1. Bölüm: Delirmek
Ormanın içinde kaybolurken yıldızlara baktım. Karanlıkta parlayan toz parçacıkları gibiydi. Yumuşak ama kuru yaprakların üstünde koşuyordum. Çıtırtıları beni ele vermek ister gibi ormanda yankılanıyordu.
Nefesim, ayak seslerim birbirine uyum sağlayarak kulaklarımda yankılanıyordu. Daha da hızlandım.
Çiçeklerin, ağaçların kokusu burnumu dolduruyor, ciğerlerimi yakıyordu. Sanki kokular beni takip ediyordu.
Gözlerimin gördüğü her şey bana rüyada olduğumu hatırlatıyordu. Havada yüzen polenler, ay ışığında parlayan yapraklar, çimlerin ayaklarımın altında nasıl ezildiğini görmek... Beni gerçeklerden soyutluyordu.
Aniden durdum. Rüzgâr yön değiştirmişti. Ay sarıya bürünmüş gece güneşi misali ortalığın çıplaklığını gözler önüne seriyordu. Bütün orman o sese itaat eden köleler gibiydi. Beni arıyor, bulanlarda ele vermek için çıldırıyordu.
Ardından tıslama sesi duydum.
Tekrar koşmaya başladım. Sesler belirsizdi. Nereden geldiği belli değildi. Yani her yerdeydi. Nereye koşarsam koşayım, ses peşimdeydi. Sağa koştum. Sola koştum. İçimdeki korku bulutu büyüdü. Ve bütün vücudumda adrenalin dolaştı. Karşımda birden mavi ışıklar saçan bir siluet belirdi. Durdum. Kapüşonu vardı. Yüzünü görmek için gözlerimi kıstım ama gene bir şey göremedim. Birden sırtında görebileceğim bir hızla iki kan kırmızı renginde bir şey çıktı.
Kanatları.
Bu bir melekti. Ve bana doğru geliyordu.
Bense geri geri gidiyordum.
"Bize katıl. Sen bizdensin. Sen bizdensin Elizya..."
Bana iyice yaklaştı ve anlıma dokundu. Anlıma değdiği anda yataktan hızla kalktım ve yüzümdeki teri sildim.
Kalktığımda bu rüyanın bambaşka bir hayatın başlangıcı olduğunu ve şimdiki hayatımdan eser kalmayacağını bilememiştim.
*****
Kahvaltıda, ödevi yetiştirmeye çalışıyordum. Tam zamanında bitirmiştim. Hemen bir duş alıp giyindim. Daha durağa gitmeme bir saat vardı. Oturup soluklandım. O arada kitabımı bitirmeye koyuldum. Kitap bugünkü edebiyat sözlüsünde sorulacaktı. Ve ben bunu iki günde bitirmeye çalışmıştım. Yine her zamanki gibi son anda bitirmiştim. Yemin ediyorum kendimi patlamaya hazır bir bombayı imha etmeye yetişir gibi hissediyordum.
Saate baktım otobüsün kalkmasına yarım saat kalmıştı. Hemen hazırlanmaya başladım. Çantamı hazırlayıp ayakkabılarımı giydim. Kapıyı kilitleyip kulaklığımı çözerken yeni komşum yanımdan siyah arabasıyla geçti. Daha önce onu görmüştüm. Yani yarısını görmüştüm. Yüzünü pek görememiştim. Sadece uzaktan saçlarını görmüştüm gece kadar siyah, dağınık saçları vardı sanırım yirmilerin sonundaydı.
On yıldır bu mahallede oturuyordum ve buraya hiç kimse taşınmazdı. Genellikle buradan taşınırlardı. Anlayamıyordum bu insanların derdi neydi. Burada her ne varsa insanlar seviyordu.
Zaten komşumda ayrı bir tuhaftı. Bir aydır buradaydı. Adının Çetin olduğunu biliyordum sadece. Nereden geldiğini bilmiyordum ama öğrenmek isterdim. Çünkü hangi insan nereyi bırakıp ta buraya taşınır merak ediyordum. Ama evinin hemen aşağıdaki yolun sağ tarafında olduğunu biliyordum. Demek ki iki şey biliyormuşum. Ev yıllardır satılıktı. Kitaplarda okuduğunuz veya filmlerde gördüğünüz tahta pervazları olan köşk tipi evlerdendi. O evin içini hep çok merak etmiştim. Ama asla girmeye cesaret edememiştim. Ev, adam gelmeden önce tam bir harabeydi. Ben kendimi bildim bileli öyleydi. Ama gene de evin daha önceden çok ihtişamlı olduğu belliydi. Ben ve arkadaşlarım o eve hep Perili Ev derdik. Ama o perili eve rağmen buradan sıkılmış, bıkmıştım.
Belki de on yıldır burada oturduğum için sıkılmıştım. Ama gene de anlayamıyordum Özdere’nin nesini bu kadar seviyorlardı. Burada genellikle bir aktivite yapıldığı zaman önce insanlarından duyardınız daha sonra pankartlarda görürdünüz. Burasına bazıları köy bazıları kasaba derdi. Sekiz yıldan fazla zamandır burası ilçe olacak. Ya ne demezsin bende Batman’nin annesiyim. O ben kırk yaşına gelen kadar olacağını sanmam. Buranın insanları da bir tuhaf hayır tanımadıklarından mı yoksa gıcıklığına mı yaparlar anlamadım. Ben gülümseyerek selam veriyordum. O teyze sanki bana babaannesini yemişim gibi bakıyordu.
Annem işe girdiğinden beri böyle son dakikada çıkardım hep. Ben işte. Normaldir.
Ne ara durağa geldiğimi anlamadan kendimi banka otururken buldum. O arada sabah Asi Melekler kitabını açıp okumaya başladım. Ben durakta kitap okurken insanların bana tuhaf bir şekilde baktığına emindim. Beş altı dakika sonra otobüs geldi ve bindim. Arka taraflara geçtim ve elimdeki kitabı açtım ve üçüncü kez baştan okumaya çalıştım. Kitaba bir türlü odaklanamıyordum.
Aklımda dönüp duran rüyayı düşünüyordum. Her zaman tuhaf rüyalar görürdüm. Ama hiç böyle iki ay boyunca her akşam tekrar etmiyorlardı.
En azından şimdiye kadar.
Rüyadaki sesi bir yerde duymuştum. Ses çok tanıdıktı sanki onu tanıyor onunla her gün konuşuyor olduğum birisinin sesiymiş gibiydi. Ama değildi. Sesi tanımıyordum. Bunun bir anlamı olmalıydı. Sorun şurada, ne olduğunu bilmiyordum.
Yol devam ederken düşüncelerim birbirini kovalamaya başladı. Bunlar neden oluyordu? Bir anlamları var mıydı? Yoksa hepsi birer saçmalıktan mı ibaretti? Belki de deliriyordum. Ya da beynim bana oyun oynuyordu. Rüya… Belki de aklımın bana oynadığı bir oyundu. Yani öyle olmasını umuyordum. Eskiden de böyle rüyalar görmüştüm. Beynim korku filmi gibiydi. Bu yüzden böyle rüyalara –kâbus diyelim– alışıktım.
Ben bunları düşünürken birden göz kapaklarım ağırlaşmaya başladı. Daha yolun yarısı yeni bitmişti. Ama şimdiden uykum gelmişti. Kahretsin tabi ya sabah kahve içmeyi unutmuştum. Her sabah kahvaltıdan yarım saat kadar sonra kahve içerdim. Bazen de böyle unuturdum salak salak. Ben bunları düşünürken yer ve zaman kavramı ayaklarım altından kaydı ve kendimi karanlığa bıraktım.
*****
Uyandığımda metroya yeni gelmiştik. Trene bindim. Ben oturduktan birkaç saniye sonra tren kalktı. Metroya vardığımda kitabı tekrar açmıştım ama kulağımdaki bütün müzikler bana rüyamı hatırlatıyordu. Bu rüyadaki kanatlar nereden çıkmıştı?
Ben bunları düşünürken telefon çaldı. Ekrana bakmadan önce kimin aradığını biliyordum.
“Alo. Efendim Cemre.” dedim
“Alo Elizya. N’aber ?“ her zamanki gibi benimkinden ince hafif tekdüze sesi telefonda da değişmiyordu.
“İyi. Daha trene yeni bindim ki sen ardın e ne yapıyorsun?” yalan değildi sonuçta.
“İyi bende oturuyorum öyle boş boş… Bu arada sözlüye çalıştın mı?” sesi resmen hüsran doluydu.
“ Biraz ama kitabı bitirdim en azından sen ona bak. Anlayacağın bir iki soru garanti.” Hafifçe güldüm.
“O da iyi sen Kipa’ ya geldikten on bilemedin yirmi dakika içinde orada olurum.” Buna çok şaşırmıştım genellikle ben onu bir saate yakın Kipa’ da bekler, ama gelmeden derse geç kalacağımız için okula tek başıma giderdim.
Cemre’nin ne düşündüğünü genellikle anlayamazdınız. Ama onu tarif edecek olursak, çılgın, her zaman yeniliklere açık olan, neşeli, zeki ve yaratıcı bir kız olarak tanımlardınız. Ah tabii çok önemli bir şeyi unutmamak lazım kendisi tam anlamıyla Güney Kore tutkunudur. Üç gün önce yani cuma günü simsiyah saçlarının uçlarını açık mavi yapmıştı. Gözleri de tam Türk Kahvesi rengindeydi. Hafif dolgun dudakları, büyük gözleriyle ve uzun ipince boyuyla tatlı bir kızdı. Ona olan borcumu nasıl ödeyeceğimi bilemiyordum. Onun bana olan yardımları küçükte görünse benim için çok büyüktü. Tam bir arkadaştı. Zor zamanlarımda yanımda olmuştu. Ta ki o güne kadar.
Kitabımı okuyamayacağımı anlayınca çantaya koydum. Şu soluk gri rengindeki Cemre’nin benimde bıktığımız o spor çantaya. Metrodan inip Kipa’ ya girdim. Ayaklarım beni hemen kitapların yanına götürdü. Kitapları sevmemin nedenlerinden biride dürüst olmalarıdır. İnsanlar gibi yalan söylemezler. Eskiden saftım. Aptaldım. Kolay kanardım. Sonra kitapları keşfettim. Ve boşu boşuna üzülüp kendimi hırpaladığımı anladım. Ama daha sonra her şeyden şüphe etmeye başladım. İnsanların yürüyüşlerinden, saçlarıyla uğraşmalarından, konuşmasından, gülüşünden, telefonla uğraşmalarından… Her şeyden.
Bu şüphe etmeler gün geçtikçe çoğaldı. Her şeyi şüpheli buluyor neden arıyordum. Yazları da arkadaşlarımdan uzak durmaya başlamıştım. İnsanlardan kaçıyordum. Kendi içime kapanmıştım. Az konuşuyordum. Liseye geldiğimde yani iki yıl önce yeni biri olmaya çalışmıştım ama hiçbir şey değişmiyordu. Kendi içime hapsolmuştum. Her gün bir yol arıyordum ama… Hiçbir şeyi değiştiremiyordum. Bende dışarıya yeni bir karakter gibi bir şey yaratmıştım. Buna yaratmak diyemem, fakat karakterimi dışarıya olumlu yani tam tersi haliyle yansıtırdım. Kendimi hep insanlardan saklamıştım çünkü neredeyse hepsine hiç güvenmiyordum. Bunun kitaplardan olduğunu sanmıyordum. Bunun insanların yalanlarına maruz kalışımdan oluyordu. Bunu adım kadar iyi biliyordum. Elizya Karan.
Birkaç dakika sonra Cemre aradı. Geç kalacaktı. Şaşırmadığımı söyledim ardından birbirimize hoşça kal deyip telefonu kapattık.
Daha sonra çok değişik ismi olan bir kitap gördüm. Arkasını okumaya başladım. Tam o sırada ensemde bir tuhaflık hissettim. Sanki biri ruhumu emiyor ya da beynimdeki bilgileri çalıyordu. Etrafıma baktım kimse yoktu. Bu his birinin beni izlediğine dair bir histi. Önce gözlerim hafif karır daha sonra da ensemde bir… Çekilme hissederdim. Bu histen hemen sonra halsizleşir, ayakta zar zor duracak hale gelirdim. Bunların hepsi sadece bir buçuk saniyede gerçekleşirdi. Yine öyle oldu. Gezmem gereken yer kalmadığını kendime bahane ederek, oradan hızlı adımlarımla kaçtım. Trafiğe ilerlerken bugünün gittikçe tuhaflaştığını düşündüm. Ve daha günün başındaydım. Devamında neler olacağını hiç merak etmiyordum. Daha doğrusu etmemeye çalışıyordum. Biraz hayalperest biriydim. Tamam, çok fazla hayalperesttim. Bu yüzden kafamda milyonlarca senaryo oluşuyordu; ya biri benim tipimi tuhaf bulup öldürmeyi planlıyor, beni izliyorsa… Ya da en iyi ihtimal kafayı yiyorsam… Belki de vücudum bana oyun oynuyorsa… En kötü ihtimal varsanım görüyorsam… Ya da daha kötü ihtimal uzaylılar beni kaçırırsa… Ya sonunda Manisa’ yı veya Bakırköy’ ü boylarsam… Yolda böyle saçma düşüncelerle beynimi meşgul etmeyi devam ettim
Okula nasıl geldiğimi anlamamıştım. Böyle saçma sapan düşüncelerle dolanırsan anlamazsın tabii. Her neyse diyerek okulun bahçe kapısından girdim. Okulumuz pembeydi. En nefret ettiğim renklerden biriydi bir de turuncuyu sevmezdim. Şansa bakın ki içeride olan bazı sınıflar turuncuydu. Bizim sınıf gibi. Saçma bir okuldu yani. Beni de anca böyle şeyler bulurdu. İki kat çıktıktan sonra soldaki koridora girdim ve en son kapı olan sağdaki 11/E yazan sınıfa girdim.
Sınıfın içinde Serdar, Ali ve Zeynep vardı. Zeynep her zamanki gibi camdan dışarıya doğru dalgın dalgın bakıyordu. Zeynep kısa düz siyah saçları olan, sütlü kahve gözleri olan bir kızdı. İnce dudakları hüzünle aşağıya doğru kıvrılmıştı. Burnun delikleri de normalde olduğundan daha genişti. Zeynep ile birbirimize benzerdik sadece o biraz daha depresif, bense agresiftim. Ali ile Serdar ise yapışık ikizler gibilerdi birbirilerini tamamlarlardı. Zaten çift yumurta ikizleriydiler. Yani normal bir durumdu. Birbirilerine hiç benzemezlerdi. Serdar sarışın ela gözlü, sempatik yüzü olan, çilli bir çocuktu. Ali ise koyu kahve saçlı açık kahve gözleriyle sert yüz hatlarıyla tehditkâr fakat yine de normal bir görünüş sergiliyordu. Ama düşünceleri birbirilerine o kadar benzerdi ki birbirilerinin aklını okuduklarını sanırdınız.
Kendi yerim olan Zeynep’in önüne geçtim kendisi en arka sırada, tek başına oturmak istemişti. Ben de ona arkadaşlık etmek için oraya geçmiştim, o daha sonradan yani onuncu sınıftayken gelmişti. O da gelince üçümüz arkadaş olmuştuk. Birimiz deli dolu –bu Cemre- diğerimiz saldırgan –bu ben- ötekimiz aklı başında, akıl küpü olandık –bu da Zeynep oluyor.
“Hey! Ne yapıyorsun? Dalmışsın öyle,” Dedim ona dönerek “yoksa ağaçların o hüzünlü yaşantılarını mı düşünüyordun?” şakasına siyah beyaz filmlerdeki hüzünlü seslerden birini kullandım. Benim sesim hem kalın hem inceydi. İçinde hafif bir boğukluk vardı. Ama on yedi yaşındaki bir kızın sesi olduğu anlaşılıyordu.
“Ha! Çok komiksin. Git stand up yap. Oraya sakla bu şakalarını belki gülerler.” Genizden çıkan ama pürüzsüz ipek sesi iğneleyici konuşmuştu.
“Hey! İndir silahını Zeynep. Bu kadar iğneleyici konuşman gerekmezdi. Sadece saçma bir şakaydı tamam mı?” ellerimi teslim olur gibi kaldırdım.
“Abartma be.” Gülmeye başladı.
“Sende niye suratın beş karış anlat bende susayım.” Masum bir şekilde gülümsüyordum.
“Ya bizimkiler gene kavga etti. Sonra konu bana gelince, bende katıldım onlara.” Elini boş verir bir şekilde salladı. Zeynep ’in annesi ve babası genellikle sık sık küçük tartışırlardı bunu ben ve Cemre ‘nin önünde bile yapmışlardı. Zeynep onların bu kavgalarından hep sıkılırdı. Artık tekrar eden bir rutin gibiydi onun için. Boş vermiş gibi davranırdı. Ama gözlerindeki kızgınlık açıkça görünürdü.
