Elimde karton kutu ile son kez baktım. Beş yıl boyunca çalıştığım yerden ayrılıyordum. İş arkadaşlarımdan birkaç kişi yanıma gelmişti, onlarla kısa bir vedalaşma cümlesi kurmuştum ve sonra eşyalarımı hızlıca karton kutunun içine koymuştum. Hiçbiri ile özel olarak konuşma çabasına girmemiştim; içimde onlara karşı da öfke ve kırgınlık hissediyordum. Bugüne kadar hepsi her şeyi bilmesine rağmen susmuşlar ve ihanete ortak olmuşlardı.
Patronuma istifa dilekçemi vermiştim, izin almama bile gerek kalmamıştı. Patronum istifamı hemen kabul etmişti, tazminatımı da almıştım. Sanki bu şirkette istenmeyendim. Herkes memnundu benim buradan ayrılışımdan. Çok fazla kafaya takmamaya karar verdim.
Holdingin koridorunda yürürken bir ara Alev denen pisliği gördüğümü sandım, yanından öylece geçip gittim. Durup da onunla konuşmaya değmezdi.
Melis’in bahsettiği pozisyondaki iş görüşmesine gitmiştim; sonuçlar iki hafta içerisinde açıklanacaktı. İşime gelmişti. Melis iş yerine yakın bir evde tek başına yaşıyordu. Artan kiralar nedeniyle biraz zorlanıyordu, “Benimle yaşamak ister misin?” diye sorduğunda hemen kabul etmiştim. Evimden taşınmak benim için daha zor olmuştu. Bu süreçte annem ve Melis de bana gelip, eşyalarımı toparlamama yardım etmişlerdi. Ama kapıdan son kez evime baktığımda gözyaşlarımı tutamamıştım ve yere çöküp hüngür hüngür ağlamıştım. Bu ev benim ilk kez kendi başıma bir şeyler başardığım bir zaferimdi. Saçmasalak bir şey yüzünden yerimden, yurdumdan ayrılıyordum. Arkadaş çevremden kılık kıyafetime kadar her şey değişiyordu.
Bu değişim beni öldürüyordu biraz.
Anahtarı ev sahibine verip Melis’in arabasına binmiştim. Yolcu koltuğunda oturan annemi, teyzeme bıraktıktan sonra doğruca eve gitmiştik. Yeni evime.
Günlerin akışı benim hayatımda farklı akıyordu. İstifa edip taşınmam bir hafta içinde olmuştu. Zaten iş görüşmesinin olumlu geçme sinyalini aldığımda hemen istifa etmiştim. Aynı haftanın son günü de taşınma işlemi gerçekleşmişti. Beyaz eşya ve mobilyam yoktu; kitaplarımı ve kıyafetlerimi valizlere doldurmak teknik olarak çok büyük bir iş olmamasına rağmen duygusal ve mental olarak bana çok ağır gelmişti. Öyle ya da böyle taşınmıştım. Melis’in evi zaten temizdi. Üç artı bir evde yaşıyordu. Bir oda onundu; kalan iki odalardan manzarası en güzel olduğunu söylediği odayı da benim için bizzat Melis temizlemişti. Onunla yaşayacağım için mutlu görünüyordu; bunda hem ekonomik sebepler hem de birbirimizi yakinen iyi tanımamız ve aslında herkesin yakın arkadaşıyla aynı evde yaşama isteği barınıyordu.
“Eveeettt. YENİ EVİNE HOŞGELDİN!” Melis coşkuyla bağırıyordu, vestiyeri açarak içinden hızla bir konfeti açarak patlatmıştı. “Teşekkürler.” dedim. Sesim Melis’inki gibi coşkulu değildi ama idare ederdi. Yüzümde gülümseme oluşmuştu. Ayakkabılarımı çıkarıp içeriye geçtim. Vestiyere çıkardığım ayakkabılarımı koydum ve ev içinde giydiğim terliklerimi giydim. Melis geçmem için yol açmıştı. Dar ve uzun koridor direkt salona açılıyordu. Salon beyaz, geniş ve ferahtı.
Yorgunca kendimi krem rengi koltuğun üstüne bıraktım. Açık bıraktığım saçlarım boynumu kaşındırıyordu, doğrulup ev topuzu yaptım.
“Kahve?” Melis gelir gelmez mutfağa gidip ısıtıcıya su koymuştu. “Teşekkürler.” diyerek uzattığı beyaz kupayı elime aldım.
Melis kahvesinden bir yudum aldı, “Eee” dediğinde gözlerim onu buldu. “Nasıl hissediyorsun?” Elimle kupanın üstünde çizimler yapmaya başladım.
“Üzgün, kırgın, hayal kırıklığına uğramış...” Ona bakarak gülümsedim, “Oldukça depresif, mutsuz, çokça kızgın ve öfkeli...” kupayla oynamayı bırakıp beyaz rengindeki orta sehpanın üstüne bıraktım.
“Şu an böyle hissetmen oldukça normal. Ama zamanla geçeceğini biliyorsun, değil mi?” Omzumu silktim. Hayattan artık keyif alamıyordum. Her şey üst üste geliyordu; neyle, nasıl başa çıkacağımı kestiremiyordum. Zaten başa çıkmak istiyor muydum, bilmiyordum. Şu aralar hiçbir şeyle uğraşmak istemiyordum.
Karşımdaki koltuktan kalkarak yanıma oturdu Melis. “Sadece yanında olduğumu ve seni çok sevdiğimi bil.” dedi. Önce çenem titredi, ardından gözyaşlarım akmaya başladı. Melis bana sıkıca sarıldığında omzunda ağlamaya başladım. Ben bunların hiçbirini hak etmemiştim.
“Sen biraz dinlen, benim işim vardı dışarıda. Onu halledip geleceğim. Akşam görüşürüz.” dedi ve boş kahve kupasını alarak yanımdan gitti. Beni kendimle biraz yalnız bırakmak istediğini anlıyordum. Buz gibi olan kahveye bir bakış attım. Çöpe atmak istemiyordum, israftan hiç hoşlanmıyordum. Bu yüzden kahveyi hızlıca içtim ve mutfağa götürüp makineye yerleştirdim.
Odamda kalıp dinlenmeye ihtiyacım vardı.
Hızlıca duş alıp yatağıma yatmıştım. Depresyon moduna geçmeye tam olarak hazırdım.
Ölü gibi saatlerce yatağımda yatıp öylece düşünmüştüm. Ben bu olanları hak edecek ne yapmıştım? Kimsenin yuvasını yıkmamış, ilişkisini bozmamıştım. Ayaz’a karşı iyi olmuştum. Haddinden fazla iyi olmuştum hem de.
Hangi tarafından bakarsam bakayım, bir türlü sorunun ne olduğunu anlayamıyordum. Genel olarak aşk hayatım hep çok berbattı. Ayaz benim ilk aşkım, ilk ilişkim filan değildi. Ondan önce de iki sevgilim ve flört ettiğim birkaç kişi olmuştu. Bazıları ile çok fazla kavga ediyorduk, bazıları ile hem kavga ediyordum hem de yine aldatılıyordum. Niye böyle oluyordu? Neden çıktığım her yol aynı şekilde bitiyordu?
Psikoloğa gidiyor ve destek alıyordum. Bu zamanları olabildiğince konforlu bir şekilde atlatmaya çalışıyordum. Kendimi bırakamaz, hayattan öylece çekip gidemezdim. Psikoloğum ile henüz bazı şeyleri tam olarak konuşmasam da bu ilişkilerimin kötü neticelenmesini konuşmuştum. Bana biraz zaman vermişti, düşünüp bulacaktım.
Gözlerimi kapatarak uyumaya çalıştım.
“Aşkım hadi ama, bana sakın tekrar uyuduğunu söyleme!” Gözlerimi açmaya çalıştım, üzerime doğru eğilmiş erkek silüetini gördüğümde hiç rahatsız olmamıştım. Dudaklarıma konan baskıdan sonra “Biraz daha...” demiştim. “Yok öyle yağma, hadi artık uyan, seni küçük uykucu.” Gözlerimi açmadan kollarımı kocamın boynuna sarmış ve kendime doğru çekmiştim.
“Hadi ama, yemekten sonra çıkmamız gerekiyor. Biliyorsun. Yapma ama bebeğim...” Boynuma kondurduğu öpücüklerden sonra gözlerimi açmıştım. “Geç kalmak istemezsin.” karnımı gıdıkladığında kahkaha atmaya başlamıştım.
Nur.
Nur.
Nur, uyan hadi.
Uzaklaşan ses adımı çağırıyordu, “Nur? Uyan hadi, yemek yiyelim.” Gözlerimi açtığımda yüzüme eğilmiş kahverengi saçları görünce irkildim ve elimle uzaklaştırmaya çalıştım.
