Bir Mumun Son Günü.

1152 Kelimeler
Isabelle’in babası, elinde iki zarfla çalışma odasında sinirle volta atıyordu. Biri Isabelle’in mektubu, diğeri ise kızının düğün davetiyesiydi. Mektubun her satırını tekrar tekrar okuyor, ama sakinleşmek yerine daha da öfkeleniyordu. Zihninde geçmişin anıları canlanıyordu: Isabelle’in itaatsizliği, Selim’le olan tartışmaları ve bu evliliğe kesinlikle karşı oluşu. Ancak mektubun sonundaki o cümle onu derinden etkilemişti: **“Eğer kabul etmezsen torununu göremezsin.”** Bu cümle, Isabelle’in babasının içindeki öfkeyi bastırmakla kalmamış, onu düşünmeye zorlamıştı. Kızının ilk kez böyle kararlı bir şekilde karşısına çıktığını hissediyordu. Torununu kaybetme korkusu, gururunun önüne geçmeye başlamıştı. Isabelle’in mektubu bir yandan onu kızdırsa da, diğer yandan her kelimesi kızının artık kendi ayakları üzerinde durduğunu gösteriyordu. Duygularını kontrol edemeyen adam, oturduğu yerden hızla kalktı ve salonda oturan diğer çocuklarını yanına çağırdı. Kızgın ama kararsız bir tonda, “Bu Isabelle, yine kendi bildiğini okuyor!” dedi. Gözlerindeki hiddet bir an için yerini derin bir kedere bıraktı. “O düğüne gitmeli miyim, bilemiyorum. Ama torunumu görmek istiyorum. Isabelle’in yanında olmamız gerekebilir…” diye mırıldandı. Çocukları, babalarının bu karmaşık duygu durumuna bir şey diyemedi. O sırada odada bir sessizlik hâkim oldu, ama Isabelle’in babası, kendi içinde bir karar vermek zorunda olduğunun farkındaydı. ### **İstanbul’da Nurdan’ın Durumu** İstanbul’da ise Selim’den hâlâ haber alamayan Nurdan, derin bir hüzün içindeydi. Günler geçiyor, ama Selim’in ne döneceğine dair bir bilgi geliyor ne de yazdığı mektuplardan bir yanıt alıyordu. Ayşe Hanım, Selim’in Isabelle’le evlendiğini gizlemeye devam ediyor, Nurdan’ın bu acı gerçeği öğrenmesini istemiyordu. Evin içinde bu sırrı bilen yalnızca Ayşe Hanım, Ahmet, Ali ve temizlikçi Fatmanur Hanım’dı. Nurdan, bahçede oturmuş, Selim’i düşünüyordu. Gözlerini uzaklara dikmiş, içinden şu sözleri geçiriyordu: *“Ne olursa olsun, ömrüm boyunca Selim’i bekleyeceğim.”* Bu sözleri yalnızca kendine söylüyor, kimseyle paylaşmıyordu. Ayşe Hanım ise bu durumdan büyük bir üzüntü duyuyordu. Nurdan’ın hâlâ Selim’e duyduğu derin sevgiyi fark ediyor, ama Selim’in Paris’teki yeni hayatını düşünerek sessiz kalıyordu. Bu sırada, Nurdan’a talip olan biri vardı: Ömer öğretmen. Ömer, İstanbul’da oldukça sevilen, kibar ve yakışıklı bir beyefendiydi. Nurdan’ı ilk kez bir hayır etkinliğinde görmüş ve ona hayran kalmıştı. Onun zarafeti, sessizliği ve gözlerindeki derin hüzün Ömer’i derinden etkilemişti. Bir süre sonra Ayşe Hanım’a giderek, Nurdan’la tanışmak istediğini dile getirmişti. Ayşe Hanım, Ömer’in karakterine güveniyor ve Nurdan için iyi bir eş olabileceğini düşünüyordu. Ancak Nurdan’ın hâlâ Selim’e olan sevgisinin farkında olduğu için bu konuyu nasıl açacağını bilemiyordu. Ömer’in