“En azından senin evde annenin kavga edeceği biri var, bir ses var. Bende… Sanki ev ölmüşte haberimiz yok” diyerek yakındım.
“Vallahi sende iyi ki yok boşuna yakınma hiç.” O sırada Serdar ve Ali yanımıza geldi. İkisi aynı anda “N’aber kızlar?” dediler. “Beni kokutuyorsunuz.” dedi Zeynep.
“Siz gelene kadar gayet iyiydik. Şu aynı anda konuşmayı keserseniz daha iyi olur. Çok sinir bozucu. Bir daha yaparsanız kafanıza bu sırayı yersiniz. Sizin de zaten ondan kalır bir yanınız yok. Sizde odunsuz o da.” Dedim alayca gülümseyerek.
“En azından saldırgan değiliz. Biz düşünebiliyoruz değil mi Elizya? Elimize kolumuza sahip çıkabiliyoruz. Bizde o kabiliyet var.” Diye laf sokmaya çalıştı Serdar. Serdar önceki gün kafasını duvara vurmuştu. Kafasını o kadar sert vurmuştu ki çizgi film karakterleri gibi kafası duvarın içinde kalacak sandım. Ama elbette kalmadı. Kolum dönerken kafasına yanlışlıkla çarptığı için olmuştu. Ve o bunu bilerek yaptığımı düşünüyordu. Çünkü bu olmadan önce tartışmıştık. Hatta kafasında hafif bir şişlik izi kalmıştı.
“Bana bak muz kabuğu kafalı, o kafanın içinde zaten bir şey yok. Olsa da mercimek kadardır. O da yaşamana yetiyor zaten. Düşünmeye gelince olsa olsa o senin kabiliyetin tek kullanımlıktır. O yüzden kapa o çeneni ki gürültü kirliliği yaratma. Tipe bak, şükür sebebi ya.”
“Sanki kendisi Angelina Julie. Tipe bak çürük su gibi.”
“Oğlum çürük su ne lan? Daha önce gördün mü ki kıza öyle diyorsun.” dedi Ali
“Aa! Görmez olur mu aynaya bakınca her gün görüyor ya. Saçını yapmak için iki buçuk saat aynanın başında geçiriyor. Hayır, yaptığı saçta bir şeye benzese içim yanmayacak. Saça bak kafasına jöle mi sürmüş jöle mi kafa sürmüş belli değil.” dedi Zeynep
“Saçtan çok kafasına kirpi oturmuş gibi duruyor.” diyerek fırsat değerlendirdim.
“Ya yeter gömdünüz çocuğu. Bari Kâbe’ye döndürün. Yeter taramalı tüfek gibisiniz ya.”
“Yok, ağabey Kâbe‘ye değil hortum tarafına döndürseler daha iyi. Şener Şen den beter durumdayım şu an.”
“Bak o doğru.” dedi Zeynep
O sırada hoca geldi. Bizde yerlerimize geçip ayağa kalktık. Bu gün Haziran’ın biriydi. Sınavlar, dersler bitmişti sadece yoklamalar ve kurtarma sınavları kalmıştı. Bende tam kıl payı sınavlardan kurtulmuştum. O yüzden kitabıma tekrar başladım. Bir on sayfa gidersem kendimi şanslı sayacağım.
Kitabın en heyecanlı yerlerinden birine gelmiştim. Kitabın otuz ikinci sayfasındaydım ki ders bitti. Dersin arasında da Cemre gelmişti. Müzik dinleyip çizim yapıyordu o arada da bir anime çizmekle meşguldü. O müzikle çizim yapar, bense müzikle kitap okurdum. Müzik bizim hayatımızdı. Zevklerimiz hiçbir zaman doğru dürüst uyuşmadı. O beyazsa, ben siyah. O iyiyse, ben kötü. Ben korkutucu ise, o tatlı biriydi. Böylesine zıttık işte.
O gün olaysız geçti. Beş salak genç, inek gibi okula gelmiştik. Ve mal gibi oturmuştuk. Olsun yine de evde boş boş oturmaktan kat kat daha iyiydi.
Otobüs durağına tren ile geri gittim. Trenden indiğimiz an bir maraton başlıyordu. Bu maratonda kimin neye bindiğini bildiğim için hiç tasalanmıyordum. Koşmuyordum da. Birde en sinir olduğum durum şuydu: Maratonda benden hızlı koşan altmış yaşındaki amca, yürüyen merdivenleri bitirip taşlı yola ayak bastığı andan itibaren durağa kadar, elindeki baston gittikçe titreşimli telefona dönüyordu. Birde yer istiyordu elinde de ekmek… Gıcık!
