Bu işin olmazlarını sıralıyordu Baki, Gülnur hüzünle yüzüme bakarken. Başımı yaktığımı düşünüyordu her ikisi de. Çekip gidecektim ki buralardan kurtulacaktım.
"Mehmet için hiç iyi şeyler duymuyorum ki ben. Kara para aklıyor diyenden Türkiye'deki arsaları kelepire kapatıp yabancı yatırımcılara satıyor diyene kadar. Düzgün bir adam olsa babasının bunca arazisini bırakır geçer gider miydi? Gidelim şikâyette bulunalım jandarmaya, aşiret diye, töre diye tehdit ediyorlar diyelim, sığınma talep edelim. Ara anneni babanı da..." Kalplerine insin istiyordu sanki Baki. Karı koca birbirlerine bakarak iç çektiler. Bir süre sustu ama sonra devam etti Baki.
"Bu işin sonu kötü, ben sana diyeyim. Babasına çamur attırmaz bu Mehmet, seni kandırıyor besbelli. İnanmışsın kardeşim ama yalan, külliyen yalan!" dedi karamsar bir halde Baki.
Mehmet'e inanmak için bir sebebim yoktu. Kendimi teslim ettiğim o gece olduğu gibi. Bana vadetmediği için hatalı değildi belki ancak umarsız oluşu karakterini de biraz ele vermiyor muydu? Ben Mahmut'un kulağımdaki sesini dinledim. O Mehmet için hiç de fena şeyler söylemiyordu.
Mahmut'un ölümünün kırkıncı günü gelmeden İstanbul'a gidip döndüm. Annemi babamı gördüm, ailemle yarı yıl tatilini birlikte geçirdim. Yollar karlı buzlu olur dedi diye babam, otobüsle gitmiştim. Döndüğüm gün de otobüs terminalinde otobüsün önünde bekliyordu Mehmet. Daha evvel de bindiğim cipinin hemen önünde. Kendimle bağlantı kurmadım varlığı için ancak uzaktan karizmatik bir el işareti ile yanlış düşündüğümü hemen anladım. Valizimi sırtlandım. Bir tarafta da benim emektar ile Baki gelmişti, koştu, aldı elimden valizi. Öyle olunca Mehmet, uzaklaştı arabadan yanımıza yaklaştı. "Benim arabaya koy onu Hoca Efendi!"
Baki ile göz göze geldik. Onayladım onun sözlerini, gelmişti buraya kadar zahmet etmişti. Valizim de ben de Baki ile gidecektik."Valizin de sen de benimle geleceksiniz. Bugün abimin kırk yemeği var. Yemekten sonra da nikah memuru gelecek."
Bensiz nikah işlemlerini halletmiş olamazlardı. Ya da olabilirlerdi. Kimlik bilgilerime ulaşıp her işi önceden ayarlayabilirlerdi. Soy isimleri Maden'di, ilçede hatırı sayılır en büyük ailenin üyeleriydi. Bu torpilli işlerden bir tek Mahmut anlamazdı. O dümdüz gitmiş kimliğini vermişti memura, sıra beklemiş, hangi güne boşluk varsa ona razı gelmişti.
"Bu işin oluru yok," diye horozlanacak oldu Baki. Mehmet sadece bana bakıyordu ve bakışları anormal şekilde tehditkardı. Boşa inanmışsam ona, kafamı nereye vursam daha da kar etmezdi.
"Sen arabayı al git Baki, sonra gelir alırım senden olur mu?" deyiverdim artık dostuma. Gözlerime beni kurban ediyormuş gibi bakıyordu.
Oraya öfkeyle bıraktı valizimi Baki. Ardını dönüp giderken kabahatime öfkeli bir baba gibiydi.
"İşgüzar herif!" diye söylendi Mehmet. Ahbabıma söylenen bu söz sıktı canımı.
"Aç şu bagajı," diye terslenerek uzandım Baki'nin bıraktığı eşyama. Elimden alıp kendi yerleştirdi arkaya.
Ardından da "Geç!" diyerek emretti. Ondan evvel geçip oturdum ön koltuğa, emniyet kemerimi bağlarken geçti o da yerine.
"Bana bak, bana böyle davranırsan değişiriz külahları,” diye bağırdım ona. Beyefendiye haber vermeden gitmişim İstanbul’a. Mübarek adam güvercinle haberleşme vardı da ben mi güvercinle göndermemiştim haberi. Nasıl ulaşacaktım da Mehmet’e. Dulmuşum ben kafamın estiği gibi davranamazmışım. Sinirlendim ben de “Sensin dul,” dedim. Az evvel sinirle bağıran o değilmiş gibi bir durakladı. Uysal bir sesle cevap verdi.
"Erkeğin dulu olmaz!"
Erkeğin hası, merdi, yüreklisi olur, dulu olmazdı. Dul, kadını hor görmek için kullanılan bir sözdü. Erkeği ise hor görmek imkansızdı. Onlara bahşedilirdi bazı özellikler; güçlü olmak, her daim haklı görülmek, yapılan hataları tek bir ifade ile ört bas etmek. Erkektir yapar!
Bir oda gösterdi bana Mehmet, Zahide peşimizden geldi. Eksiğim olursa ona söyleyecektim. Giyeceğim kıyafet her ne ise ütüleyip getirebilirdi. Yolculukta giydiğim eşofman takımım vardı üzerimde. Nikaha böyle katılmak işi fazlaca dalgaya almak olurdu. Görev başında iken giyindiğim eteklerden, gömleklerden birini giyerdim valizime koymuş olsam. Bir gömlek buldum Halis'in birazdan getirdiği valizimden bir de kot pantolon. Nikaha hazırdım biraz sonra. Mevlit için hazırlanan yemeklerden getirdiğinde Zahide, yemedim. Taştan duvarların arasında kalorifer peteğinin önünde oturup pencereden dışarı görünen dağa baktım. Köye neden uzak oturuyordu Ramazan Maden, şimdi anlayabiliyordum. Pis işlerine tanık çıkmasın istediği için gözden uzaktı kim bilir nice zaman. Yemek tepsisi bir kenarda, kapıyı çalıp "Gel" dememi beklemeden girdi içeri Mehmet. O yemek tepsisinin yanına geçti, bakışlarıma karşılık o da bana bakarak. "Köy korucusu..." diye başladı söze, dikkatimi de çekti vesselam. "İfadesinde abimin kazı kazdığını, define aradığını, engel olduklarında balta ve kürekle üzerlerine yürüdüğünü söylemiş. Diğerleri de ifadelerini aynı yönde vermişler. Mahkemeye katıldım. Abimi öldürdüğünü söyleyen adam sahiden yaralıydı. Darp raporu sunuldu mahkemeye, başından almıştı darbeyi. Cezayı indirimli aldı bu yüzden. Hüküm verildi, tutuklandı adam. Babam da katıldı benimle, itiraz edelim dedi avukata, oğlumun katilleri daha çok ceza alsın."
"Bunlar benim için değerlendirilmeyecek oyunlar. Define aramazdı Mahmut. Tüm gün köyü gezerdi, ezan vakitleri cami yakınına gelirdi. Hiç üstü toz toprak olmazdı. Ellerini de sabunla yıkardı. Kokusu geçmeden değiştirirdi üstünü, yenilerini giyerdi. Ütülü olurdu kıyafetleri, bir kez bile buruşmazdı. Cebinde beş parasız gezerdi, yine de paraya tamah etmezdi. Sen ona para vermişsin, okuldaki çocuklara her gün bir yiyecek alıp dağıttı, önlüğü olmayan çocuklara önlük alayım diye bana verdi. Mahmut'u tanıyan bilirdi, onun define arayacak kadar paraya düşkünlüğü yoktu. Tırnakları pislenir diye toprağı ellemezdi." Mahmut’u bu kadar iyi tanımamı garipsedi.
"Nereden biliyorsun bu kadar şeyi sen?"
"Tanıyorum çünkü, onunla çok zaman geçirdim."
Kalktı ayağa, "Kalk hadi, nikah memuru bekliyor."
Ramazan Maden ile hiç göz göze gelmedim. Nikah memurunun aceleci nikahını kıyması ile elini öpmem söylense de öpmedim.
"Ben sana dedim Mehmet, anarşist bu kadın!" Yaftasına ne onay ne de itiraz geldi. Uzatmadı yine de geçip gittim bana gösterilen odaya. Dolu tepsi alınmıştı. Bir köşede aradım Baki'yi, terminalde yüz üstü bıraktığım için özür diledim.
"Senin için üzülüyorum! Başına ne geleceğini düşünmekten yüzümüz gülmez oldu. Gülnur da tasa ediyor çok, rüyalarında bile seni görüyormuş. Mahmut'un aklına uyduk da buraları düşünemedik." İyi olduğumu söyledim. Bugün iyiydim ama yarın için hiçbir garantim yoktu. Peki, annem babam duysaydı başıma gelenleri…
"İş oraya varmadan kurtulacağım ben. Mehmet tayin işini de halledecek döneceğim inşallah. Sizinle oralarda buluşalım yeniden."
"Güvenme şu adama... Görmüyor musun, mafya gibi poz kesti bana da."
"İçimden bir ses o kadar fena bir adam olmadığını söylüyor. Mahmut da iyi anlatırdı hep kardeşini hem. Sen demez miydin Mahmut bir insanı gözünden bile tanır." Demez olaymış. İçinin rahat etmesini söyledim, Mahmut benimle nikahlanırken beni korumak istemişti ve bu uğurda da canından olmuştu şimdi benim vazifem onu korumaktı. Telefonda konuşmayı sürdürürken açılan kapıyı kapatarak girdi içeri Mehmet.
Arabayı almaya gidecek onları görecektim zaten. "O zaman uzun uzun konuşuruz."
"Allah'a emanet ol. Bir fenalık hissedecek olursan mutlaka ara."
"Ararım. “Telefonu kapadım, Mehmet ne söyleyecek diye merakla döndüm.
"Uzun uzun konuşamazsın." Ceketini çıkarıp çift kişilik yatağın ayak ucunun karşısına bırakılmış iki kişilik oturma bölümü bulunan koltuğa bıraktı. "Hatta o cinci hocadan uzak dur!"
"Emredersin!" Telefonu pencere önüne bırakıp ben de yatağın ucuna oturdum. "Bana öyle dayı dayı davranma. Hiç mi abine çekmedin? Ne kadar da nazik adamdı!"
"Babama çektim ben. Emretmeyi de zulmetmeyi de severim."
"Şöyle konuşmayı keser misin?" diye terslendim. Korktuğumu anlamıştı. Tersim pisti bilmiyordu ama… Onun da pismiş tersi bu yüzden de Baki ile görüşmeyecekmişim. Ne hakla böyle bir şey istiyordu ki benden? Elinde tuttuğu evlilik cüzdanını gösterdi.
"İkimiz de biliyoruz ki o cüzdanın nedenleri var," dedim kendimden son derece emin.
"Kim dedi?" diye sormasın mı? Ee sen dedin işte. Ben de inanmış mıyım? Ne diyordu bu ya…
Sırıttı hafiften. "O gün de saf demiştim senin için. Cabbar derler senin gibilerine ama körü körüne bir cesaretin de yok değil. Saf cesareti. Mahmut'la evlen babasından kurtul, kardeşi ile evlen aşiretten kurtul. Kimin kimsen yok gibi haber de etme ailene..." Haklıydı Baki, bu adama ne diye güvenmiştim ki? Mehmet de haklıydı saflıktı ettiğim. "Asma suratını..." Kalktı ayağa, "Hazırlan da çıkalım."
"Nereye?"
"Ne yani ilk gecemizi bu evde mi geçireceğiz?" Kapıya doğru yürürken yüzümün geldiği hali görmüş gibi ekledi. "Biz ilk gecemizi geçirmiştik değil mi ya?" Benimle alay ediyordu, düpedüz. Kaygılarımı arttırmak, kafamın içinde dolaşan binlerce pişmanlık çanlarının beni delirtmesini ister gibi.
Öfkeyle yürüdüm üstüne, "Gebertirim seni Mehmet."
Kaldırdığım eli tutup indirdi. "Mahmut'u öldürdükleri yere gideceğiz, çok eser oralar haberin olsun."