Bölüm 1 – Yedi Ay Sonra
Taksinin içi sessizdi. Aracın tekerlekleri, Mardin’in yorgun taş yollarına uyum sağlamaya çalışırken çıkardığı ses, Ela’nın içindeki sessiz fırtınayla yarışamıyordu. Gözleri, camdan dışarı süzülen kurak manzaraya takılmıştı ama zihni çok daha uzak bir yerdeydi—zamanın çok daha öncesinde, hiç istemediği bir kararın tam ortasında.
Yedi aydır evliydi.
Ve yedi aydır o adamla bir kelime dahi konuşmamıştı.
Demir.
Adını duyduğunda ilk hissettiği şey öfke mi, yabancılık mıydı? Yoksa sadece koca bir boşluk muydu, tam olarak adlandıramıyordu. Tanımadığı bir adamdı hâlâ. Tanımak da istememişti. Oysa şimdi, ailesinin zoruyla, bu yabancıya “eş” olma sorumluluğunun hatırlatıldığı bir başka görevle karşı karşıyaydı. Üstelik bu kez, Demir yaralıydı. Vurulmuştu.
Yengesinin ve amcasının sözleri hâlâ kulağındaydı:
“Ne demek gitmem dersin Ela. O senin kocan!”
“Aile olmak böyle zamanlarda belli olur.”
Ela’nın boğazında düğümlenen duygular vardı ama ağzından tek bir kelime çıkmamıştı. Çıkamazdı. Ne zaman itiraz etmeye kalksa, gözlerinin önüne babası geliyordu. Üniformalı hâliyle, yatağında zorlukla nefes alan, ama gözlerinde hâlâ o mağrur bakışı taşıyan babası…
“Kızım… Ben olmazsam… seni önce amcana sonra yakın arkadaşım Murat’a emanet ediyorum.”
İşte o vasiyetin, küçücük bir çocuğu nasıl büyüttüğünü şimdi daha iyi anlıyordu.
Sımsıkı yumruk yaptığı elini yavaşça açtı. Sol elinin yüzük parmağında duran alyansa baktı. Parlak ama soğuk bir metal parçası… Gözlerinde anlamdan çok yük vardı artık.
Nikâh…
Türkiye’ye döndüğü o gün, sekiz yaşından beri ilk kez ayak bastığı bu topraklarda, el bebek gül bebek büyüdüğü İngiltere’den sonra, kendini bambaşka bir dünyanın içinde bulmuştu. Bir hafta içinde gelinlik giymişti. Tanımadığı, bilmediği, bir adamla hayatının en ağır cümlesini söylemişti: “Evet.”
Aklı, geçmişin karanlık dehlizlerine kaymaya çalıştı ama bilinçaltı hemen savunmaya geçti. Annesi… Hayır, onu düşünemezdi. Annesinin ölümüyle ilgili anıları, bir çığlık gibi zihninde bastırılmıştı yıllardır. Beyni koruma mekanizması geliştirip onu hatırlamamayı seçmişti. Ne annenin sesi, ne kokusu, ne gözleri… Sadece bir boşluk vardı onunla ilgili. Bir yokluk.
İçini yakan tek şey, o boşluğun hala sıcak kalmasıydı.
Yüzüne solgun bir gülümseme yerleştirdi. Sözde rahat, hatta alaycı bir ifadeyle omzunun hemen yanındaki yengesi kulağına fısıldadı:
“Heyecanlı mısın? Kocanı göreceksin sonunda…”
Ela, gözlerini camdan çekmeden dudaklarını hafifçe oynattı.
Sesi alayla karışık bir boşluk taşıyordu:
“Çoooook…”
Ama içinde kıpırdayan hiçbir şey yoktu. Ne özlem, ne merak, ne de heyecan.
Sadece bir yabancıyı görecekti.
Adına koca denilen, ama içini hiç ısıtmamış bir yabancıyı.
Taksinin yavaşça durmasıyla Ela’nın kalp atışları hızlandı. İçinde bir yere kök salmış tedirginlik, tüm vücudunu sarmıştı sanki. Gözlerini ön camdan dışarı dikti—önlerinde, askeri lojmanlardan oluşan sade ama düzenli bir bina yükseliyordu. Her şey dışarıdan bakınca tertipliydi, derli topluydu. Ama onun iç dünyası darmadağın.
Amcası Harun, alışıldık ciddiyetiyle başını arkaya çevirdi.
“Geldik hanımlar,” dedi, net ve tok bir sesle.
Ela’nın dudakları belli belirsiz kıpırdadı. Yengesi Filiz kapıyı açtı, ardından Ela indi. Mardin’in kuru, sıcak havası yüzüne vurduğunda içinde ince bir titreme hissetti. Ülkesini çok fazla seviyordu ama Bu topraklar onun için sadece bir ülke değildi. Bir mezar, bir yokluk, bir travmaydı.
Yine de gülümsedi. Alışkındı yüzüne sahte gülümsemeler yerleştirmeye.
Amcası bagajdan küçük bir bavul çıkardı. Ela içinden, “Allah’tan çok kalmayacağım,” diye geçirdi.
“Yarın dönüyoruz zaten… Bu sadece bir geçmiş olsun ziyareti, bir nezaket borcu.”
Ama kalbinin bir köşesi bu dönüşün sandığı kadar geçici olmayacağının farkındaydı.
Harun Bey, askerî lojmanın güvenlik kulübesine doğru ilerledi. Cebinden çıkan telefonla kısa bir konuşma yaptı. Ardından döndü:
“Demir Aslan. A3 blok, 3. kat, 5 numara,” dedi.
Üçü birlikte yürümeye başladılar. Sessizlik sadece ayak seslerinden ibaretti. Ela’nın parmakları bavulun sapında gevşekçe duruyordu. Adımlarını yavaş atıyordu sanki—her adım, geçmişine biraz daha yaklaştırıyordu onu.
Bina girişine geldiklerinde Filiz gülümsedi, ama Ela’nın gözleri yukarıya kaymıştı. Gri boyalı duvarlar, metalik merdiven korkulukları… hepsi soğuk, tanıdık, ama yabancıydı. Asansör kapısı açıldığında üçü birlikte içeri girdiler. Harun 3. kat düğmesine bastı. Ela derin bir nefes aldı. Geri dönülmez bir şey olacakmış gibi hissediyordu. İçindeki sıkışma, o küçücük asansör kabinine sığmıyordu artık.
Asansör durdu. Kapı açıldığında, tam karşılarında 5 numaralı daire vardı.
Ela’nın gözleri istemsizce kapının önüne kaydı.
Ayakkabılar.
Sayıları onlarcaydı. Kadın, erkek, genç, yaşlı. Sadece ailesiyle karşılaşmayı beklerken, adeta bir kalabalık törene adım atıyor gibiydi.
Amcası zile bastı.
Ela, içgüdüsel olarak nefesini tuttu.
Kapının arkasındaki her saniye, içindeki gerginliği artırdı.
Sonra kapı açıldı.
Gülümseyen, yumuşak yüz hatlarıyla bir kadın karşıladı onları. Ela, onu hemen tanıdı.
Duygu Aslan. Emekli doktor. Demir’in annesi.
Kadın önce Harun ve Filiz’e sarıldı, sonra gözleri Ela’ya döndü. Ve hiç tereddüt etmeden onu kollarının arasına aldı.
“Gelinim…” diye fısıldadı, sıcak ama biraz fazla sahiplenici bir tonda.
Ela donuk bir tebessümle karşılık verdi. Ne sarılmayı reddedecek kadar kırıcı, ne de kabullenecek kadar samimiydi.
Kapının arkasında başka bir figür belirdi.
Omuzları hâlâ dimdik duran, yaşına rağmen sert bakışlarını kaybetmemiş bir adam:
Murat Aslan. Emekli tuğgeneral.
Ela’yı yıllar önce babasının emanet ettiği adam.
Duygu’ya döndü: “Ver de ben de sarılayım artık şu kızıma.”
Ela, onun da kollarına girdi.
“Hoş geldin, kızım,” dedi Murat Bey.
Ela, onların her bir sözünde, her bir dokunuşunda kendini daha da yabancı hissediyordu.
Gülümsedi. Ama o gülümsemenin altında, binlerce kelime sustu.
İçeri adım attığında boğazına bir düğüm yerleşti.
Küçük sayılabilecek salon tıklım tıklımdı. Koltuklar, sandalyeler doluydu.
Halıya bile oturmuş gençler vardı. Kadınlar fısıldaşıyor, erkekler çay bardaklarını tutuyordu. Kimi cep telefonuyla meşguldü, kimi de sadece bekliyordu.
Ela’nın gözleri Demir’i aradı.
Köşedeki L koltuğun üzerine uzanmıştı.
Ama Ela, neresi yaralıydı göremedi. Sadece gözlerini kapatmış, kaşları çatılmıştı. Yüzü solgundu.
Ama hâlâ yakışıklıydı. Belki de biraz fazla…
Ela bir adım geriye çekilmek istedi.
Bu kalabalık, bu ev, bu adam…
Hepsi fazla geliyordu.
Ela kapıdan içeri adım attığında kalabalık neredeyse üzerine kapandı. Her şey bir anlığına buğulu, boğucu bir hal aldı. İçerideki sıcaklıkla birleşen düşük tavan, sesi yankılayan duvarlar ve tanımadığı onlarca insanın varlığı… Hepsi bir anda Ela’nın zihninde bulanık bir uğultuya dönüştü.
