Bölüm 20: Yüzleşme

1572 Kelimeler
"K"nin mesajı, Ahmet'in dünyasını bir kez daha değiştirdi. Bu artık sadece geçmişin hayaletleri veya içsel korkularla ilgili değildi. Somut, akıllı ve tehlikeli bir düşman sahneye çıkmıştı. Fotoğraf ve mesaj, ona bir mesaj veriyordu: Seni biliyorum. Seni izliyorum. Ve seninle oynuyorum. Ahmet, askeri eğitiminin gerektirdiği gibi, durumu analiz etti. Düşmanın avantajları: Gizlilik, psikolojik üstünlük, geçmişe dair bilgi. Kendi avantajları: Fiziksel eğitim, taktik eğitim, artık uyanık olması ve düşmanın varlığından haberdar olması. İlk hamleyi düşman yapmıştı. Şimdi sıra cevap vermekteydi. Ahmet, pasif bir hedef olmayı reddetti. "K"nin onu izlediğini varsayarak, bir karşı-izleme ve tuzağa çekme planı yapmaya başladı. Ama bunun için, "K"nin nasıl izlediğini bilmeliydi. Fiziksel mi? Elektronik mi? Yoksa... başka yollarla mı? Ertesi gün, rutinini değiştirdi. Her zamanki güzergahından farklı yollardan işe gitti. Market alışverişini farklı bir dükkandan yaptı. Telefonunu bazen evde bırakıp, bazen yanında taşıdı. Kısaca, öngörülemez davranmaya çalıştı. Aynı zamanda, etrafındaki insanları daha dikkatli gözlemlemeye başladı. Sürekli aynı yerde duran bir satıcı? Onu takip eden biri? Arabanın arkasından gelen aynı model araba? İlk iki gün hiçbir şey fark etmedi. Her şey normaldi. Sanki "K", sadece o tek atışı yapıp kaybolmuştu. Ama Ahmet rahatlamadı. Bu, düşmanın sabrının veya stratejisinin bir parçası olabilirdi. Üçüncü gün, beklenmedik bir şekilde, Leyla'dan bir mesaj geldi: "Analiz sonuçları geldi. Ofiste buluşalım mı? Ayrıca... arşivde yeni bir şey buldum. Seni ilgilendirebilir." Ahmet, üniversiteye giderken ekstra tetikteydi. "K"nin, Leyla ile olan bağlantısını bilip bilmediğinden emin değildi. Belki de bu bir tuzaktı. Leyla'nın mesajı sahte olabilir miydi? Telefonunu aradı, doğrudan kendisiyle konuştu. Ses tonu normaldi. Risk almak zorundaydı. Leyla'nın ofisine vardığında, kadının yüzünde heyecanlı ve biraz da gergin bir ifade vardı. "Ahmet, gel," dedi hızlıca. Masasının üzerinde, tahta parçasının analiz raporu ve yanında eski, ciltli bir defter duruyordu. "Önce analiz," dedi Leyla, raporu göstererek. "Tahta, yaklaşık 80-100 yıllık. Kestane ağacı. Üzerindeki boyalar kömür, toprak ve... kan karışımı. Evet, insan kanı. DNA analizi için yeterli örnek yok, ama kan olduğu kesin. Yazılar, bildiğimiz Arapça harflerle yazılmış ama anlamsız bir dizi. Sanki okuma yazması olan biri, duyduğu duaları veya büyü formüllerini yanlış kopyalamış. Ancak bu geometrik semboller..." İşaret parmağıyla raporun bir kısmını gösterdi. "Bunlar daha eski. Anadolu'da, Hitit ve öncesi dönemlerde kullanılan korunma ve bağlama sembollerine benziyor. Bu tılsım, farklı geleneklerin karışımı. Amacı sadece korumak değil, çok spesifik bir şeyi... bağlamak." "Bağlamak?" diye tekrarladı Ahmet. "Evet. Hapsetmek. Bir şeyi, bir yere veya bir kişiye