Zaman ilerledikçe Selim ve Isabelle’in Paris’teki hayatı düzene girmiş, maddi sıkıntıları azalmıştı. Bir yandan Sinan Bey’in desteğiyle Selim, kereste fabrikasında çalışırken, Isabelle resim yapmaya devam ediyordu. Ancak İstanbul’da da farklı hikâyeler şekilleniyordu. Ahmet ve Ali, babalarının ölümünün ardından üzerlerindeki matem havasını yavaş yavaş geride bırakmış, hayata yeniden tutunmanın yollarını aramaya başlamıştı.
Ali, uzun zamandır yarıda bıraktığı tıp eğitimini tamamlamak için Paris’e gitmeye karar vermişti. Bu karar, hem ailesi hem de kendisi için büyük bir adımdı. Ayşe Hanım, Ali’ye buruk bir gururla veda etti. Annesinin gözleri dolmuştu, ama oğlunun geleceği için bu ayrılığa katlanması gerektiğini biliyordu. İstasyona kadar ona Ahmet eşlik etmişti. İkisi arasında sessiz bir yolculuk olmuş, konuşmalar kısa ama anlamlı kelimelerle sınırlı kalmıştı. Ahmet, istasyonda Ali’nin omzuna hafifçe dokunarak cebine bir mektup sıkıştırmıştı.
“Bunu Selim’e götür,” dedi alçak bir sesle. “Ona söyle, her şey yolunda. İyi olduğunu bilmek, bize yeter.”
Ali, abisinin verdiği mektubu cebine koyarak başını hafifçe salladı. Tren, istasyonun kalabalığında buharlar saçarak hazır bekliyordu. Ahmet, trene binerken kardeşine son bir kez sarıldı. “Kendine dikkat et, Ali. Geleceğin burada başlıyor,” dedi ve kardeşinin trene binmesini izledi. Tren yavaşça hareket etmeye başladığında Ahmet istasyonda öylece kalakaldı, gözleri uzaklaşan vagonda kaybolan Ali’nin ardından uzun süre baktı.
Üç gün sonra Ali, Paris’in taş döşeli sokaklarına adım atmıştı. Hava serin, ama güneşliydi; gökyüzünde birkaç beyaz bulut, hafif bir esintiyle ilerliyordu. Caddeler, Paris’in her zamanki canlılığını yansıtıyordu. İnsanlar kafelerde oturmuş sohbet ediyor, sokak sanatçıları müzik yapıyor, dükkanlardan mis kokular yayılıyordu. Ali’nin üzerindeki yol yorgunluğu, bu manzarayı görünce hafifledi. Ancak kalbinde, bu şehirde Selim ve Ahmet ile birlikte geçirdiği eski günlerin tatlı anıları vardı.
Elindeki küçük valiziyle, daha önce kaldıkları eve doğru yürümeye başladı. Adımları yavaş ve temkinliydi; her köşe, her bina ona bir anı hatırlatıyordu. Sonunda eve vardığında, kapıyı açıp içeri adımını attı. Ev, sessiz ve terk edilmiş bir haldeydi. Üç aydır burada kimse yaşamamıştı; bu yüzden etrafta bir terkedilmişlik hissi vardı. Toz tutmuş masalar, boş raflar ve hiçbir hareketin olmadığı koridorlar… Ali, eve girdiğinde derin bir nefes aldı. Sessizliği kıran tek şey, adımlarının tahta zeminde çıkardığı hafif gıcırtıydı.
Küçük valizini yere bırakıp, odalardan birine geçti. Bu evde eskiden Selim ve Ahmet ile geçirdiği günler aklına geliyordu. Birlikte oturdukları yemek masası, kahkahaları, birbirlerine anlattıkları hikayeler… Şimdi ise yalnızdı. Ama bu yalnızlık, onu korkutmaktan ziyade yeni bir başlangıcın habercisi gibiydi.
Ali, geceyi dinlenerek geçirmeye karar verdi. Sabah, tıp fakültesine gidip eğitimine yeniden başlamak için sabırsızlanıyordu. Yıllardır hayalini kurduğu bu mesleği en iyi şekilde tamamlamak istiyor, ailesine ve kendine verdiği sözü tutmayı amaçlıyordu. Gece, yatağa uzandığında gözleri yavaşça kapandı. Bu şehir, ona yeni bir hayatın kapılarını aralamıştı. Şimdi tek yapması gereken, o kapıdan geçmekti.
Selim ve Isabelle, Paris’teki mütevazı evlerinde günlerini huzurla geçiriyorlardı. Zor günlerin geride kaldığına inanıyor, geleceklerini birlikte inşa etmenin heyecanını taşıyorlardı. Ancak birkaç haftadır Isabelle’in karnının hafifçe büyümeye başladığını fark eden Selim, önce bunun bir sağlık sorunu olabileceğinden endişelendi. Isabelle’in de kaygılanmaya başlaması üzerine, hemen bir doktora gitmeye karar verdiler.
Doktorun küçük muayenehanesinde, ikisi de endişeli bir şekilde bekliyorlardı. Doktor, Isabelle’i dikkatlice inceledikten sonra gülümseyerek Selim’e döndü ve Türkçe konuşarak haberi verdi: "Tebrikler, baba oluyorsunuz!" Selim, bir an durakladı, ne duyduğunu anlamaya çalışıyordu. Bu sözlerin anlamı zihnine ulaştığında ise yerinde duramadı, ayağa fırladı ve mutluluktan havalara zıpladı. “İnanamıyorum! Baba mı oluyorum?” diye bağırdı. Isabelle ise gözlerinden süzülen yaşlarla gülümsüyordu. Doktor, mutlulukla başlarını sallayarak yeni ebeveynleri kutladı.
Eve dönerken Selim ve Isabelle çok heyecanlıydı. Ancak bu mutluluğun ardında bir endişe de vardı. Henüz evli olmadıkları için Paris’teki çevrelerinde dedikodu çıkmasından çekiniyorlardı. Selim, Isabelle’e dönerek, “Bir an önce evlenmeliyiz. Ailemizin temelini sağlam bir şekilde atmalıyız,” dedi. Isabelle, Selim’in kararlılığını hissetti ve onayladı. Artık sadece kendi mutlulukları değil, büyümekte olan bir aileyi düşündükleri için daha dikkatli olmaları gerekiyordu.
Eve yaklaştıklarında, kapının önünde uzun boylu, fesli bir adamın durduğunu gördüler. Selim, dikkatle bakınca bu kişinin Ali olduğunu fark etti. Heyecanla adımlarını hızlandırdı ve kardeşine sıkıca sarıldı. “Ali! Burada ne işin var?” dedi Selim, hem şaşkın hem de mutlu bir şekilde. Ali, Selim’in sırtını sıvazlayarak, “Ağabey, buraya eğitimi tamamlamak için geldim. Ama seni görmeden, Ahmet’in selamını getirmeden olmazdı,” dedi.
Selim, Isabelle, nazik bir şekilde gülümseyip kapıyı açarak Ali’yi içeri davet etti. Evdeki sıcak atmosfer, Ali’yi hemen etkiledi. İçerideki düzen, neşeli hava ve mutluluğun izleri, buradaki huzuru gözler önüne seriyordu. Ali, oturduğu yerden çevresine bakarken, “Burada çok mutlu olduğunuz belli. Bu beni gerçekten çok sevindirdi,” dedi.
Bir süre sohbet ettikten sonra Ali, cebinden bir mektup çıkararak Selim’e uzattı. “Ahmet ağabey gönderdi,” dedi. Selim, mektubu eline alır almaz yüzü ciddileşti. Kısa bir tereddütten sonra zarfı açıp okumaya başladı. Ahmet’in mektubunda her şeyin yolunda olduğunu ve bir şeye ihtiyaçları olup olmadığını soran samimi satırlar vardı. Selim, derin bir nefes alarak gülümsedi. “Korktuğum gibi değilmiş,” dedi ve gözleriyle Isabelle’e baktı.