Sonra… tekrar…
Ona döndü.
Demir.
Köşedeki koltukta, gövdesini yarım doğrultmuştu. Sağ kolu destekle sarılıydı, yüzü solgun ama hâlâ o tanıdık karizmatik sertliğini taşıyordu.
Gözleri Ela’nın gözlerine kilitlendi.
İkisi de bir şey söylemedi.
Birbirlerine yalnızca baktılar.
Bir iki saniye sürdü ama Ela’ya göre zaman o bakışta takılı kaldı.
Demir’in gözleri sertti.
Soğuk.
İtiraz dolu.
Sanki “senin burada ne işin var?” der gibiydi.
Sanki Ela’nın varlığını inkâr etmek istiyordu.
Sanki bu evlilik ona zorla giydirilmiş bir üniformaydı, ve Ela o zorunluluğun adıydı.
Ela gözlerini kaçırmak istedi.
İçinde, “bakma” diyen bir yan vardı.
Ama bir başka yanı, Demir’in gözlerinin derinliklerinde gizlenmiş her kırıntıyı yakalamak istiyordu.
Bu kadar mı nefret ediyordu benden?
Tanımıyordu bile…
Ben ona ne yaptım ki?
Ela’nın içinden yükselen soruların cevabı yoktu. Ama gözleriyle bir şeyler arıyordu hâlâ.
Tam o an, Duygu Hanım araya girdi. Gülümsemesi hâlâ yüzündeydi. Gururla etrafa döndü.
“Ela, bunlar Demir’in askeriyeden ve sivil hayattan arkadaşları canım,” dedi neşeli bir tonda.
Sonra kalabalığa döndü:
“Ve bu da benim Demir’imin güzeller güzeli eşi.”
Salon bir anda hareketlendi.
Kimi başını çevirdi, kimi ayağa kalktı.
“Hoş geldin Ela.”
“Hoş geldin yenge.”
“Aramıza hoş geldin.”
Sesler, salonun duvarlarında yankılandı.
Ela’nın zihninde uğultuya dönüştü.
O an tüm bu sesler ona yıllar öncesinin çığlıklarını hatırlattı.
Koşan askerleri, bağıran sivilleri, silah seslerini, annesinin gözlerinin içine son kez bakışını.
Ama hayır…
Hatırlamayacaktı.
Hatırlamamalıydı.
Zihninin tozlu bir köşesinde kilitli olan o kapıyı hızla kapattı.
Ve herkesin içinde takındığı alışılmış maskesini taktı.
Yüzüne, yıllardır alıştırıldığı o yapmacık tebessüm yerleşti.
Başını hafifçe eğerek etrafındaki herkese selam verdi.
Kibarca, mesafeli.
Ve içtenliğe dair hiçbir iz taşımayan bir zarafetle.
Ama…
Kalabalık içinde bir çift göz Ela’nın dikkatini çekti.
Simsiyah saçlarını topuz yapmış, dikkat çekici derecede güzel bir kadın.
Elindeki kahveyi tutarken tırnaklarının kırmızı ojesi pırıl pırıldı.
Bakışı ise Ela’nın içini delip geçiyordu.
O da tıpkı Demir gibi bakıyordu.
Sanki Ela orada olmamalıymış gibi.
Sanki onun gelişine bir tehditmiş gibi.
Ela gözlerini kadından kaçırmadı.
Çünkü bu bakışlar tanıdıktı.
Yine yalnızdı.
Yine bir yabancının ortasında, bir yabancının kadınıydı.
Ela hâlâ kadına bakıyordu. O tanımadığı ama içinde buz gibi bir his uyandıran kadın, koltuğun kenarına ilişmişti. Oturduğu yerde dik ama rahatsız bir duruşu vardı. Sanki orada kalmak istiyor ama kalması gerektiği için değil, kalmak zorunda hissettiği için. Gözleri bir anlığına Ela’nınkilerle tekrar buluştu. Donuktu. Sertti. Nefretle örülmüştü.
Tam o anda salonda bir hareketlenme başladı.
Kahkahalı, neşeli bir ses yankılandı:
“Haydi arkadaşlar biz kalkalım artık! Misafir misafiri sevmezmiş derler!”
Ela başını o yöne çevirdi. Ses, Demir’in arkadaş grubundan birinden gelmişti. Rahat bir tonla söylenmişti ama içinde ince bir imâ taşıyordu. Sanki “Artık buraya ait olmayanlar gelse de biz daha fazla durmayalım” der gibiydi.
Duygu Hanım hemen araya girdi, sesi biraz yükseldi:
“Aşk olsun çocuklar, daha çay içecektik ya. Oturun, nereye gidiyorsunuz hemen?”
