Ece dikkatini hemen toparladı. Çocukların coşkusuna ve öğretmenlik görevine odaklanmıştı; Aslan’ın bakışları ise ona ulaşamıyor, hiçbir duygu dalgası kıpırdamıyordu. Onun için bu tören, yeni köy, yeni görev ve kendi hayallerinin kısa bir anıydı. Aslan’ın yanından geçen o ışıldayan sarı saçlar, mavi gözler tamamen tepkisizdi ; Ece hâlâ kendi dünyasında, kendi hayalleriyle doluydu.
Ama Aslan… İçinde bilinmez bir ateş yanmaya başlamıştı. Her adımı, Ece’nin varlığıyla çarpışıyor, sert duruşunu bozmadan kalbini kavuruyordu. O sert, otoriter adam, ilk defa kontrolü elden kaçırır gibi hissetti. Gözleri Ece’nin narin siluetini takip ederken kalbi istemsizce hızlandı; nefesi biraz ağırlaştı, avuçları istemsizce sıkıldı.
Kalabalık, çocukların neşesi, bayrakların hışırtısı… Hiçbiri artık ona dokunmuyordu. Tek gerçek, o kırılgan, mavi gözlü öğretmendi. İçinde alevlenen bir merak ve bir tür sahiplenme duygusu, sertliğinin ardındaki duvarları çatlatıyordu.
Ece ise hiçbir şeyden habersiz, sadece kendi görevine odaklanıyor, öğrencilerinin güvenini kazanmanın gururunu yaşıyordu. İçinde bir ürperti yoktu, kalbinde bir kıvılcım yoktu; ama Aslan’ın içindeki yangını fark etmek onun için imkansızdı.
Ve böylece, o ilk karşılaşmada, iki dünyanın kıyısında bir sınır çizilmiş oldu: Ece hâlâ masum ve etkilenmemiş, Aslan ise farkında olmadan kendi sertliğini kıracak kadar derin bir çekim hissetmişti.
Aslan o gün okula daha önce hiç görülmemiş bir bağış yaptı. Korumalarının arasında okuldan ayrılırken adının Ece olduğunu öğrendiği o öğretmen kız bahçenin ucunda öğrencilerin arasında oturuyordu. Tüm çocuklar yüzlerini Ece’ye dönmüşlerdi. Aslan ilk defa küçücük çocukları kıskandı. Kendini o sahneden sıyırarak arabasına attı. Tüm bahçe Asla’nın etkisindeyken, o küçük kız, bir kere bile Aslan’a adam akıllı bakmamıştı. Bunu düşünürken Aslan dudaklarını sıktı.
Törenin üzerinden daha birkaç gün geçmişti ama Aslan’ın zihninde Ece’nin görüntüleri dönüp duruyordu. O mavi gözler, o sarı saçlar, narin eller… Her ayrıntı, her küçük hareket, Aslan’ın içinde kontrol edilemez bir kıvılcım yakmıştı. Sertliği, otoritesi, köydeki bütün gücü… Hiçbiri bu karşı konulmaz hisle başa çıkamıyordu.
Aslan, içindeki yangını bastırmak yerine onu beslemeye karar verdi. Kısa süre içinde köydeki güvenilir adamlardan bilgi toplamaya başladı; Ece’nin her gün hangi minibüsle geldiği, hangi saatlerde okula vardığı, hangi sokaklardan geçtiği tek tek raporlandı. Bazı günler, fotoğraflar çektirildi; Ece’nin yalnız yürüdüğü, gülümseyip öğrencileriyle konuştuğu anlar… Hepsi Aslan’ın gözleri önüne serildi.
Geceleri, köyün dışında, kocaman taş konağında kurulmuş rakı sofrasında tek başına otururken o fotoğraflara bakıyordu. Her bir kareyi tek tek inceleyip, Ece’nin duruşunu, saçlarının rüzgârda nasıl savrulduğunu, gözlerinin nasıl ışıldadığını ezberliyordu. İçinde bir yandan kıskançlık, bir yandan tutku ve en derinlerde, kontrol edemediği bir arzu vardı.
O sert adam, rakı kadehini kaldırıp bir yudum alıp, fotoğraflara daha sıkı bakıyor, kalbinin derinliklerinde büyüyen o hisle mücadele etmeye çalışıyordu. Ama nafile… Her geçen gün, Ece’nin varlığı zihninde daha güçlü, kalbinde daha yakıcı bir iz bırakıyordu.
Ve böylece, sertliğinin ardındaki yanardağ uyanmıştı; kimse, köydeki hiçbir kadın, onu Ece kadar etkilememişti. İçinde, sadece tek bir isim vardı: Ece Taşdemir.
Aslan Abdülselamoğlu… Aşiretinin başı, şirketlerinin yöneticisi, bütün servetin tek varisi. Üniversiteyi Londra’da okumuş babası öldürülünce dönüp aşiretin başına geçmişti. 31 yaşında olmasına rağmen Londra’da, Mardin’de sayısız kadınla beraber olmuş, bir kadını elde etmek için kaşını bile kaldırmamış, kadın nedir bilen tecrübeli bir erkekti. Ama şimdi bu küçücük kız, tüm dengesini alt üst ediyor, derinlerinde saklanan manyağı uyandırıyordu. Hayatında ilk kez Aslan’ın bir kadın için gözü kararıyordu. Kızı takip etmeyi, okulun bahçesine gidip bakmayı ağalık gururuna yediremiyordu.
Ece ise 23 Nisan’ı çoktan aşmış hayatına kaldığı yerden devam ediyordu.