Hayatım boyunca bir insanı bu kadar merak etmiş miydim? Ya da kim olduğunu bilmeden onu bu kadar kıskanmış mıydım? Bilmiyordum. Hayır aslında biliyordum, zihnimde yankılanan tüm soruların cevabı koca bir hayırdan ibaretti.
Çünkü kimsenin hayatı beni ilgilendirmemişti. Kimseye kıskanacak kadar değer vermemiştim.
Daha doğrusu sevmemiştim…
Ama şu an patronum konumunda olan, sevdiğim adamın konuştuğu kadını merak ediyordum.
Sevgilisi mi, yoksa arkadaşı mıydı, hayatında ki yeri neydi ya da nasıl biriydi?
Arın'ı seviyor mu daha da önemlisi Arın onu seviyor mu?
Düşüncelerime bir son verip telefon konuşmasına kulağımı verince Beren'in, Arın Beyi bir yerlere çağırdığını anladım çünkü sürekli, "Hayır Beren, bu gece de olmaz." gibisinden şeyler söylüyordu.
Ne ısrarcı kadındı bu böyle, yok diyor işte adam uzatmanın ne anlamı vardı ki?
Sıkıntıyla Arın'a bakınca, onun da bu ısrarlardan rahatsız olduğunu anladım.
Bezgin bir şekilde cevap verirken aynı zaman da kravatını gevşetiyordu. Nihayet telefonu kapadığında yerine oturdu ve sadece "Devam edelim,” dedi.
Kendime engel olamayarak birden konuşmaya başladım.
"Şey Arın Bey, isterseniz siz sevgilinizle buluşun. Ben devam ederim, zaten az kaldı." Ciddi anlamda sevgilisi mi dedim ben? Ağzımı sıkıca kapattım. Ben az önce ne dedim? Of Birce, neden diline hakim olmazsın ki? Şaşkın gözlerle bana bakan Arın "Kim?" diye soludu. Benden böyle bir atak beklemediği için şaşırması normaldi.
"Se-sevgilinizle." dedim ürkek bir sesle.
"Sevgilim olduğu kanısına nerden vardın?” Gözlerini devirdi. “Ayrıca fikrini sorduğumu hatırlamıyorum," dedi sert bir sesle. Şey bu defa haklıydı.
"Haklısınız Arın Bey, boş bulundum bir an, kusura bakmayın." Daha fazla saçmalamamak adına susup, önüme döndüm.
İçten içe kendime kızmaya devam ediyordum. Beni ne ilgilendirirdi ki? Ne demeye burnumu sokuyorsam?
Arın Bey de masaya oturunca tekrar çalışma maratonumuz başladı.
Arada kaçamak gözlerle ona baksam da düşüncelerimi çok dağıtmadan çalışabilmiştim.
Aniden Arın Beyin "Burası soğudu mu?" diye sormasıyla dikkatimi ona verdim.
"Hayır Arın Bey, soğuk değil. Hatta sıcak denilebilir."
"Ben üşüyorum."
Yüzüne ciddi olup olmadığını anlamak için bakınca renginin de solgun olduğunu gördüm.
"Arın Bey, iyi misiniz?"
"İyiyim, sadece üşüdüm biraz."
Bu havada üşümesi hiç de normal değildi. Elimi kaldırıp yüzüne doğru götürünce, bu yaptığıma şaşırdığı belli olsa da sesini çıkarmadı. Elim alnına değince irkilsem de neden üşüdüğünü anlamıştım. Adam cayır cayır yanıyordu.
Telaşla konuşmaya başladım.
"İyi falan değilsiniz! Ateşiniz var sizin, hemen doktora gidelim."
"Abartılacak bir şey yok, iyiyim. Hem,” deyip duraksadı. “Senin ellerin fazla soğuk."
Haklıydı, ellerim her zaman buz gibi olurdu ama bununla alakası yoktu. Alnında ki sıcaklıktan dolayı ısınan elimi istemeden de olsa çektim.
"Hayır, ateşiniz var. Doktora gidin isterseniz."
"Gitmeyeceğimi söyledim."
İnatçı şey, ama bilmediği bir şey daha vardı ki, o da ben ondan daha inatçıydım.
"Lütfen beş yaşındaki bir çocuk gibi inat etmeyi bırakır mısınız?" Sertleşen bakışlarını görmezden gelerek "Bakın ateşiniz gerçekten çok yüksek. En azından eve gidip bir duş alın, sıcak bir çorba için, kendinize gelirsiniz.”
Sıkıntıyla ofladı. “Hatta ben de sizinle geleyim. Zaten sizi böyle bırakamam, aklım kalır. Hadi, lütfen kalkın gidelim."
Bıkkınlıkla yüzüme bakıp “Susmayacaksın değil mi?” diye söylendi. Başımı iki yana doğru salladım.
"Of tamam," dedi ve ayağa kalkıp çıkardığı siyah ceketini giydi. Yerimden doğrularak çantamı aldım ve birlikte ofisten çıktık.
"Arabayı benim sürmemi ister misiniz?" diye sorunca bana doğru dönüp, sen ciddi misin der gibi baktı. Başını iki yana salladıktan sonra sürücü koltuğuna geçip arabanın motorunu çalıştırdı.
Bana cevap dahi vermeyen bir adama yardım etmek ne kadar mantıklıydı acaba? Gözlerimi devirerek yolcu koltuğuna geçtim.
1 saatlik yolculuğun ardından çok lüks bir rezidansın garajına giriş yaptık. Arın Beyin rengi gittikçe solgunlaşmıştı. Muhtemelen ateşi gittikçe yükseliyordu.
Asansöre binince yukarı düğmesine basıp, kafasını asansörün aynasına yasladıktan sonra gözlerini yumdu. Bunu fırsat bilerek yüzüne baktım. Dudakları pembeliğini kaybetmiş ve beyazlamıştı. Sıklaşan nefes alışverişi iyi olmadığını gösteriyordu. Korku yavaşça içimi kaplarken doktora gitmek istemeyecek kadar inatçı olmasına içten içe kızdım.
Asansör nihayet durunca anahtarla kapıyı açıp içeri girdi. Onu küçük adımlarla takip ederken evini ilk defa görmenin verdiği heyecanı yaşıyordum.
"Arın Bey?" fersiz bakan gözleri bana dönünce "Duşa girin lütfen,” diye üsteledim. “Bu ateşinizin düşmesine yardımcı olacaktır. Ben de size sıcak bir şeyler hazırlayayım." dediğim de cevap vermeden sadece başını sallayıp odasına yöneldi. Geniş ve büyük antrede tek başıma, ne yapacağımı bilemeden öylece kaldım.
Mutfağını ararken bakışlarım, duvardaki tablolarda geziniyordu. Soyut kavramların çizildiği karamsar resimler eşliğinde nihayet büyük ve modern mutfağını bulmuştum.
Şimdi sıra malzemeleri bulmaktaydı.
Dokunmatik olarak açılan siyah dolaplar ve buz dolabını kurcalamam sonucu malzemeleri nihayet tamamlayabilmiştim.
Çorbayı hazırlayıp pişmesi için ocağın üzerine bırakıp, çekmecelerden bulduğum ilaçları kurcaladım. Bilindik marka bir ağrı kesici-ateş düşürücü ilacını ve suyu alıp odasına doğru ilerledim. Kapalı olan kapıyı birkaç defa tıklatmama rağmen ses gelmedi.
Bu yüzden içeri girerek yatağın üzerinde boylu boyunca uzanan Arın’a baktım. Üzerinde hâlâ takım elbisesi vardı. Bu demektir ki duş almamıştı.
Yanına doğru ilerleyip uyandırmak için adını birkaç kez seslendim.
Ses vermeyince bardağı komodinin üzerine bırakıp elimi omzuna götürdüm. Bugünkü ikinci temasım gerçekleşirken kalbim maraton koşmuşum gibi atmaya başladı. Nefesi heyecandan tıkanıyordu. Boğazımı temizleyip sakinleşmek için birkaç saniye bekledikten sonra kısık bir sesle adını seslendim. “Lütfen kalkar mısınız? Duşa girmeniz gerekiyor." diyebildim.
"Üşüyorum." Boğuk çıkan sesi ile zar zor konuşabilmişti.
"Hayır aslında yanıyorsunuz.
Ateşiniz olduğu için size öyle geliyor. Lütfen kalkın, hem getirdiğim ilacı içerseniz daha iyi olacaksınız."
Oflayarak doğrulup, getirdiğim ilacı suyla beraber içti.
Yarı açık olan gözlerine baktım. "Şimdi de banyoya gider misiniz lütfen? Bakın söz veriyorum daha iyi hissedeceksiniz."
"Bunu yapana kadar hiç susmayacak mısın?" Gülümseyerek başımı iki yana salladım. Gözleri bir an yanağımdaki gamzeye takıldı. “Hayır, siz duş alıp iyi olana kadar susmayacağım."
Başını iki yana sallayıp yataktan kalktı. Odanın içerisin de bulunan banyoya girmeden önce üzerindeki gömleğin düğmelerini çözmeye başladı. Fakat üşüdüğünden dolayı elleri titriyordu. Düğmelerin hepsini açması zor görünüyordu.
"Sikeyim ya."
Duyduğum küfürle beraber gözlerim açılmıştı. "Yardım etmemi ister misiniz?"
Gözleri beni bulduğunda sadece başını olumlu anlamda salladı. Ağır adımlarla yanına doğru yürüdüğümde heyecandan dolayı kalbim çırpınırken, boğazım kupkuru olmuştu.
Tam dibinde durup titreyen ellerimi göğsüne doğru uzattım. Ona bu kadar yakın olmak, kokusunu bu mesafeden solumak kimyamı bozuyordu. İnce parmaklarımı beyaz gömleğinin üzerine götürüp ilk düğmesini açmaya başladım.
Düğmeler açıldıkça açığa çıkan teni yüzünden yüzüm alev almaya başlamıştı. Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatınca gözlerine bakmak gibi bir gaflette bulundum.
Gittikçe koyulaşan gözleri, aralık duran, dolgun dudaklarımın üzerinde kilitli kalmış şekilde bakıyordu ve nefes alış verişi tıpkı benim gibi hızlanmıştı. Bunun nedenini hastalığa bağlayarak bakışlarımı ellerime indirip, düğmeleri açmaya devam ettim.
Tam düğmeleri yarılamıştım ki alev alev yanan, esmer tenine değen soğuk ellerimle beraber elektrik çarpmış gibi hissettim.
"Yeter bu kadar,” deyip çekildi. “Gerisini ben hallederim." Sert ve boğuklaşan sesini duyunca irkildim. Aramızdaki mesafeyi arttırıp arkasını döndü. Odanın içindeki banyoya girip gözden kaybolduğunda soluklarımı düzene sokmaya çalıştım. Neler oluyordu bana? Onun beni bu denli etkileyip, alaşağı etmesi haksızlıktı. Başımı sallayıp kendime geldikten sonra mutfağa geçtim.
Çorba nerdeyse hazırdı. 10 dakika sonra aralık olan kapıdan odaya girince Arın'ı yatakta titrerken gördüm. Telaşla yanına gidip yatağa oturduğum da üzüntü ile gözlerine baktım.
"Size çorba yaptım."
"Canım istemiyor, içmeyeceğim."
"İçmeniz gerek. Hem o kadar uğraştım."
Bana ters ters baksa da bir şey demeden yerinden doğrulup, sırtını yatak başlığına yasladı. Titremeye devam ettiği için
"Çorbayı size ben içirebilir miyim?" diye sordum. Cevap vermeyince kaşığı çorbaya daldırıp, dudaklarına doğru götürdüm.
"Umarım şehriye çorbasını seviyorsunuzdur."
"Hıhım." deyip içmeye devam etti.
Onu ilk defa bu kadar savunmasız görüyordum ve bu durum içimi acıtıyordu.
Sessiz geçen dakikaların ardından ansızın "Neden bunu yapıyorsun?" diye sordu.
Çünkü seni seviyorum, demek istesem de "Çünkü patronumsunuz ve işimizin devam etmesi için bir an önce iyileşmeniz gerekiyor," diye geçiştirdim.
"Sadece bunun için mi yani, patronun olduğum için?” Kaşları havalanmıştı. “Ayrıca da sana çok kötü davranan patron."
"Evet Arın Bey, sadece bunun için. Hem benim yerim de kim olsaydı aynısını yapardı."
Çatık kaşlarla bana bakıp "Hayır Birce,” dedi keskin bir sesle. “Yapmazdı, ancak senin gibi saf bir kız bunu yapardı.” Saf mı? Kocaman açılmış gözlerle yüzüne baktım.
Biten çorba kasesinin içine kaşığı bırakıp sinirden solurken "Zaten size yardımcı olan birine de saf yakıştırmasını, sizin gibi biri söylerdi." diye söylendim.
"Benim gibi derken?"
Omuz silktim. Dilimin ucuna biriken kelimeleri zor tutuyordum.
"Cevap bekliyorum.”
Meydan okuyan gözlerle birbirimize bakmaya başladık. Tabii ki ilk gözünü çeken ben oldum.