Ama bu kez başka bir ses, daha kararlı ve alaycı bir tonla lafa atladı. Demir’in yaşlarında bir adamdı. Kirli sakalı, rahat tavırları ve sürekli gülen gözleriyle gruptaki en rahat kişi gibiydi.
Oğuz.
“Yengem uzak yoldan geldi,” dedi Ela’ya doğru yarım bir baş hareketiyle.
“Şimdi kocasıyla baş başa kalmak ister tabii. Hem…”
Sözünü tamamlayamadan salonda bir anda soğuk bir hava esti.
Demir’in sesi, kılıç gibi keskin ve sertti:
“Oğuz!”
Herkes bir anda sustu.
Oğuz’un yüzündeki sırıtış dondu.
Başını geri çekti, anlaşıldı der gibi dudaklarını sıkıp hemen sustu.
Kısa ama etkili bir sessizlik oldu.
Sonra kalabalık toparlanmaya başladı.
Çaylar bırakıldı, tabaklar masaya kondu, ayakkabılar yer arandı.
Salonda bir uğultu hâlinde ayaklanma başladı.
Ela o sırada yeniden o kadına çevirdi gözlerini.
Kadın, oturduğu koltuktan kalkmak istemiyormuş gibiydi.
Yavaşça doğruldu, ama beden dili çok şey söylüyordu.
Bu evde kalmak istiyordu.
Belki de bu evde hâlâ bir yeri olduğunu düşünüyordu.
Ela bunu o anda hissetti.
Kadının bakışlarındaki direnç, ayaklarının yere kök salışı…
O koltuktan kalkarken istemsizce hafif bir of çekmesi…
Bu kadının burada hâlâ bir hak iddiası vardı.
Ve Ela, sadece yeni gelen bir yabancıydı onun gözünde.
—————————
Kalabalığın dağılmasının üzerinden bir saat geçmişti. Etrafta hâlâ çay kokusu, fısıldaşmaların yankısı ve birkaç yere konmuş tabakların tınısı kalmıştı. Sohbet artık daha yumuşak, daha düşük sesle sürüyordu. Ela sessizdi. Ne bir soruya dahil olmuştu ne bir lafı kesmişti. Sadece izliyordu.
Oturduğu koltuğun ucunda, sırtı dümdüz, gözleri dalgın.
Murat Bey ayağa kalktı. Ceketini düzelterek başını Harun’a çevirdi.
“Harun Bey,” dedi tok ve güven veren bir sesle, “haydi bize geçelim. Bu gece bizim misafirimiz olun. Çocuklar da baş başa kalsın… konuşacakları vardır elbet.”
Ela içinden bir şeyin düğümlendiğini hissetti.
“Ne konuşacağız biz?”
“Onunla?”
Demir’in hâlâ yüzüne doğru düzgün bakmadığını fark etti o an. Hâlâ sessizdi. Ama sessizlik her zaman sükûnet demek değildi. Bazen tam aksine, en büyük bağırıştı.
Duygu Hanım hemen atıldı:
“Dur o zaman Murat, ben Demir’in pansumanını yapayım. Sabahki gibi…”
Ama Murat keskin bir ifadeyle karısının sözünü kesti.
Kendinden emin bir gülümsemeyle, göz ucuyla Ela’ya bakarak:
“Karısı yapar artık, hanım.”
Duygu susmak zorunda kaldı. Ama yüzünden geçen ifade kısa bir rahatsızlığı ele verdi.
Bir şey söylemek istedi ama Murat çoktan ceketini giymişti.
Yavaş yavaş vedalaşmalar yapıldı. Harun, kızına hafifçe başını sallayarak gülümsedi. Ela, o gülümsemeye sadece gözleriyle karşılık verdi.
Filiz, yanağını okşadı. “İyisin değil mi?” dedi fısıltıyla.
Ela başını salladı.
Sanki çok iyiydi.
Sonra kapı kapandı.
Ev sessizleşti.
Gerçekten.
İlk kez.
Salonun içinde, az önceki gürültünün yerini garip bir ağırlık almıştı.
Zaman bir anlığına durdu sanki.
Ela ve Demir.
Yedi ay sonra.
İlk kez.
Aynı odada, yalnız.
Karşılıklı koltuklarda.
Birbirlerine yabancı.
Birbirlerine bağlı.
Ela, gözlerini halıya indirdi.
Demir ise hâlâ eğri şekilde koltuğa yaslanıyordu.
Ne “hoş geldin” demişti, ne de bir çift laf etmişti o bakıştan sonra.
Şimdi o suskunluk, Ela’nın üzerine kocaman bir duvar gibi çöküyordu.
Konuşmak istemiyordu.
Ama sessizlik daha da yoruyordu.