bağlamak. Bu tahta, konağın o odasına gizlenmişti, değil mi? Belki de orada yaşanan travmatik bir olayın... enerjisini veya 'izini' bağlamak, yayılmasını önlemek için yapılmıştı. Ama zamanla gücü azalmış, ya da senin gibi 'kokulu' biri geldiğinde, o bağ zayıflamış." Ahmet, bu bilgiyi sindirdi. Yani, o konağın musallatı, belki de köydeki gibi geçmiş bir travmanın artığıydı, ama çok daha güçlü ve özel bir tılsımla kontrol altına alınmaya çalışılmıştı. Bu, mantıklıydı. "Peki ya diğer bulduğun şey?" Leyla, eski defteri önüne çekti. "Bu, 19. yüzyılın sonlarında Anadolu'da seyahat eden bir İngiliz antropoloğun, Dr. Alistair Finch'in saha defteri. Çoğunlukla etnografik notlar, ama bir bölümü..." Sayfaları çevirip belirli bir yeri işaret etti. "...burada, Sivas yakınlarında bir köyde duyduğu tuhaf bir hikayeyi anlatıyor. Köylüler, 'içindeki karanlıkla konuşan' insanlardan bahsetmişler. Bunlar, genellikle toplumdan uzak, münzevi kişilermiş. Ama hikayeye göre, bu insanlar sadece deli değillermiş. Onların 'içindeki karanlık', bazen dışarı sızarmış ve etraflarındakileri hasta edermiş, hatta öldürürmüş. Köylü, bunu 'saf inançsızlık' veya 'saf nefret' olarak tanımlamış. Finch, bunu bir batıl inanç olarak not etmiş, ama şu cümleyi de eklemiş: 'İlginçtir, bu tür vakaları anlatan köylüler, genellikle yakın zamanda ani ve açıklanamaz ölümler yaşamış ailelerden geliyor. Korkuları, belki de gerçek bir nedene dayanıyor olabilir.'" Ahmet'in kanı dondu. "Saf inançsızlık". Bu, tam da çocukken onu tanımlayan şeydi. "İçindeki karanlıkla konuşmak"... Bu, o yatakhane gecesi kendi içinde hissettiği o küçümseyici öfke, o reddediş değil miydi? Ve bu "karanlık", dışarı sızmış, Yasin'i, İsmail'i, Celil'i, Halil'i... Demir'i... hasta etmiş, öldürmüş müydü? Leyla, Ahmet'in yüzündeki dehşeti gördü. "Ahmet, bu sadece bir hikaye. 19. yüzyıl batıl inancı." "Peki ya gerçekse?" diye fısıldadı Ahmet, sesi kısılmıştı. "Peki ya ben... ben o 'içindeki karanlıkla konuşan' kişiysem? Ve konuştuğum şey, dışarı çıkıp onları öldürdüyse?" "Ahmet, hayır," dedi Leyla kararlılıkla. "Sen bir çocuktun. Korkunç bir tesadüfler zinciri yaşadınız. Bu defter, senin suçluluk duygularını beslemek için sadece bir metafor." Ama Ahmet dinlemiyordu. Zihni, parçaları birleştiriyordu: Köydeki suçluluk duygusunun yarattığı "ah", konağa hapsedilmeye çalışılan travma, ve şimdi bu... "iç karanlık". Belki de hepsi aynı madalyonun farklı yüzleriydi. İnsan duygusunun, özellikle de olumsuz, yoğun duyguların, fiziksel dünyada bir çeşit enerjisel tortu bırakma kapasitesi. Ve belki de bazı insanlar -onun gibi, belki Selin gibi- bu konuda özellikle "yetenekli" ya da "kırılgan"dı. "Leyla," dedi ciddiyetle, "bu defterde, bu tür insanlarla ilgili başka bir şey var mı? Nasıl durduruldukları? Nasıl... iyileştirildikleri?" Leyla, sayfaları karıştırdı. "Finch, köylünün şöyle dediğini yazmış: 'Onları durdurmanın tek yolu, karanlığın kaynağını kurutmaktır. Ya karanlık, ışıkla doldurulur, ya da... kaynak yok edilir.'" Kaynak yok edilir. Ahmet, bunun ne anlama geldiğini biliyordu. İntihar. Ya da başka birinin onu durdurması. "Bu bir çözüm değil," dedi Leyla, Ahmet'in gözlerindeki kararlı ifadeyi görünce. "Ahmet, lütfen. Bunlar eskilerin hikayeleri. Sen bir canavar değilsin." "Peki ya 'K'?" diye sordu Ahmet aniden, konuyu değiştirerek. Bu içsel sorgulama çok ağırdı. "Bana bir tehdit mektubu gönderdi. Fotoğrafımız ve bir not." Leyla şok oldu. "Ne? Ne zaman? Neden söylemedin?" "Yeni geldi. Ve senin de hedef olma ihtimalin var diye düşündüm. Onun için söylemedim." Leyla'nın yüzü soldu. "Ahmet, bu çok ciddi. Polise gitmelisin." "Gitmem. Bu, işin bir parçası. Belki de 'K', bu 'içindeki karanlıkla konuşan' insanlarla ilgilenen biri. Belki de bir avcı. Ya da belki... benim gibi biri." Bu fikir, Leyla'yı daha da korkuttu. "Bu çok tehlikeli bir oyun. Lütfen, daha dikkatli ol." "Olacağım," dedi Ahmet. "Ama aynı zamanda, onu bulacağım. Bana bir mektup göndermekle hata yaptı. Şimdi ben de onun peşindeyim." Leyla, ona baktı. Ahmet'in gözlerindeki ifade, artık sadece korku veya kararlılık değildi. İçinde, tehlikeli bir parıltı, bir çeşit manyakça bir odak vardı. Sanki av ile avcı rolü iç içe geçiyordu. Ahmet, analiz raporunun ve defterin fotokopilerini aldı. Leyla'ya, "Senin güvenliğin için, bir süre görüşmeyelim," dedi. "Telefonda bile. 'K' seni izliyor olabilir." "Ahmet, bekle..." Ama Ahmet, çoktan kapıya yönelmişti. "Benimle iletişime geçme. Ben seni ararım." Ve çıktı. Leyla, ofisinde kalakaldı, önünde açık duran eski defter ve tahta raporuyla. İçinde bir uyarı hissi vardı. Ahmet, bir uçurumun kenarına sürükleniyordu. Ve onu durduracak kimse yoktu. Ahmet, kampüsten çıkarken, telefonu tekrar titredi. Yine bilinmeyen bir numaradan, yine bir SMS: "Üniversiteden ayrıldın. Bilgi açlığın takdire şayan. Ama doğru soruları soruyor musun? 'Ne' değil, 'kim' önemli. Ve 'kim' çok yakında. -K" Ahmet, duraksadı. "K", onu şu anda izliyordu. Hemen etrafına baktı. Öğrenciler, akademisyenler, güvenlik görevlileri... Herkes normaldi. Ama biri, bir pencereden, bir ağacın arkasından, bir ekrandan onu izliyor olabilirdi. Cevap yazdı: "O zaman göster kendini. Yüz yüze konuşalım." Cevap anında geldi: "Henüz değil. Hazır değilsin. Karanlığınla henüz yüzleşmedin. Önce kendinle hesaplaş. Sonra benimle. -K" Ahmet, telefonunu cebine soktu. Soğukkanlılığını korumaya çalıştı. "K", onu oyalıyor, psikolojik olarak yıpratıyordu. Ama aynı zamanda, onun araştırmasını, hatta içsel çatışmasını biliyor gibiydi. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Eve dönerken, aklı hep o defterdeki "iç karanlık" metaforundaydı. Belki de "K", bu karanlığı görebilen biriydi. Belki de onun gibi başka bir "kaynak"tı. Ya da belki de, bu karanlığı avlayan biri. O akşam, evinde, aynanın karşısına oturdu. Havluyu çekip aynayı açık bıraktı. Kendi yansımasına, gözlerinin içine baktı. "Kimsin sen?" diye sordu sessizce. "İçimde konuşan, dışarı sızan şey... sen misin?" Yansıma, tabii ki cevap vermedi. Ama Ahmet, o küçük, alaycı ifadenin, o hafif dudak kıvrımının yeniden belirmesini bekledi. Belirdi mi, belirmedi mi, emin olamadı. Belki de hepsi kafasının içindeydi. Dr. Finch'in defterindeki sözler zihninde yankılandı: "Ya karanlık, ışıkla doldurulur, ya da kaynak yok edilir." Işıkla doldurmak... Bu ne demekti? Pişmanlık? Kabul? Affetme? Kendini affetme? O, bunların hiçbirini hissedemiyordu. Sadece suçluluk ve yakıcı bir öfke vardı. Öfke, "onlar"a, "K"ye, kaderine ve en çok da kendisine. Kaynağı yok etmek... O, bunu düşünmüştü. Silah hala ondaydı. Ama bu bir kaçış olurdu. Ayrıca, eğer o gerçekten kaynaksa, ölümü onu durdurur muydu? Yoksa karanlığını serbest bırakır mıydı? Yasin, İsmail, Celil, Halil... Onların ölümü bir şeyi durdurmamıştı. Hayır. Ölmeyecekti. Işıkla dolmayı da beceremiyordu. O zaman tek seçeneği vardı: Karanlığıyla birlikte yaşamayı öğrenmek. Onu kontrol etmek. Belki de "K"nin dediği gibi, önce onunla yüzleşmek. Bu, fiziksel bir savaştan çok daha zorlu bir mücadeleydi. Düşman, kendi yansıması, kendi geçmişi, kendi en karanlık düşünceleriydi. Ve şimdi, bu iç savaşın ortasında, dışarıdan bir göz, bir "K" onu izliyordu. Ahmet, aynadan uzaklaştı. Masasına oturup, "K"ye bir mesaj daha yazdı: "Hazır olmak ne demek? Ben hazırım." Cevap bu sefer gecikti. Bir saat sonra geldi: "Korkunu kontrol etmeyi öğrendiğinde. Öfkeni bir silah değil, bir kalkan yapmayı öğrendiğinde. O zaman hazırsın. Bekle, ve hazırlan. Yakında çağrılacaksın. -K" Ahmet, telefonu masaya bıraktı. "K", onu bir şey için hazırlıyordu. Bir teste, bir yüzleşmeye veya bir tuzağa. Ama aynı zamanda, onun içsel mücadelesinin farkındaydı ve hatta onu yönlendiriyor gibiydi. Bu, rahatsız edici bir şekilde, bir tür eğitmen-mentor ilişkisi gibiydi. Ama mentorun niyeti neydi? Onu güçlendirmek mi, yoksa daha kontrollü bir şekilde avlamak mı? Ahmet, o gece uyumadı. Gözleri, hem fiziksel hem de metaforik karanlığa dikilmişti. İçindeki karanlıkla yüzleşmek... Bunu nasıl yapardı? Meditasyon? Terapi? Yoksa, geçmişteki o anlara, o travmalara geri dönüp, onları farklı bir gözle mi görmeliydi? Bilmiyordu. Ama bir şey biliyordu: Artık sadece kaçan veya avlayan biri değildi. Aynı zamanda, kendi içinde hapsolmuş bir canavarla yüzleşmek zorunda olan biriydi. Ve bu yüzleşme, belki de "K"nin tuzağından, hatta kendi kendini yok etme dürtüsünden daha tehlikeliydi. Dışarıda, gece derinleşiyordu. Şehrin ışıkları, penceresinden içeri sızıyordu. Ahmet, bu ışıkların aydınlatamadığı, kendi içindeki karanlık odalara bakıyordu. Yol, içeriye doğru, dipsiz bir kuyuya doğru uzanıyordu. Ve Ahmet, artık o kuyunun kenarında durmuş, aşağı bakmaktan korktuğu halde, atlamaya hazırlanıyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE