Bölüm 1: Seçilmiş olan
Gece, İstanbul’un bazı sokaklarında yalnızca karanlık değildir; aynı zamanda saklayıcıdır. Sesleri boğar, yüzleri siler, yanlış insanları yanlış yerlerde bir araya getirir. O sokaklardan biri, o gece, Lâl Aydın’ı içine almıştı.
Hava ağırdı. Nem, tenine yapışıyor; sokak lambalarının solgun ışığı kaldırıma bulanık lekeler hâlinde düşüyordu. Binalar birbirine fazla yakındı; sanki aralarında yürüyen insanlara nefes alacak alan bırakmak istemiyorlardı. Lâl adımlarını hızlandırdı. Topuk sesleri taş zeminde yankılanmıyor, aksine gecenin içinde kayboluyordu. Bu, onu daha da huzursuz etti.
Lâl yürürken dikkat çekmemeyi öğrenmişti. Omuzlarını hafifçe içeri alır, başını çok kaldırmazdı. Kalabalıkta görünmez olmak bir yetenekti ve o, bu yeteneği istemeden geliştirmişti. Üzerindeki koyu renk mont, bedenini olduğundan daha küçük gösteriyordu. Saçları dalgalı hâlde omuzlarının altına dökülüyor, rüzgârda yüzüne yapışıyordu. Yüz hatları yumuşaktı ama gözleri… Gözleri fazla şey görmüştü. Griye çalan ela rengi, bakmadığı anlarda bile tetikteydi.
O gece de bakmıyordu. Sadece yürüyordu.
Kuzey Karahan, sokağın başında duruyordu.
Onu oraya getiren bir tesadüf değildi. Hayatında çok az şey tesadüftü. Siyah arabanın yanında, gölgelerin içine karışmış hâlde bekliyordu. Üzerindeki koyu renk ceketin içinde bedeninin sertliği belli oluyordu. Geniş omuzları, dik duruşu, bulunduğu yere ait olmadığını fısıldıyordu. Kuzey, kalabalıkta bile yalnız duran adamlardandı.
Gözleri karanlığa alışkındı. İnsanları seçmekte iyiydi. Korkuyu, telaşı, suçluluğu tanırdı. Yoldan geçenlerin çoğuna bakmadı. Bakmaya değmezdi. Ta ki Lâl, sokağın ortasında yürürken istemeden başını kaldırana kadar.
O an, Kuzey durmadı. Nefesini tutmadı. Bir işaret vermedi.
Sadece baktı.
Lâl’in yürüyüşü aceleliydi ama panik değildi. Kaçmıyordu. Henüz. Omuzlarının hafif düşüklüğü, dünyaya karşı alışılmış bir kabullenişi anlatıyordu. Güzel sayılabilecek bir yüzü vardı ama bu güzellik bağırmıyordu. Sessizdi. Gözleri konuşuyordu. Ve Kuzey, o gözlerde tanıdık bir şey gördü: yalnız bırakılmışlık.
İşte o an, karar verildi.
Kuzey Karahan için kararlar böyle alınırdı. Uzun düşüncelerle değil, içgüdüyle. Bu kız… Yanlış bir yerdeydi. Yanlış bir gecede. Ve bu sokak, hata affetmezdi.
Lâl birkaç adım daha attığında, sokağın sonunda bir hareketlilik fark etti. Sesler. Kısık ama sert. Bir şeylerin ters gittiğini anlamak için fazla zeki olmaya gerek yoktu. İçgüdüleri bağırmaya başlamıştı. Adımlarını yavaşlattı, geri dönmeyi düşündü. Ama tam o anda bir el, kolundan kavradı.
Güçlüydü. Sertti. Kaçışa izin vermeyecek kadar net.
Lâl’in kalbi hızlandı. Nefesi boğazına takıldı. Başını kaldırdığında, yüzünü gölgede bırakan bir adamla göz göze geldi. Gözler… Koyu, derin ve sakindi. Fazla sakindi.
Kuzey eğildi. Sesi alçaktı, emrediciydi.
“Bağırırsan, daha kötü olur.”
Bu bir tehditten çok, bir gerçekti.
Lâl dondu. Vücudu itiraz etmek istedi ama aklı, hayatta kalmayı seçti. Kuzey’in eli hâlâ kolundaydı. Büyük, sıcak ve kaçınılmazdı. Onu arabanın kapısına doğru yönlendirdiğinde, Lâl direnmedi. Henüz.
Kuzey kapıyı açarken bir an durdu. Kızın yüzüne baktı. Solgun teni, titreyen dudakları, gözlerindeki korku… Ama ağlamıyordu. Bu, hoşuna gitti.