Nurdan’a olan ilgisini duyunca derin bir iç çekerek, “Ah kızım, keşke kalbini bir başkasına açabilseydin,” diye mırıldandı. Nurdan ise tüm bu olanlardan habersiz, Selim’i düşünmekle meşguldü. Bir gün Fatmanur Hanım, Nurdan’ı bahçede dalgın bir şekilde otururken gördü ve yanına yaklaştı. Hafifçe omzuna dokunarak, “Kızım, neden bu kadar düşüncelisin?” diye sordu. Nurdan, gözlerini kaçırarak, “Hiç, Fatmanur Abla. Sadece Selim’i düşünüyorum. Ondan hâlâ haber alamadım,” dedi. Fatmanur, Nurdan’ın bu sözlerini duyunca içinden, *“Eğer gerçekleri öğrenirse, bu kızcağız kahrolur,”* diye geçirdi. Ancak bir şey söylemedi, sadece Nurdan’ın başını okşayıp yanından ayrıldı. ### **Ayşe Hanım’ın Endişesi** Ayşe Hanım, evinde Nurdan için endişelenirken bir yandan da Selim’in Isabelle’le evliliğinin İstanbul’da nasıl karşılanacağını düşünüyordu. Selim’in düğün sonrası İstanbul’a geleceğini biliyordu ve bu durumun Nurdan için nasıl bir yıkım olacağını tahmin ediyordu. Kendi kendine, “Ne olursa olsun, Nurdan’ı bu gerçekle yüzleştirmek zorundayım. Ama şimdi değil, biraz daha zaman geçsin,” diye düşündü. Evdeki bu gizemli hava, Nurdan’ın kalbindeki endişeyi daha da artırıyordu. Günler geçtikçe Selim’den bir haber alamamak, ona olan özlemini ve umudunu daha da güçlendiriyordu. Ancak Nurdan’ın bilmediği bir gerçek vardı: Selim, artık Isabelle ve doğacak çocuğuyla yeni bir hayat kurmak için kararlıydı. Ve bu gerçek, Nurdan’ın dünyasını alt üst edecekti. Güneş ışığı Paris’in açık hava düğün salonunu tatlı bir sıcaklıkla doldurmuş, çiçeklerle süslenmiş masaların etrafında toplanan davetliler, büyük bir heyecanla gelin ve damadı bekliyordu. Klasik müzik eşliğinde hafif bir rüzgâr, masalları kıskandıracak bir atmosfer yaratıyordu. 150 masalık bu görkemli salon, özenle seçilmiş çiçek aranjmanları, zarif süslemeler ve kristal şamdanlarla donatılmıştı. Misafirler, heyecan içinde konuşup gülüşüyor, herkes bu unutulmaz günün başlamasını bekliyordu. Sinan Bey, konukları kapıda karşılıyor, Ali ise düğün organizasyonundaki her ayrıntıyı kontrol ediyordu. Saatler ilerlerken, uzaklardan bir at arabasının geldiği görüldü. Gelin ve damat, açık hava düğününe yakışır bir ihtişamla, eski zamanlardan kalma bir masal kahramanı gibi salona yaklaşıyordu. At arabası yavaşça durduğunda, davetliler nefeslerini tutmuş, tamamen bu büyülü ana odaklanmıştı. Isabelle, annesinden yadigâr kalan klasik ama göz alıcı gelinliğiyle arabadan ağır adımlarla indi. Gelinliğin zarafeti, güneş ışığında parlayan ince dantel işlemeleriyle göz kamaştırıyordu. Isabelle’in yüzünde, mutluluğu ve heyecanı ifade eden bir gülümseme vardı. Selim ise jilet gibi bir takım elbise giymiş, karizmasıyla dikkat çekiyordu. Onun kendinden emin duruşu, adeta “Bu kadın benim kaderim” diye haykırıyordu. Gelin ve damat, el ele tutuşarak ağır adımlarla düğün salonuna girdiler. Davetliler alkış ve hayranlık dolu bakışlarla onları karşıladı. Isabelle’in babası da salondaydı, ancak yüzündeki sert ifadeden niyetinin pek de dostane olmadığı anlaşılıyordu. O, masasında otururken diğer çocuklarını yanına çağırıp fısıltılarla bir şeyler konuşuyordu. Isabelle, babasını gördüğünde bu anı daha da özel bir hale getiren bir mutluluk hissetti. Onun gelmesi, Isabelle’in içindeki büyük bir boşluğu doldurmuştu. Bir süre sonra din görevlisi, nikâhı kıymak için çiftleri yanına çağırdı. Salonda derin bir sessizlik hâkim oldu. Din görevlisi konuşmasına başladığında herkes, gelin ve damadın birbirlerine olan bakışlarındaki sevgiyi ve bağlılığı fark edebiliyordu. Ancak tam bu sırada, Isabelle’in babası masadan kalkarak çocuklarına dönüp sert bir şekilde, “Şimdi!” dedi. Isabelle’in en büyük ağabeyi, belindeki silahı çıkarıp namluyu Selim’e doğrulttu. Salondaki sessizlik bir anda paniğe dönüştü. İnsanlar bağırmaya, masaların altına saklanmaya başladı. Selim, ağabeyi fark eder etmez Isabelle’in önüne geçmeye çalıştı, ancak tam bu sırada Ali, bir kahraman gibi öne atıldı. Silah patladı. İlk iki kurşun Ali’ye isabet etti. Ali, göğsünden vurulmuş, kanlar içinde yere düşerken üçüncü kurşun, Isabelle’in tam kalbine saplandı. Beyaz gelinliği bir anda kırmızıya bulanan Isabelle, gözleriyle Selim’i aradı. Selim’in yüzü korku ve şokla donmuştu. Dizlerinin üzerine çöken Isabelle, karnını tutarak Selim’e baktı. Selim, hızla ona doğru koştu ve kollarına aldı. Isabelle’in gözlerinden yaşlar süzülürken, dudaklarından son bir cümle döküldü: “Onu kurtar, Selim… Ne olursa olsun, onu kurtar…” Bu sözlerin ardından Isabelle’in bedeni gevşedi, gözleri kapandı. Selim’in kollarında ruhunu teslim etmişti. Selim, bir an ne olduğunu anlayamadan, Isabelle’in yüzüne bakarak çığlık attı. Bu haykırış, yalnızca salondaki insanları değil, Isabelle’in babasını ve ağabeylerini de derinden sarstı. Babası, silah seslerinin ardından Isabelle’in kanlar içinde yerde yattığını görünce büyük bir pişmanlıkla titremeye başladı. Ağabeyin elleri hâlâ silahı tutuyor, ama silahın ağırlığı artık dayanılmaz bir yük gibi hissediliyordu. Ali, yerde kanlar içinde yatan bedenini güçlükle hareket ettirerek Selim’e son bir kez bakmak istedi. Gözleri, Selim’in acı dolu bakışlarına kilitlenmişti. Dudaklarından zayıf bir sesle, “Kardeşim… Seni hep destekledim…” diyebildi. Ardından bedeni yere yığıldı. Selim, hem Isabelle’i hem de Ali’yi kaybettiğinin farkına vardığında tüm dünyası başına yıkılmış gibiydi. Salondaki doktorlardan biri hemen müdahale etmek için Isabelle’e yaklaştı, ancak artık çok geçti. Doktor, Isabelle’in nabzını kontrol ettikten sonra başını iki yana salladı. Selim, Isabelle’in cansız bedenine sarılmış, ona bakıyordu. Gözlerinden süzülen yaşlar, yüzüne düşerken öksürük nöbetine tutuldu. Ancak öksürse de, nefesi kesilse de gözlerini Isabelle’in yüzünden ayıramıyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE