Sessizlik, evin içine bir battaniye gibi serilmişti. Hava durgundu, zaman neredeyse akmıyor gibiydi. Koltuklar hâlâ kalabalığın ağırlığını taşıyor, masa üstündeki çay lekeleri hâlâ tazeydi. Gece çökmüştü ama evin içinde karanlıktan çok, boğucu bir gerilim vardı.
O gerilimi ilk delen ses, kırıcı ve ani geldi.
“Neden geldin?”
Demir’in sesi, odaya tokat gibi çarptı.
Sertti. Emir verir gibiydi.
Kelimeleri değil, tonlaması konuşmuştu sanki.
Yaralıydı evet… ama yarasından çok sesi kesiyordu Ela’yı.
Ela, o anda irkildi.
Omuzları sıçradı, gözleri büyüdü.
Sanki biri sırtına ansızın buz dökmüştü.
Olduğu yerde küçüldü.
Koltukta biraz daha içine çekildi.
Dizlerini karnına çekmek istese de yapamadı, sadece kımıldamadan kaldı.
Ama asıl olan Demir’in sesi değildi.
Onun sözleri, bir anahtar gibiydi.
Ela’nın zihninde yıllardır kapalı duran o sandığı açmıştı.
“Biz sizi uyardık!”
“Burada istenmiyorsunuz dedik.”
“İdealist tavırlarınızı başka yerde sergileyin dedik.”
Sözler, beyninde uğuldayan kurşunlar gibiydi.
Aynı ton.
Aynı soğukluk.
Aynı dışlayıcılık.
Demir’in sesiyle geçmişin sesi birleşmişti artık.
Ela, bugün ile o günü ayırt edemiyordu.
Çocukken duyduğu o cümle, annesinin gözlerinin önünde çekilip alınışı…
Ve bir canavarın, bir başka kadına sessizce “gebereceksin” demesi…
Hepsi aynı anda bastı üzerine.
Demir sorusunu yineledi.
Bu kez daha net, daha yüksek bir tonda.
“Neden geldin?”
Ama Ela duymuyordu artık.
Zihni çoktan o kirli taş mağaraya dönmüştü.
Küçük bir kız çocuğu, bir köşede titriyordu.
Arkasından bağıranlar vardı.
Ve o sadece annesinin elini arıyordu.
Ama el yoktu artık.
Ela bir anda elini boynuna götürdü.
Nefes alamıyordu.
Askılı badisinin yakasını çekiştirdi.
Boğuluyor muydu?
Hava var mıydı odada?
Kalbi göğsünü yumrukluyordu adeta.
Bir yerlerden oksijen sızmalıydı içeriye.
Kalktı.
Titreyen dizlerinin üzerine yüklendi.
Ayakları hafifçe tökezledi ama toparlandı.
Salona açılan balkona yöneldi.
Kapıyı zor da olsa açtı.
Ellerini soğuk korkuluğa dayadı.
Derin nefesler aldı.
Ciğerlerine dolan hava, zihnini temizleyemedi.
Ama en azından hayattaydı.
Arkasından bir ses gelmedi.
Demir belki de izliyordu.
Belki de “numara yapıyor” diye iç geçiriyordu.
Belki de umurunda bile değildi.
Ela, tam o anda Demir’in iç sesiyle düşündüğü sözleri duysa daha da parçalanırdı belki:
“Evlendiğim kadına bak… Konuşmayı bile bilmiyor daha.”
Ama Ela hiçbir şeyi duymuyordu.
Kendini toparlamaya çalıştı.
Zihni gürültüyle çalkalanıyordu hâlâ ama ayakta kalmak için beynine başka bir şeyler vermeliydi.
Susturmalıydı iç sesi.
Beyninin içinde bağıran o eski bağırışları boğmalıydı.
Elini mini eteğinin cebine attı.
Parmakları tanıdık bir nesneye dokundu.
Sigarası ve çakmağı.
Bir an durdu.
Sonra kararlı bir şekilde sigarayı dudaklarına yerleştirdi, çakmağı yaktı.
Tutuş anında çıkan o kıvılcık, içindeki kaosu susturmadı ama bastırdı biraz.
İlk nefesi çekti.
Nikotin, ciğerlerini yaktı ama o acı Ela’nın hoşuna gitti.
En azından tanıdıktı.
Yabancı olmayan tek şeydi şu an.
Derin bir nefes daha.
Ve bir tane daha.
Rüzgâr yüzüne çarpıyordu ama içindeki sıcaklığı götürmüyordu.
Ela başını kaldırdı, karşıdaki manzaraya baktı.
Kurak, taşlık, suskun bir arazi.
Ufukta birkaç taş ev, bir iki soluk ışık, birkaç kavrulmuş ağaç.
Ama Ela’nın gördüğü bunlar değildi.
O sadece kendini oyalıyordu.
Manzaraya değil, geçmişe bakıyordu.
Ve onu gömmeye çalışıyordu.
“Bu evde de fazlayım…”
“Her yerde fazlayım…”
Bir yandan kendini topluyordu.
Bir yandan da duvar örüyordu.
Bu duvar, Demir için.
Bu duvar, hatıralar için.
Bu duvar, onun yutkunamadığı suskunluğu için.
Sigarasının ucundan akan külü parmaklarıyla silkeledi.
Ama bir parçası, avuç içini yakacak kadar düşmedi hâlâ.
Ela hâlâ yanıyordu.
Balkondan içeriye döndüğünde yüzünde hâlâ yorgun bir solgunluk vardı. Elleri sigara kokuyordu, ama bu kokuyu bastıracak ne kolonya ne zaman vardı. İçini biraz olsun yatıştırmıştı belki ama bedenindeki gerginlik hâlâ omuzlarına yük gibi çökmüştü.
Yaklaşık yarım saat boyunca, odaya dönmedi.
Sadece ayakta dolandı.
Kimi zaman camdan dışarı baktı, kimi zaman kapının önüne geldi ama hiç konuşmadı.
Demir de ona tek kelime etmemişti zaten.
Sanki o balkondayken yokmuş gibi davranmıştı.
Ama Ela görevini hatırlıyordu.
Kayınvalidesi evden çıkmadan önce ona yumuşak ama belirgin bir tonda seslenmişti:
“Ben çıkıyorum ama pansuman malzemeleri banyoda, ilaçları da dolabın üst gözünde. Eğer hâli varsa değiştirmeyi unutma kızım.”
Ela, banyoya doğru yöneldi.
Adımları sessizdi.
Bir yankı bırakmadan yürüyordu koridorda.
Banyo kapısını araladığında loş ışık altında steril malzemeler dikkatlice dizilmişti.
Pamuk, antiseptik solüsyon, gazlı bez, sargı bezi, makas, bandaj…
Hepsini bir sepete yerleştirdi.
Sonra derin bir nefes alarak salona geri döndü.
Demir, hâlâ koltuğun ucunda, yarı doğrulmuş şekilde oturuyordu.
Bakışlarını duvara sabitlemişti.
Ama Ela’yı gördüğünde yüzünde belirgin bir gerilim oluştu.
Ela hiçbir şey demeden, masasının yanına küçük sepeti koydu.
Pansuman malzemelerini açtı, bezleri özenle sıraladı.
Demir’e doğru hafifçe yaklaştı.
Tam o anda Demir’in sesi odayı kesti:
“Ne o?”
“İyi eş olma yolunda mı ilerliyorsun?”
Sesi alaycıydı.
Ama altında yorgun bir öfke vardı.
Ela başını kaldırdı.
Gözlerinde ne öfke vardı ne kırgınlık—yalnızca boşluk.
“Öyle bir niyetim yok.”
Cümleyi net, kısa ve duygusuz söyledi.
Sonra hiçbir mimik eklemeden devam etti:
“Müsaade edersen tişörtünü çıkaracağım. Kolun dışında bir de karnındaki yarayı pansumanlamam gerekiyor.”
Demir yüzünü buruşturdu.
Hemen itiraz etti.
“Kendim hallederim.”
Ela bu kez durdu.
Demir’in gözlerinin içine baktı.
Sesi hâlâ sakindi ama bu kez içinde net bir kararlılık vardı.
“Tek kolunla mı?”
“Ayrıca karnındaki yaran yüzünden diğer koluna da ulaşamazsın. Mecbursun.”
Demir’in gözleri hafifçe daraldı.
Dişlerini sıktı ama haklıydı.
Bir soluk bıraktı burun deliklerinden, yüzüne neredeyse küçümseyici bir ifade yerleştirdi ama ses etmeden başını aşağı yukarı salladı.
Ela, eldivenlerini geçirdi.
Yavaş ve dikkatliydi.
Tişörtün alt kısmından tutup, koluna zarar vermemek için önce sağlam taraftan yukarı çekti.
Sonra dikkatle bandajlı kolun üzerinden geçirdi.
Demir, yüzünü hafifçe buruşturdu ama ses etmedi.
Tişört tamamen çıktığında Ela’nın gözleri yaraya odaklandı.
Demir’in vücudu, askeri disiplinin ve yılların antrenmanlarının izlerini taşıyordu.
Kaslıydı, tanımlıydı.
Ama Ela bir heykeltıraş titizliğinde bakıyordu sadece.
İzlemiyordu—inceliyordu.
Sanatçı gözü vardı belki ama ilgisi yoktu.
Bu bir beden değil, bir görevdi onun için.
İlk olarak karnındaki bezi kaldırdı.
Altındaki yara dikilmişti, ama etrafı hâlâ iltihaplıydı.
Antiseptiği hazırlayıp pamuğa döktü.
Sonra hiç konuşmadan temizlemeye başladı.
Demir o sırada gözlerini Ela’ya kaydırmıştı.
İlk defa bu kadar yakından inceliyordu onu.
Ela’nın yüzünde hiçbir mimik yoktu.
Ciddiyet, temizlik ve dikkat vardı.
Simsiyah saçlarını gevşekçe toplamıştı ama birkaç tutam yana düşmüş, beyaz tenine karışmıştı.
Ela’nın gözleri…
Tam anlamıyla ela.
Yumuşak ama uzak.
Burnu yüzüne orantılı, dudakları ne ince ne kalın ama şekilli.
Boynu zarifti.
Hareketleri ölçülü, saygılı, mesafeliydi.
Güzel kız.
Demir istemsizce düşündü bunu.
İçinden geldi.
Ama hemen ardından iç sesi devreye girdi:
“Ne önemi var? Güzel olması hiçbir şeyi değiştirmez.”
“O benim hayatımı darmadağın eden anlaşmanın bir parçası.”
“Benim değil o.”
Kafasının içinde yankılanan bu düşünceler, kalbine bir soğukluk getirdi.
Yine öfkeyle karışık o tanıdık his belirdi: Pişmanlık.
Oysa kendi kararıydı.
Kabul etmişti.
Zorla değil, öfkeyle—ama rızayla.
Ela pansumanı bitirdiğinde eldivenlerini çıkardı.
Tüm malzemeleri tekrar sepete yerleştirdi.
Ayağa kalktı.
Demir’e yukarıdan baktı.
Yorgun ama kararlı bir kadının gözleriyle.
“Senin neden burada olduğumu bilmen gerekmiyor,” dedi,
“Çünkü seninle bir hayat kurmak için burada değilim.”
Sesi ne yükseliyordu ne titriyordu.
Ama içindeki cümleleri tek tek kurşun gibi bıraktı yere.
Demir ona bakıyordu.
Ela ise gözünü bile kırpmadan konuşmuştu.
Sonra döndü.
Sepeti aldı.
Ve hiçbir başka kelime etmeden banyoya doğru yürüdü.
Demir, arkasından bakarken ilk kez suskunluğunun bir şey ifade etmediğini hissetti.
Bu kadın, onun sessizliğinden korkmuyordu.
Ve bu, onu en çok sinirlendiren şeydi.
——————————
Gece sessizliğe gömülmüştü ama Aslan ailesinin evinin balkonunda hâlâ sohbetin ateşi sönmemişti.
Harun, Filiz, Murat ve Duygu, ellerindeki çay bardaklarının buğusuna rağmen birbirlerine kelimelerden çok bakışlarla konuşuyorlardı artık.
Konu konuyu açmış, saatler geçip gitmişti. Ama Harun’un zihni bir yerde takılı kalmıştı.
Ne geçmişin ağırlığı ne de bugünün telaşı içindeki kuşkuyu susturamıyordu.
Birden başını kaldırdı, Murat’a döndü.
Sesi düşünceliydi ama altında bastırılmış bir sorgu gizliydi:
“Ela ve Demir’i evlendirmek… ne kadar doğruydu gerçekten?”
O an, balkondaki hava değişti.
Sanki yaz gecesinin sıcaklığı çekildi, yerini serin bir sessizlik aldı.
Bir kuş bile ötmüyordu.
Çay bardakları avuçların içinde hareketsiz kaldı.
Murat, gözlerini Harun’unkilerle buluşturdu.
O sorunun cevabı yoktu belki ama söylemesi gereken bir söz vardı.
“Doğru muydu, yanlış mıydı bilmiyorum,” dedi ağır bir sesle.
“Ama o benim en yakın arkadaşımın, son nefesinde bana bıraktığı emanetti. O sözü tutmak benim için bir görevdi.”
Harun, dudaklarını birbirine bastırarak nefes verdi.
Cevap, onun içinde başka kapılar açmıştı.
Sessizliği bu kez Filiz bozdu.
Ela’nın annesini yitirdiği o kırılma anı, sesine titrek bir melodi gibi yansımıştı:
“O söz… o günün içinde verilmiş bir söz Murat. Acının ortasında. Ela’nın annesini, eşini kaybetmesiyle yıkılmıştı babası. Aklında elinde kızının geleceğinden başka bir şey kalmamıştı. Güvende olsun istiyordu, mutlu değil.”
Gözlerini kaçırmadan devam etti:
“Ama Ela burada yapamaz… yapamaz Harun. O benim kızım. Ben onu hep kızım gibi sevdim. Ona annelik ettim. Ve ben görüyorum—mutlu değil.”
Gözleri Murat ve Duygu’ya çevrildi.
Sesine saygılı ama net bir kırılganlık yerleşmişti.
“Ela, Demir’in hayatına ayak uyduramaz. Demir’in öfkesi, etrafındaki kalabalık, bu toprakların dokusu… hepsi Ela’nın geçmişini tetikliyor. Kendi geçmişimden biliyorum. Yarayı bastırmakla geçmiyor. Şimdi bizimle dönecek… ama yüksek lisansı biter bitmez tamamen burada kalacak olması beni tedirgin ediyor. Ne kadar biyolojik olmasam da… ben onun annesiyim.”
Bu cümle son kez çıktığında, içerdiği sevgiyle birlikte, bir iç ezikliği taşıyordu.
Duygu, uzun süredir sessizce dinlemişti ama bu söz onu yerinden etti.
Çay bardağını masaya bıraktı, iki elini dizlerinin üzerine koyarak hafifçe öne eğildi.
“Ela’nın annesi… benim en yakın dostumdu. Onun yerini hiçbir şey dolduramaz, bunu biliyorum.”
Gözleri Filiz’in gözleriyle buluştu.
“Evet, sana katılıyorum. Demir zor bir adam. Herkese kolay kolay açılmaz. Ve Ela’yı kendi dünyasının ortasına çekemez. Bu topraklar Ela’nın yaralarını kanatıyor olabilir…”
Bir an durdu, düşüncelerini toparladı.
“Ama korkun olmasın. Ben de onun annesiyim. Elimden ne gelirse yapacağım. Onu el üstünde tutarım.”
Filiz başını hafifçe salladı.
Teşekkür eder gibiydi ama içinde tam bir rahatlama yoktu.
“Buna şüphem yok Duygu. Ama Ela’nın hâlâ kabul etmediği şeyler var. Bastırdığı, unuttuğunu sandığı travmalar… o mağarada olanlar…”
Cümlesi havada asılı kaldı.
Sözünü tamamlamadı.
Çünkü o kelime—“mağara”—balkondaki havayı tamamen değiştirdi.
Bir anda herkesin sırtına aynı görünmez yük bindi.
Murat bir soluk aldı.
Bardağını kaldırmadı, elini dizine vurmadı.
Sadece, sesi alçak ama kesin bir tonla konuştu:
“Zamana bırakalım, Filiz Hanım. Zamana bakalım. Zamanla göreceğiz.”
Cümle, konuşmanın sonu değil; daha çok bir duvar gibiydi.
O mağarada yaşananları kimse açmadı.
Çünkü konuşmamaya dair, söylenmemiş bir yemin vardı.
O gece…
O mağarada olanları yalnızca dört kişi biliyordu.
Harun. Filiz. Duygu. Murat.
Ve bir de… Ela.
Demir bilmiyordu.
O yüzden Ela’nın gözündeki karanlık, onun gözlerine hiçbir zaman tam yansımazdı. Asla da anlayamazdı.
Harun, çay bardağını yavaşça yere bıraktı.
Gözleri çoktan uzaklara dalmıştı.
Gözünün önünde…
Yıllar önce, hastane koridorlarının beyaz ışıkları altında, küçücük bir kız çocuğu vardı.
Sessiz, donuk, ama gözlerinin içinde çığlıklar taşıyan bir çocuk.
Ela.
Yengesi ölmüş, Ela ise aynı zamanda başka bir şey daha kaybetmişti o gün.
Sadece annesini değil…
Kendisini.
Ve o günden sonra mağaradaki konu…
Hiçbir zaman bir daha açılmadı.
Ama hep oradaydı.
Konuşulmayan her şey gibi…
Gölge gibi.
Ağırlık gibi.
Ve en çok da…
Yara gibi.