Mektubu masaya bırakıp Ali’ye döndü. “Kardeşim,” dedi, Isabelle’in karnını işaret ederek, “yakında bir amca olacaksın!” Ali, bir an anlam veremedi; sonra Selim’in işaret ettiği şeyi fark etti ve yüzünde büyük bir gülümsemeyle, “Gerçekten mi? Tebrik ederim, ağabey! Isabelle, seni de tebrik ederim!” dedi. Bu haber karşısında hem duygulanan hem de mutlu olan Ali, “Keşke bu mutluluğunuzu babam ve annem de görebilseydi,” diye ekledi.
Selim, bir an sessizleşti. Ayşe Hanım’ın ona olan sevgisini ve emeklerini hatırladı. Onu bu mutluluktan mahrum bırakmanın doğru olmayacağını düşündü. Masadan bir kâğıt ve kalem alarak annesine yazmak üzere bir mektup hazırladı:
“Validem,
Sizi üzdüğümü biliyorum, ama Paris’teki sokaklarda beni bekleyen dünyalar güzeli bir kadın vardı. Onu yalnız bırakamazdım. Birbirimize sevgimizle bağlandık ve artık bir aile olmaya hazırlanıyoruz. Yakında bir çocuğumuz olacak. Affınızı dilerim. Eşim, çocuğum ve ben, sizin elinizi öpmek için gelmek istiyoruz. Dualarınızı bizden esirgemeyin.
Oğlunuz Selim.”
Mektubu zarfa koyarak Ali’ye uzattı. “Kardeşim,” dedi Selim, “bu mektubu anneme götür. Ama zarfın üstüne kendi adını yaz. Eğer benim gönderdiğimi anlarsa, açmayabilir. Ama mektubu okuduğunda benim yazdığımı anlayacak.”
Ali, abisinin bu düşünceli hareketine hayran kalmıştı. “Merak etme, ağabey. Anneme bu haberi mutlulukla ileteceğim,” dedi. Ayağa kalkarak izin istedi. Selim, cüzdanından bir miktar para çıkararak Ali’ye uzattı. “Al kardeşim, bu senin hakkın. Ben artık maddi olarak daha rahatım. Senin de burada zorlanmanı istemem,” dedi. Ali önce almak istemedi, ama Selim’in ısrarıyla kabul etti. “Kardeşim, zor bir gün en iyi doktor olacaksın. Bizi gururlandıracaksın,” dedi Selim.
Ali, gözleri dolu dolu, abisiyle vedalaştı. Kapıdan çıkarken, içindeki mutluluk ve umut her adımında daha da büyüyordu.
Selim, bir sabah posta kutusunda Ayşe Hanım’dan gelen mektubu buldu. Zarfı eline aldığında kalbi hem heyecanla hem de endişeyle çarpmaya başladı. Annesinin ona ne yazdığını merak ediyor, bir yandan da yıllardır süren kırgınlıkların bu mektupla sona ermesini umut ediyordu. Mektubu hemen açmak istemedi; Isabelle’le birlikte okumak için zarfı dikkatlice salona götürdü.
Isabelle, oturma odasında, karnını okşayarak sessizce oturuyordu. Artık yedi aylık hamileydi ve her geçen gün bebeğin hareketlerini hissettikçe daha fazla heyecanlanıyordu. Selim’in elindeki zarfı görünce merakla, “Kimden?” diye sordu. Selim, gülümseyerek, “Anneden,” dedi ve oturdu. İkisi de derin bir nefes aldıktan sonra Selim mektubu açtı ve yüksek sesle okumaya başladı:
“Evladım, gönül söz dinlemez biliyorum.
Sana kırgınlığım büyüktü, ama büyüklüğüm kadar sevgim de var.
Senin bu durumda olmanı gönlüm el vermiyor. Seni bir şekilde affederim, ama bir şartla: İstanbul’a, bizim yanımıza gelip Isabelle ve çocuğunla burada yaşarsanız, hakkım helaldir.
Fakat Fransa’da torunumu görmeden yaşarsanız, sana hakkım helal değildir. Bir annenin dualarını almak istiyorsan, bu sözümü unutma.”
Selim, mektubu bitirdiğinde bir süre sessizce oturdu. Yüreği hem sevinç hem de hüzünle doluydu. Annesinin kırgınlığı nihayet sona ermişti, ama Ayşe Hanım’ın İstanbul’a dönme şartı, kendi içinde başka bir mücadele başlatıyordu. Selim için nerede yaşadığı önemli değildi; Isabelle ve çocuklarıyla mutlu olduğu sürece her yer yuva olabilirdi. Ancak Isabelle’in düşünceleri farklı olabilirdi. Başını kaldırıp eşine baktığında onun da derin düşüncelere dalmış olduğunu fark etti.
“Isabelle,” dedi Selim, yumuşak bir sesle. “Annemi affettim. Ama annem bizim İstanbul’a dönmemizi istiyor. Senin burada, Paris’te ne kadar mutlu olduğunu biliyorum. Bu yüzden karar vermek benim için kolay değil. Benimle İstanbul’da yaşamak ister misin?”
Isabelle, bir an duraksadı. Paris onun evi olmuştu. Arkadaşları, alışkanlıkları ve bildiği her şey buradaydı. Türkçe bilmiyordu ve tamamen farklı bir kültürde yaşamak onun için büyük bir zorluk olabilirdi. Ancak Selim’in gözlerindeki sevgiye ve kararlılığa baktığında içinden geçenleri anlamak kolaydı. Hafifçe gülümsedi ve elini Selim’in eline koyarak, “Selim,” dedi. “Senin yanında her yere giderim. Ama burayı böylece bırakıp gitmek istemem. Arkadaşlarım, anılarım, her şey burada. Bir hafta sonra düğünümüz olacak. Bu düğün sadece bizim mutluluğumuz değil, aynı zamanda buradaki dostlarıma bir veda olsun. Onlarla son bir kez güzel bir anı paylaşalım ve ardından İstanbul’a yeni bir başlangıç için gidelim.”
Selim, Isabelle’in sözlerini duyunca rahatladı. Eşinin bu kadar anlayışlı ve fedakâr oluşu ona bir kez daha doğru insanla evlendiğini hissettirdi. “Haklısın,” dedi Selim. “Bir hafta sonra düğünümüzü yaparız ve ardından İstanbul’a gideriz. Orada yeni bir hayat kuracağız, ama Paris’i de hep hatırlayacağız.”
Isabelle, bir süre düşündükten sonra ekledi, “Babamı da unutmak istemem. Ona bir mektup yazacağım. Belki senin annen gibi o da bizi affeder ve bizim bir aile kurmamızı kabul eder.”
Selim, Isabelle’in kararını destekledi ve masadan bir kâğıt ile kalem getirdi. Isabelle, düşündüklerini dikkatlice kâğıda dökmeye başladı. Mektupta, Selim ile olan sevgisinden, hamileliğinden ve bir hafta sonra yapacakları düğünden bahsetti. Ayrıca, İstanbul’a taşınacaklarını ve orada yeni bir hayat kuracaklarını belirtti. Son olarak, babasından destek ve dua istedi:
“Sevgili Babam,
Biliyorum, belki seni hayal kırıklığına uğrattım. Ama Selim benim hayatımın aşkı. Onunla birlikte bir yolculuğa çıktım ve şimdi bu yolculuk büyüyor. Karnımda Selim’in çocuğu var ve bir hafta sonra evleniyoruz. İstanbul’a taşınıyoruz, ama sizin desteğiniz olmadan bu mutluluğumuz tamamlanmış sayılmaz. Lütfen bizi affedin ve ailemizin bir parçası olmamıza izin verin.
Sevgilerle, kızınız Isabelle.”
Mektubu bitirip zarfa koyan Isabelle, kocasına dönerek, “Bunu göndereceğim. Belki babam da bizim mutluluğumuzu kabul eder,” dedi. Selim, eşine sarılarak, “Her şey yoluna girecek,” dedi.