Otobüse hemen bindik eski arabalardan, hani şu sarı demirli, içinde hiç ters olmayan arabalardan uzun ama ikili olmayan. İzmir’liler bilir. Bende en arkadaki uzun beşlinin hemen önündeki ikiliye geçtim. Kitabı çantamdan çıkarıp okumaya başladım, gün içinde yüz yirminci sayfaya gelmiştim. On sayfa daha gittikten sonra dışarıya baktım. Menderes’ ten daha henüz çıkmıştık. Dışarıyı biraz daha izledim. Birden kulağımdaki şarkıyı değiştirmek istedim ama sonra vazgeçtim.
Tam o sırada şarkının kendi kendine sesi yükseldi. Bu iyiydi yüksek sesli dinlemeyi severdim. Ama şarkının sesi daha da yükseldi ve telefonun yapabileceğinden daha yüksek bir düzeye ulaştı. Artık canımı sıkmaya başlamıştı. Sesini kıstım ama bir işe yaramadı. Hatta şarkının sesi daha yükseldi. Ve daha da.
Şarkı artık bağırıyor beni cezalandırırcasına şarkıyı söylüyordu. Şarkı beynimin içinde yankılanıyor bana emir veriyor gibiydi. Kulaklarım yırtılıyordu sanki. Canım çok acıyordu. Çok fazla acı vardı. Gözlerimi kapattım ve sakinleşmeye çalıştım ama bir işe yaramıyordu. Hiçbir işe yaramıyordu. İçimden kahretsin diye geçiriyordum. Birden şarkıcının sesi değişti. Bu ses…
Benim sesimdi.
Benim!
Ve ben başka bir şey düşünmeye çalışırken bile şarkı söylüyordu ses. Kulaklığı çıkarmak istiyordum ama ellerim titriyordu. Onları hissedemiyordum. Önce bir televizyonun bozulması gibi bir vızıltı duydum. Sorun kulaklıkta mı, telefonda mı yoksa bende mi daha anlayamadan vızıltı kelimeler dönüşüyordu. Şarkının sözleri değişiyordu. Çok tuhaflaşıyordu.
Çok…
Ben beni duy,
Benim sesim kalbim.
Bunu bil ve duy.
Ben tuhafım kalbim.
Ben senin hem sesin,
Hem kanatların,
Hem kalbinim meleğim…
Şarkı kafamda devam edip durdu. Üç kere daha tekrar etikten sonra şarkı yavaşça başladığı gibi vızıltı halinde yok oldu ve telefonumdaki şarkı, sesini alçaltarak geri döndü.
Başım çatlıyordu sanki bir kafamı duvara vuruyordu. Birde üstüne üstlük başım dönmeye başlamıştı. Hiçbir şey duymuyordum. Kulağımdaki sağır edecek çınlamayı saymazsak tabii.
Otobüsün arka tarafında kendimi gözlerim şaşkınlıktan açılmış olarak bulmam zamanımı aldı. Etrafa baktım neyse ki kimse bakmıyordu. Gözlerimi camın ardındaki hızla geride bıraktığım dışarıya diktim. Yüzümün camdan yansıması berbattı. Kireç gibi bembeyaz olmuştum. Neler olduğunu çözmeye çalışırken Çamönü’ ne gelmiştik. Bu şarkıdan sonra üzerime hissizlik ve yorgunluk çöktü ve uyumaya karar verdim. Her ne kadar aynı rüyayı veya daha kötüsünü görmekten korksam da…
***
Uyandığımda Çukuraltı’nda idik. Tam zamanında uyanmıştım. Hemen toparlandım. Durağım gelince de kaçarcasına indim. Yürüyerek eve giderken kulaklığımı çıkardım. Her halde bir hafta şarkı dinlemeyecektim. İki dakika içerisinde eve geldim, evimiz beyaz, iki katlı, iki oda bir salon normal bir evdi.
Eve girdiğimde annem yemek yapıyordu. Bugün en sevdiğim ama onun yemekten bıktığı mantı yemeğini yapmıştı. En azından yemek konusunda bugün şanslıydım. Mantıyı yerken biraz sohbet ettik.
Annem, çok güçlü bir kadındı. Kitap okumayı bana o sevdirmişti. Onu anlatmaya kelimeler yetmez ama klişe olan ve gerçekten bu cümleye uyan bir annem var: O dünyanın en iyi, en mükemmel annesi. O güzel karanlık kadar siyah saçları ve gözeriyle, o küçük yüz hatlarıyla ve tatlı görünüşüyle mükemmel bir anneydi. Annem her ne kadar bana tatlı gözükürse gözüksün o uzun boyu ve incecik duruşuyla, dışarıya karşı soğuk görünürdü.
O hem benim arkadaşım, hem kardeşim, hem annem, hem dostum, hem sırdaşım, hem de hayatımdaki hocamdı. Onu kendimden çok seviyordum. O ağlarsa ben de ağlardım. O gülse ben de gülerdim. Bizim aramızda anne kız bağı değil, daha özel bir bağ vardı. Ve bağı anlatmaya kelimeler yetmezdi. Onunla konuşmak, günlüğünle konuşmaktan, günlüğümle sohbet etmekten farksızdı.
“Günün nasıl geçti? Hiç bahsetmedin,” dedi. “Kötü bir şey olmadı değil mi?”
“Hayır. Kötü bir şey olmadı, nereden çıkardın? Sadece… Aynı okul hayatı, ne olmasını bekliyordun ki?” fazla mı savunmacı davrandım diye düşündüm. Anneme bugün neler olduğunu henüz anlatmazdım. Çünkü daha ben, neler olduğunu bilmiyordum.
“Ne bileyim. Sen yırtıcısın birisi seni kolayca sinirlendiriyor. Ardından kendimi müdürün odasında buluyorum.” Bunu söylerken gülüyordu.
“Hey bu sadece iki kez oldu. Benim sinirleneceğimi biliyorlardı. O zaman zorlamasalardı.” Diye kendimi savundum.
“Ah Elizya Ah! Ne yapacağım ben seninle?”
“Beni sevebilir ve öpebilirsin. Çok şirinim değil mi” Yüzüme en masum gülümsememi yaydım. Olmadığımı elbette bende biliyordum.
Biraz daha sohbet ettikten sonra sofrayı toparladık. O bulaşıkları yıkarken bende çantayı hazırladım. Ertesi gün derslerimiz azdı. Yani rahattım. O gün ödev yoktu. Bende bir sonraki gün olacak felsefe sözlüsüne çalıştım.
Yarım saat sonra içim dışım Platon, Ütopya ve faydacılık olmuştu. Gözlerimi kapattığımda kelimeler karanlıkta uçuyordu. Kelimelerden kurtulmak için başımı güçlü bir şekilde iki yana salladım. Bu çok az işe yarardı ama hiç yoktan iyi değil mi?
Yatağımı açıp, siyah rambo atleti ve gri eşofman altımı giyip annemin yanına gittim. Üçlü turkuaz kanepede uzanmış kitap okuyordu.
“Anne ben yatıyorum. İyi geceler.” Ona öpücük yolladım.
“İyi geceler annem” o da bana öpücük yolladı.
Işığı kapatıp yatağıma yattım ve karanlığın içinde tavana baktım. Şimdi diyeceksiniz bu kızın babası nerede. Güzel soru.
Babam, ben doğduktan birkaç ay sonra bir arabanın çarpması sonucu hayatını kaybetmiş. En azından ben öyle biliyordum. Babamın birkaç fotoğrafı vardı elbet. Onlara baktığımda kendimi görüyordum. Hem ona hem de anneme aynı oranda benzerdim. Babam kestane saçlı kahverengi gözleri olan ve herkesten farklı anlatılamayacak yüz hatları olan biriymiş. Yakışıklı bir adammış. Her zaman. Böyle işte. Onu hiç tanıyamadım veya tanışamadım. Onun sesini duymadım. Baba kokusunu içime çekemedim. Ona sarılamadım.
Böyle de bir dramım vardı işte. İnsan istemez bir dramı oluyor. Herkesin yok mu?
Bu düşüncelerimi tam bitiremeden ve ne olduğunu anlayamadan kendimden geçtim. Uyurken kulağımda aynı şarkı yankılanıyordu. Ama bunun bugün yaşadıklarımdan olduğunun farkındaydım. Yani öyle zannediyordum. Mavi yatağıma uzanıp günün yorgunluğunu atmaya çalıştım.