1.Bölüm
Nazlı
Güneş yüzüme vurduğu zaman gözlerimi hafifçe aralayıp keyifle gülümsedim.
O an zaman geriye akmıştı sanki. Tıpkı çocukken olduğu gibi... Baba evindeki o küçük yatağımda, güneş yine tam yüzüme vururdu sabahları. Birazdan annem içeri girerdi. Mutfaktan buram buram taze yapılmış, sıcacık ekmek kokusu odaya dolardı. O kokunun huzuruyla yorgunluğumu unuturdum. Meğer bu dünyada ne büyük, ne ulaşılmaz bir lüksmüş o koku, o anasız kalmamış şefkat...
Derken... Kapı sonuna kadar açılıp duvara değdi. "Güm!" diye yankılanan o sert sesle rüyam bir cam gibi kırıldı, korkuyla fırladım yataktan.
"Ne terbiye kalmış sizde ne de haya! Kocasının koynunda akşama kadar, ohhh!" diye bağırdı kaynanam.
Yüreğim ağzımda, ne olduğunu anlayamadan etrafıma bakındım. Güneş yeni doğuyordu. Bizim odanın penceresine de vuruyordu demek... Şimdiyse kadar hiç fark edememiştim; çünkü bu evde güneşin doğuşunu görecek kadar yatakta kalmak büyük bir suçtu. Kocam olacak deyyus, uykusunun bölünmesinin hırsıyla yataktan fırlayıp bana sert bir tekme vurdu.
"Galg gız! Anamı deli etme!" dedi uyku sersemi, hırıltılı bir sesle.
Karnıma saplanan o keskin sancıyla iki büklüm oldum. Kaynanam kapı eşiğinde durmuş, zehir zemberek söylenmeye devam ediyordu. "Kocasından önce kalkmayan gelinden ne hayır gelir! Anası babası yoktu ki terbiye etsin... İşte bu kadar olur!"
Dokuz aylık hamileydim. Günlerim sayılıydı, ha bugün ha yarın doğuracaktım. Bütün gece karnımdaki o sinsi sancı yüzünden gözüme tek damla uyku girmemişti oysa. Kimseye diyememiştim, diyemezdim de. Ellerimden destek alarak, duvara tutuna tutuna zorlukla ayağa kalktım.
"Geliyorum ana..." dedim titreyen sesimle. Anama babama laf eden kadına ana demek kadar zor değildi hiçbir şey ama.
"Millet yemek bekler! Ne diyelim Ağaya? Gelin çıkamadı yataktan mı diyelim?" Kadir yataktan iyice kalkıp bağırdı bu kez. "Anaaa! Ben de uyuyorum burada! Sen de anamı dinle, niye uyanmadın!" dedikten sonra gözü dönmüşçesine suratıma sert bir tokat patlattı.
Yüzüm yana kaydı, yanağım alev aldı sanki. Ağzımın içine dolan o paslı, metalik kan kokusunu hissettim. Cevap vermedim. Tek bir kelime dahi etmedim. Biliyordum; cevap verirsem o el bir daha kalkacak, o şiddet bitmeyecekti.
Kaynanam kapının kenarından sırıttı. "Akıllı kadın kocanın dayağını kendine getirmez kızım. Bak bu da sana ana tavsiyesi. Oyalanma, çabuk aşağı in," dedi soğukça.
Ellerimle uzun eteğimi sıktım. Derin, titrek bir nefes almaya çalıştım ama göğsüm daralıyordu. Karnımın ağrısı bir yana, ruhumdaki o derin yara daha çok sızlıyordu. Gözümden süzülen yaşları kolumun ucuyla çabucak silip hemen giyindim. Mutfak yolunu tuttum.
Mutfakta Emine Ana ile kızı Havva çoktan tezgahın başına geçmişlerdi. Emine Ana beni görünce elindeki tahta kaşığı tepsiye bırakıp hızla yanıma koştu. Yüzümdeki al basmış morluğu, dudağımın kenarında kuruyan o incecik kan çizgisini görünce gözleri doldu. Nasır tutmış, sıcacık elleriyle yüzümü kavradı.
"Kurban olduğum, senin ne işin var burada?" dedi fısıltıyla. "Günlerin kaldı şunun şurasında, rengin solmuş sütsüz bez gibi. Geç otur şuraya, dinlen azıcık..."
Tam bir sandalye çekip oturacaktım ki, kaynanamın gölgesi mutfak kapısına bir kabus gibi çöktü yine. "Ne dinlenmesimiş o!" diye gürledi. "Biz de doğurduk bu evde! Hepimiz tarlada, ekin biçerken saldık bebelerimizi kucağımıza! Bunun özelliği neymiş? Neyin narinliği bu? Anası terbiye vermemiş, siz de tepeme çıkarın tam olsun!"
Emine Ana başını öne eğdi, bir şey diyemedi. Yutkundum. "Yok Emine Ana," dedim zoraki bir fısıltıyla. "Ben yaparım... İyiyim ben."