“Ay, parmağını gözüme sokacaksın Nur.” Doğrularak oturdum ve gözlerimi ovuşturdum. Melis biraz söyleniyordu, “Uyan hadi. Yemek yaptım, acıkmadın mı? Ben çok açım.” dedi.
“İçim geçmiş.” diyebildim. O rüya neydi öyle. Başımı iki yana salladım, saçlarımı elimle taradım. Duş aldıktan sonra kurutmamış, sadece taramış ve öylece yatmıştım. Ne zaman uyuduğumu bilmiyordum.
“Kalk hadi uykucu. Ben içeriye gidiyorum, yüzünü yıkayıp gel.” Melis çıktığında arkasından baktım kısa bir süre. Benimle aynı boydaydı, fiziği benden biraz daha iyi görünüyordu. Spor yapan biriydi. Giyimi iş hayatında şık ve ciddiydi; evde ise bazen çok şık giyinir, bazen ise sanki gözü kapalı dolaptan rastgele bir şeyler almış gibi alakasız olurdu. Moduna göre değişiyordu her şeyi.
Yavaşça yataktan ayağımı sarkıttım, terlikleri ayağıma geçirdim ve odadan çıktım. Melis’in odasında ebeveyn banyosu vardı, benim odamda yoktu. Ortak alandaki ama benden başka da bu evde kimsenin kullanmadığı banyoya doğru gittim. Eşyalarımı yerleştirmiştik. Banyoya girip işimi hallettim, elimi yüzümü yıkadım ve salona gittim. Altı kişilik yemek masasını kurmuştu Melis.
“Misafir mi var?” diye sordum. İki kişilik servis vardı ama iki kişi için bu masada yemek yemek biraz tuhaf gelmişti. Mutfaktaki iki kişilik masada da yiyebilirdik.
“Yok kanka, geniş geniş yiyelim dedim.” Başımı olumlu anlamda salladım ve bir sandalye çekerek oturdum. Melis de karşıma geçmişti. İştahım çok yoktu, masadaki yemeklere göz attım. Mercimek çorbası, salçalı makarna, yoğurt ve kek vardı. Keki annem bu sabah bırakmıştı.
“Valla çok güzel bir çorba yaptım!” dedi Melis. Mercimek çorbasına bayılırdı, salçalı makarna ise favorilerimizdendi. “Ellerine sağlık. Keşke uyandırsaydın, ben de yardım ederdim.” dedim esneyerek.
“Amaaan, boşver canım ya! Nasılsa artık birlikteyiz.” dedi elini havada sallayarak. Kasemi aldığımda itiraz edecek oldum, “Sakın yemiyorum deme.” dedi elindeki kepçeyi işaret ederek. “Aç acına hiçbir sorun çözülmez. Yemek ye ki güçten düşme kanka.”
“O zaman az koy Melis. Gerçekten iştahım yok.” dedim. Bir kepçe çorba koyduktan sonra kaseyi uzattı.
“Afiyet olsun.” dedi. Teşekkür ettim ve çorbadan bir kaşık aldım. “Eline sağlık, çok güzel olmuş.” dedim. “Afiyet, bal, şifa olsun.” dedi ve öpücük attı. Melis aç kalmama izin vermiyor ama azalan iştahıma da saygı duyarak yemekleri servis yapıyordu.
Telefonu çaldığında açtı ve kısa bir konuşma yaptı. Melis çok telaşlıydı, sürekli telefonu titriyor ve bildirim geliyordu. “Ne oldu?” diye sordum en sonunda dayanamayarak. “Off. Yeni patron haftaya geliyormuş.” dedi. “Aa, şirket el mi değiştiriyor?” diye sordum.
“Yok kanka, babadan oğula geçiyor. Bizim patron emekliye ayrılıyor, yerini de oğluna bırakıyor.” dedi.
“Amaaan, bak şimdi keyfim kaçtı.” dedi. “Aksi biriymiş oğlu, inşallah çok muhatap olmak zorunda kalmam.” dedi.
Sonra telefonuna bakmaya devam etti.
“Haftaya sen de işe başlayacaksın, biliyorsun değil mi?” dediğinde iç çektim. “Aksi patronu görürüz o zaman. İlk günün olacağı için zaten bir alışma sürecin vs. olacak. Patronu da takdim edecekler.” Sandalyede bağdaş kurdu, “İnşallah iç bayıcı değildir ve yakışıklıdır.” dedi. Kırk yaşlarında birinin nasıl göründüğü umurumda değildi. Çayı içtim ve kekten bir çatal aldım.