayağa kalkmaya çalıştı, ama baş dönmesiyle tekrar oturdu. Adam, Selim’in yanına oturup omzuna elini koyarak, “Oğlum, ne oldu sana? Kim yaptı bunu?” diye sordu. Selim, Isabelle’ye dönüp “İki çay yapabilir misin?” diye rica etti. Isabelle, mutfağa doğru yönelirken Selim derin bir nefes aldı ve Sinan Bey’e başından geçen her şeyi detaylıca anlatmaya başladı.
Sinan Bey, hikâyeyi dinlerken başını iki yana sallıyor, yüzünde hem hayret hem de öfke ifadeleri beliriyordu. Selim’in Isabelle’yi koruma çabası, Isabelle’nin yaşadığı aile baskısı ve en sonunda Selim’in başına gelenler, Sinan Bey’in kalbine dokunmuştu. Hikâye bittikten sonra bir süre sessizlik oldu. Sinan Bey, Selim’in ellerini tuttu ve gözlerinin içine bakarak, “Oğlum, artık burada sahipsiz değilsin. Murat Bey’in emanetisin. Seni kendi oğlum gibi göreceğim. Artık hiçbir sorunun olmayacak. Hiçbir şey için endişelenme,” dedi. Bu sözler Selim’in içine su serpmişti. Tam o sırada Isabelle, elinde iki çayla odaya girdi. Çayları masaya bırakırken Sinan Bey, Selim’e dönerek, “Benimle çalışmaya ne dersin? Sana bir iş teklif ediyorum. Yanımda çalış, kendi ayaklarının üzerinde dur. Seni yalnız bırakmayacağım,” dedi. Selim, tereddütsüz bir şekilde, “Kabul ediyorum,” diyerek başını salladı. Bu, yeni bir başlangıcın ilk adımı olacaktı.
Sinan Bey, Selim’in durumuna kayıtsız kalamayacak kadar vicdan sahibi bir insandı. Kereste fabrikasının sahibi olan bu nazik adam, Selim’i sadece bir işçi olarak değil, aynı zamanda bir aile dostunun emaneti olarak görüyordu. Selim’in yaralarını, çaresizliğini ve Isabelle’nin desteğiyle ayakta kalmaya çalışmasını gördükçe ona yardım etmenin bir borç olduğuna inanmıştı. Selim’i bir süre izledikten sonra cebinden bir miktar para çıkardı. Özenle katlanmış banknotları masanın üzerine koyarken, “Oğlum, bu sana avans. Sen merak etme, benim yanımda çalışırsan kimseye muhtaç olmazsın. Hem kendine hem de Isabelle’ye iyi bakarsın,” dedi. Bu sözleri Türkçe olarak söylemişti ve Isabelle sadece Selim’in yüzündeki hafif tebessümden bir şeylerin yolunda gittiğini anlamaya çalışıyordu.
Sinan Bey, Selim’in kalkmasına izin vermedi. Selim yatağından doğrulmak istemişti ama Sinan Bey, omzuna hafifçe bastırarak, “Sen keyfine bak. Yakında sana ihtiyacım olacak. İyileş önce,” dedi. Ardından ayağa kalktı ve Isabelle’ye dönerek nazik bir şekilde müsaade istedi. Isabelle, Selim’in durumundan dolayı ona eşlik etmek istedi ve Sinan Bey’i kapıya kadar yolcu etti. Kapı eşiğinde, “İyi bakın ona, o çok güçlü bir delikanlı,” diyerek gülümsedi ve ağır adımlarla uzaklaştı.
Isabelle, kapıyı kapatıp Selim’in yanına dönerken kafasında bir sürü soru vardı. Sinan Bey’in neden para verdiğini anlayamamıştı. İçindeki endişe gözlerinden okunuyordu. Selim’in yanına oturdu ve hafif titreyen bir sesle, “Bu adam sana neden para verdi? Yoksa…” dedi ve duraksadı. Kafasındaki korkunç ihtimali dile getirmekten çekinir gibi bir hali vardı. Sonunda cesaretini toplayıp, “Yoksa babam benden vazgeçmen için para mı teklif etti?” diye sordu. Sesi hem endişeli hem de biraz kırgın çıkmıştı.
Selim, Isabelle’nin bu sorusunu duyunca hafifçe gülümsedi. Kollarını açıp Isabelle’nin elini tuttu ve sakin bir ses tonuyla, “Hayır, Isabelle. Sinan Bey babanla hiçbir alakası olmayan biri. O, benim İstanbul’daki tek dostum olan Murat Bey’in arkadaşı. Murat Bey’in emaneti olduğum için bana yardım ediyor. Bana bir iş teklif etti ve onun yanında çalışacağım. Sinan Bey burada olduğu sürece bizim için bir baba olacak,” dedi.