Kahvaltı tepsileri hazırlandı. Bacaklarımın arasındaki o derin sancı her adımımda karnıma bir bıçak gibi saplanıyordu ama dişlerimi birbirine kenetledim. Tepsilerden birini kucaklayıp avluya, Ağaların sofrasına doğru yürüdüm. Hanımağa başköşede oturuyordu. Beni eli ayağı titrerken görünce kaşlarını çattı, elindeki çay bardağını tabağına bıraktı.
"Kızım..." dedi sesi mutfaktakilere inat ılık bir şefkatle. "Ben sana yat, dinlen demedim mi? Senin ne işin var bu halinle ayakta? Düşeceksin şimdi!"
Gözlerimi Hanımağa’nın merhametli yüzünden kaçırdım. Eğer o gözlere biraz daha baksaydım, diz çöküp bir çocuk gibi ağlardım. "Yok Hanımağa’m," dedim sesimi titreterek. "Rahat edemedim yataktan... Kendim geldim, iyiyim."
O sırada arkamdan hışımla gelen kaynanam, elimdeki ağır tepsiyi iteklercesine elime tutuşturdu. "Hadi hadi! Laf yetiştireceğine işine bak, elin ayağın çalışsın biraz!" diye payladı.
Tepsiyi masaya doğru tam kaldıracaktım ki... Zaman birden durdu.
Bacaklarımdan aşağı sıcak, ıslak bir şeyin süzüldüğünü hissettim. Belli ki içimden bir şey kopmuş, ayrılmıştı. Şıp... Şıp... Taş döşemeye düşen o ıslak damlaların sesini sanki sadece ben duydum. Karnımın ortasında patlayan devasa bir sancı, nefesimi bir bıçak gibi kesti. Dünya etrafımda kendi etrafında dönmeye, sesler boğuklaşmaya başladı. Kaynanamın başımda bağıran sesi, Hanımağa’nın çığlığı, Kadir’in öfkesi... Hepsini bir kuyu derinliğinde kaybettim. Gözlerimin önüne zifiri bir karanlık çekildi ve dizlerimin bağı çözüldü.
Gözlerimi açtığımda ne sabah güneşi vardı ne de o hayal ettiğim sıcak ekmek kokusu...
Burnuma dolan tek şey, genzimi yakan o keskin, soğuk hastane kokusuydu. Tavan bembeyazdı. Tıpkı düşlerimde kucağıma almayı hayal ettiğim o küçücük bebeğin sarmalandığı bez gibi... Ama karnım bomboştu. O sıcaklık, o içeride hafifçe kıpırdayan minik can yoktu artık. Ellerim titreyerek karnıma gitti. Düzdü. Bomboştu...
Gözümden kayan sıcak bir damla yaş, şakağımdan süzülüp soğuk yastığa gömüldü. Henüz 21 yaşındaydım ama kendimi asırlık, gövdesi çürümüş, dalı budağı kırılmış bir ağaç gibi hissediyordum.
Kapının hemen dışından boğuk sesler geliyordu. Kapı hafifçe aralıktı.
"Bu saatten sonra zor..." diyordu doktorun soğuk, mesafeli sesi. "Bedenen çok yıpranmış. Ağır travma ve şiddet izleri var. Bu rahim artık kolay kolay bebek tutmaz. Çok zor..."
Arkasından kaynanamın o zehirli sesi yükseldi patlayarak: "Tüh senin kalıbına! Bize bir faydası olmadı ki zaten! Soyumuzu kuruttu be! İkidir düşük yapıyor, bereketsiz gelin! Hanımağa zorla doktora gönderdi de geldik, yoksa ne işimiz var burada? İki gün sonra yine yatıp kalacak!"
Kadir’in sesi duyuldu sonra, öfkeyle ama fısıltıyla. "Ana sus! Biri duyacak, doktorun yanında konuşup durma!"
"Ne susacağım be!" diye bağırmaya devam etti kaynanam. "Sakat çıktı bu kız! Çocuğu bile tutamıyor karnında, soyunu sürdüremedi senin!"
Gözlerimi sımsıkı kapattım. Açmak, o dünyaya yeniden bakmak istemedim. İçimden koca bir çığlık koptu ama dışarıya sadece sessiz, hırıltılı bir hıçkırık sızdı. Henüz kendi çocukluğuma doyamamışken, bir çocuğun annesi olma hakkı bile sökülüp alınmıştı elimden. Bu topraklarda kadının değeri doğurduğu kadardı; doğuramıyorsan, karnında o canı tutamıyorsan hiçtin. Ben bir hiçtim.
İçimden tek bir cümle geçti, dudaklarım bile kımıldamadan, ruhumun en derin yarasına fısıldadım.
“Keşke...” dedim içimden. “Keşke o güneş bu sabah yüzüme hiç vurmasaydı. Keşke ben o uykudan hiç uyanmasaydım... Keşke ölseydim.”
Çünkü ikinci kez bir canı kaybetmek değil, o evde canlı canlı toprağa gömülmek daha çok acıtıyordu insanın canını.