“Adın ne?” diye sordu.
“Lâl…”
Sesi neredeyse duyulmuyordu.
Kuzey başını hafifçe salladı.
“Artık benimlesin, Lâl.”
Bu bir teklif değildi.
Bu bir başlangıçtı.
Ve Lâl Aydın, o anda henüz bilmiyordu ama hayatı, geri dönüşü olmayan bir yola girmişti. Çünkü bazı geceler, insan seçilmez.
Seçilir.
Kapının açılmasıyla birlikte Lâl’in bakışları istemsizce sokağın içine kaydı. Az önce fark ettiği hareketliliğin kaynağı artık gizli değildi. Bir adam yerde yatıyordu. Yan dönmüş, hareketsiz. Kaldırım taşlarının arasına sızmış koyu renkli bir sıvı vardı. Sokak lambasının ışığında kan, neredeyse siyah görünüyordu.
Lâl’in nefesi kesildi.
Gözleri büyüdü, bedeni geri çekilmek ister gibi gerildi. Kuzey’in elinin hâlâ kolunda olduğunu o an fark etti. Kavrayış biraz daha sıkılaştı. Kaçma ihtimalini değil, kaçmayı düşünmesini bastırır gibiydi.
“Ben—” diye başladı Lâl, sesi çatladı.
“Ben seni tanımıyorum.”
Kelimeler ağzından kontrolsüzce dökülüyordu.
“Seni gerçekten tanımıyorum. Lütfen… Onlardan biri misin sen? O adam… O adam neden yerde yatıyor? Neden kan var? Bak, ben hiçbir şey anlatmam. Kimseye bir şey söylemem. Vallahi bak, hiç… hiç görmedim gibi davranırım.”
Sesi hızlandı, nefesi düzensizleşti. Cümleleri birbirinin içine girdi.
“Beni bırak. Sadece gideyim. Lütfen. Evime gideyim. Hiçbir şey olmamış gibi… Bak, yemin ederim. Polisi aramam. Kimseye anlatmam. Sadece—”
Kuzey onu susturmak için tek bir kelime bile söylemedi.
Başını hafifçe eğdi. Gözleri Lâl’in yüzünde gezindi. Dudaklarının titremesini, boğazının nasıl sık sık yutkunduğunu, bakışlarının sürekli yerdeki adama kayışını fark etti. Korku vardı. Saf, filtresiz bir korku. Ama panik içinde bile bir yalvarma şekli vardı; mantıkla tutunmaya çalışan bir çaba.
Bu da hoşuna gitti.
“Bak bana,” dedi sonunda.
Sesi sakindi. Fazla sakindi.
Lâl istemeden başını kaldırdı. Göz göze geldiklerinde, adamın yüzünde öfke yoktu. Tehdit yoktu. Daha kötüsü vardı: kararlılık.
“Onlardan biri değilim,” dedi Kuzey.
“Kendimden biriyim.”
Lâl bu cevabı anlayamadı. Anlamak istemedi.
“Bırak beni,” dedi bu kez daha net ama sesi hâlâ titriyordu.
“Ne olur… Lütfen.”
Kuzey’in eli kolundan çekilmedi. Aksine, onu arabanın yanına biraz daha yaklaştırdı. Kapı hâlâ açıktı. İçerisi karanlıktı. Derin ve sessiz.
“Gitmene izin verirsem,” dedi Kuzey, sesi alçak ama kesindi,
“bu sokağın seni sağ bırakacağını mı sanıyorsun?”
Lâl’in bakışları yeniden yere kaydı. Adam hâlâ kıpırdamıyordu.
“Ben… ben sadece yürüyordum,” diye fısıldadı.
“Yanlış bir sokaktı. Fark etmedim.”
Kuzey başını çok az salladı.
“Yanlış sokak yoktur,” dedi.
“Yanlış zaman vardır.”
Bir anlık sessizlik oldu. Uzakta bir araba sesi duyuldu. Lâl’in kalbi o sesle birlikte göğsüne çarptı. Kaçmayı düşündü. Gerçekten düşündü. Ama Kuzey’in duruşu, bu ihtimali daha başlamadan bitiriyordu.
“Beni bırak,” dedi son bir kez.
“Ne olur.”
Kuzey eğildi. Yüzü Lâl’e çok yaklaştı. Nefesi, Lâl’in yanağında hissedilecek kadar netti.
“Bırakamam,” dedi.
“Çünkü seni bırakırsam, ya ölürsün…
ya da konuşursun.”
Lâl başını iki yana salladı.
“Konuşmam,” dedi hızlıca.
“Yemin ederim. Kimseye—”
Kuzey sözünü kesti.
“Konuşmazsın,” dedi.
“Şimdi değil.”
Kapıyı kapatırken sesi duyuldu. Net, tok bir ses.
“Ama ben,” diye devam etti,
“riske girmem.”
Ve Lâl Aydın, arabanın içine doğru çekilirken şunu anladı:
Bu adam onu kurtarmıyordu.
Onu seçmişti.
Ve seçildiği yerde, kaçış olmazdı.
Kuzey kapıyı kapattıktan sonra arabanın önüne doğru yöneldi. Lâl içeride kalmıştı. Derin, boğucu bir sessizlik. Camdan dışarı baktığında sokağın diğer ucunda beliren siluetleri fark etti. Üç adam. Gölgelerin içinden çıkmış gibiydiler. Hızlı, telaşsız, ne yaptıklarını bilen adımlar.
Kuzey onlara doğru yürüdü. Sesini yükseltmedi. Buna ihtiyacı yoktu.
“Ortalığı toplayın,” dedi kısa ve net bir şekilde.
“İz kalmasın.”
Adamlar başlarını salladı. Soru sormadılar.
Kuzey arkasını dönerken bir an durdu.
“Abiye de selamlarımı iletin,” diye ekledi.
“Borcu hatırlasın.”
Bu cümle, sokakta kalanlar için yeterince açıktı.
Tam arabaya yönelecekken, kalabalığın içinden biri öne çıktı. Yüzü seçilmiyordu ama sesi netti. Parmak uzandı.
“Kız—” dedi.
“Bu kız buradaydı.”
Lâl’in kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Refleksle geri çekildi. Nefesi hızlandı. O an herkesin bakışı ona döndü. Sanki sokak daralmış, tüm karanlık üstüne çöküvermişti.
Kuzey durdu.
Yavaşça arkasını döndü. Bakışı işaret eden adamdaydı. Sesi yine sakindi. Ama bu sakinlik, tehditten çok daha ağırdı.
“Kız,” dedi,
“benimle.”
Tek bir adım attı. Arabanın kapısını açtı. Lâl’in yüzüne bakmadan konuştu.
“İnme.”
Sonra direksiyonun başına geçti. Kapı kapandı. Motor çalıştı. Bir anlık sessizlikten sonra Kuzey gaza bastı.
Araba sokağı arkasında bırakırken, kalabalık ve karanlık da geride kaldı.
Yol uzun değildi ama sessizlik ağırdı. Motorun sesi düzenliydi. İstanbul gecesi camlardan akıp gidiyordu. Sokak lambaları, Lâl’in yüzüne kısa aralıklarla ışık düşürüyordu. Her seferinde gözleri biraz daha solgun görünüyordu.
Lâl konuşmadı. Konuşamazdı.
Ellerine baktı. Parmaklarıyla oynuyordu. Önce tırnaklarını bastırdı etine. Sonra fark etmeden deriyi kopardı. Acı hissetmiyordu. Ya da hissediyordu ama umursamıyordu. Başparmağının kenarı kızarmıştı. İnce bir çizgi hâlinde kan belirdi.
Nefesi hâlâ düzensizdi.
Kuzey aynadan ona baktı. Çok kısa bir bakıştı ama yeterliydi. Lâl’in ellerini gördü. Parmaklarının titremesini, tırnaklarının etine gömülüşünü.
“Kes şunu,” dedi.
Sesi sert değildi. Ama tartışmaya açık da değildi.
Lâl irkildi. Ellerini geri çekti. Bir süre kucağında tuttu. Sonra dayanamayıp tekrar birbirine kenetledi.
“Ben…” dedi.
Sesi kısıktı. Boğazı kurumuştu.
Bir süre sustu. Sonra başını çevirip Kuzey’e baktı. Gözleri doluydu ama ağlamıyordu. Ağlamayı çoktan öğrenmiş biri gibi değildi.
“Ne yapacaksın bana?” diye sordu.
Bu soru, gecenin içinde asılı kaldı.
Kuzey cevap vermedi. Direksiyonu daha sıkı kavradı. Yoluna baktı. Bir süre sonra, sanki soruyu düşünmüş gibi değil de zaten cevabı biliyormuş gibi konuştu.
“Şimdilik,” dedi,
“hiçbir şey.”
Lâl’in içi bu cevapla daha da daraldı.
“Şimdilik…” diye fısıldadı kendi kendine.
Araba ilerlemeye devam etti. Ve Lâl, farkında olmadan şunu anladı:
Bu adamdan korkmak gerekiyordu.
Ama ondan kaçmak, artık mümkün değildi.