Isabelle’nin yüzündeki şaşkınlık, Selim’in sözleriyle yerini takdir dolu bir ifadeye bıraktı. Sinan Bey’in bu davranışı, Isabelle için alışılmışın çok dışındaydı. Onların kültüründe böyle bir gelenek yoktu. İnsanların birbirine yardım etmesi, hele ki aile bağı olmayan birine babalık yapması, Isabelle için oldukça etkileyiciydi. Selim’in yüzüne bakıp hafifçe gülümseyerek, “O zaman Sinan Bey çok iyi bir insan. Sana böyle sahip çıkması büyük bir şey,” dedi.
Selim, Sinan Bey’in bıraktığı parayı Isabelle’ye uzattı. “Al, bununla mutfak masraflarını karşıla. Kendine ve bana iyi bak. Ben en kısa sürede iyileşeceğim ve Sinan Bey’in yanında çalışmaya başlayacağım. Kereste fabrikasında işçi sorumlusu olacağım,” dedi. Isabelle, parayı alırken gözleri dolu doluydu. Selim’in sorumluluk bilinci ve gelecekle ilgili planları, onun güçlü karakterini bir kez daha gösteriyordu.
Selim, Isabelle’nin gözlerinin içine bakarak, “Beni en hızlı şekilde iyileştir, Isabelle. Para biriktirelim ve düğün yapalım. Söz veriyorum, sana güzel bir hayat kuracağım,” dedi. Bu sözler, Isabelle’nin kalbinde bir umut ışığı yaktı. Gözlerindeki hüzün, yerini tatlı bir gülümsemeye bıraktı. Bu zor günlerin ardından, ikisi de geleceklerine dair küçük de olsa bir umut beslemeye başlamışlardı.
İstanbul’da, Ayşe Hanım’ın geniş, ferah salonunda Nurdan, pencerenin kenarındaki divanda oturmuş, düşüncelere dalmıştı. Dışarıda hafif bir yağmur çiseliyor, damlalar pencereye vurdukça melodik bir ritim oluşturuyordu. Nurdan, Selim’i düşünmeden edemiyordu. Genç kızın elleri dizlerinin üzerinde kenetlenmiş, gözleri boşluğa dalmıştı. Selim’e olan özlemi, gün geçtikçe kalbinde derin bir yaraya dönüşüyordu. Onu bir kez olsun görebilmek, sesini duyabilmek için içinden dualar ediyordu. Ancak ne Selim’den bir haber vardı ne de Ayşe Hanım ona Selim’in gidişiyle ilgili herhangi bir ayrıntı vermişti.
Ayşe Hanım, Nurdan’ın bu sessiz hüznünü fark etmişti. Sandalyesinde hafifçe doğrularak Nurdan’a doğru eğildi ve yumuşak bir ses tonuyla konuştu:
“Kızım, hiç merak etme. Selim en kısa zamanda dönecek. Dönüşünde sizin mürüvvetinizi de göreceğim inşallah. Bu günler geçici, sabırlı ol.”
Ayşe Hanım’ın sözleri, Nurdan’ı bir nebze rahatlatmış olsa da Selim’in ani gidişine dair içindeki soru işaretlerini giderememişti. Selim’in nereye gittiği, ne yaptığı, neden haber vermediği konusunda hiçbir şey bilmiyordu. Tek söyledikleri, Selim’in Paris’e bir iş için gittiğiydi. Ancak bu işin ne olduğunu kimse açıkça anlatmamıştı. Nurdan, her şeyi sessizce kabul etmiş, içindeki fırtınaları belli etmemeye çalışmıştı.
Pencereye bir kez daha baktı. Yağmur damlaları birbiriyle yarışır gibi camdan süzülüyordu. Nurdan, “Keşke gitmeden önce bir kez olsun görseydim,” diye içinden geçirdi. Ama bu düşüncesini Ayşe Hanım’a ya da başkasına söylemekten çekiniyordu. Selim’in yokluğu, onun kalbinde derin bir boşluk yaratmıştı.
Ayşe Hanım, Nurdan’ın sessizliğine anlam veriyor, onun üzülmemesi için elinden geleni yapıyordu. Ancak Selim’in gerçek durumunu ve neden Paris’e gitmek zorunda kaldığını Nurdan’a anlatmaya cesaret edemiyordu. Selim’in, Ayşe Hanım’ın planladığı gibi Nurdan’la evlenmek istememesi ve bu yüzden uzaklara gitmesi, Nurdan’ın umutlarını tamamen yıkabilirdi. Ayşe Hanım, bu gerçeği saklamanın en doğrusu olduğunu düşünüyordu.
Nurdan, derin bir iç çekerek başını pencereye yasladı. Selim’in dönmesini dört gözle bekliyordu. Onun gelişi, Nurdan’ın kalbindeki özlemi dindirecek, belki de Ayşe Hanım’ın bahsettiği gibi bir yuva kurmalarına vesile olacaktı. Ancak, Selim’in Paris’te aslında bambaşka bir hayat yaşadığını ve Isabelle ile arasında bir bağ olduğunu bilmek, Nurdan’ın aklının ucundan bile geçmiyordu.