İlaç etkisini göstermeye başladığı için titremesi durmuştu. Tepsiyi alıp yerimden doğruldum. "Siz uyuyun, ben biraz sonra tekrar bakarım ateşinize." deyip odadan çıktım.
İyilik de yaramıyordu ya. Hemen de saf damgasını yapıştırdı. Onu düşünende kabahat zaten.
Mutfağı toparlayıp salona geçtikten sonra evi inceleme fırsatım olmuştu. Evi tıpkı ofis gibiydi, hiçbir şekilde ev sıcaklığı yoktu. Ofisi gibi sert ve soğuktu. Zaten böyle soğuk birinden de sıcak bir yuva beklemek hata olurdu. Krem, kahve tonlarının hakim olduğu odadaki tek renkli şey kırmızı kanepeydi. Kırmızı, büyük kanepeye oturup başımı geriye doğru yasladım.
Evin içinde hüküm süren sessizliği portmanto da ki Arın Beyin telefon sesi bozdu. Ayağa kalkıp ceketin içinden telefonu elime alıp baktığım da yine o ismi gördüm.
Beren arıyordu.
Beni ilgilendirmediğini düşündüğüm için açmadım telefonu ama kadın ısrarla aramaya devam ediyordu. Telefonu kökten kapatıp salona geçtim.
Aradan geçen 2 saatin ardından Arın Beyi kontrol etmek için odasına girdim. Yatakta örtüğe sarılmış uyurken elimi alnına uzatıp ateşine baktım ve tekrar yükseldiğini anladım.
Hem de fazlaca bir yükselme. Geri çekilirken birden Arın Beyin bir şeyler sayıkladığını duydum. Dikkat kesilip biraz eğilince duyduğum kelimelerle içime bir hüzün çökerken, gözlerim doldu.
Annesini sayıklıyordu.
Dolan gözlerimi umursamayarak Arın Beyi uyandırmaya çalıştım ama bir türlü uyandıramıyordum. Nihayet zorla da olsa gözlerini açtığında onu yataktan kalkıp duş almaya ikna etmeye başladım. Kolunu tutup çekiştirerek yataktan kaldırmaya çalıştım ama lanet olsun ki çok ağırdı. Banyoya götürmeye çalıştığım da yükünü bana verdiği için 1.68’lik boyumla resmen altında eziliyordum.
"Arın Bey, rica etsem biraz yardımcı olur musunuz? Bakın az kaldı banyoya."
Zor olsa da banyoya girip duşa kabinin içini açtım. Arın Beyi içeri sokup, soğuk suyu ayarladım. "Bu yaptığım için üzgününüm." Kapanan gözlerimle suyu açtım.
"Çok soğuk" diye bağırınca gözlerimi açtım. Şimdi daha fazla titremeye başladı.
"Çok üzgünüm," dedim ve suyu üzerine tutmaya devam ettim. Üzerindeki beyaz tişört ıslanıp göğsüne yapışmıştı. Kollarını önünde birleştirmiş, artan titremesi ile öylece duruyordu. Yaklaşık 5 dakika boyunca onu ılıklaşan suyun altında tuttum. Nihayet su kapanınca ikimiz de rahat bir nefes almıştık. Çok fena titriyordu ama en azından artık bilinci yerindeydi. Hemen banyo dolaplarından bir havlu aldım ve Arın Beye uzattım.
"Siz bekleyin, ben hemen kıyafetlerinizi alıp geliyorum."
Havluya sarılırken "Bir yere gitmeye niyetim yok zaten, donuyorum." dediğinde bana sinirle baktığı gözlere bakınca hemen odaya girip dolaplara baktım. Siyah bir eşofman altı aldım. Ateşi olduğu için üstüne herhangi bir kıyafet almadım. Çekmeceden de iç çamaşırını alırken utançtan kızardığımı hissettim.
Kıyafetleri banyoya götürüp giyinmesi için Arın'a uzatıp tekrar odaya geçtim. Arın, banyodan çıkar çıkmaz büyük, beyaz nevresimli yatağa geçti. Ben de mutfaktan ilaç ile su alıp, tekrar odaya girdim.
Arın Bey ilacını içtikten sonra "Biraz daha iyi misiniz?" diye sorduğum da kafasını sallayarak cevap verdi. Soğuk su işe yaramıştı. Geçen yarım saatin ardından daha iyi görünüyordu.
"Doktora gitmeniz lazım."
"Gerek yok." deyip arkasını döndü. Tam odadan çıkmak için hareketlenmişken aklıma gelen şeyle durdum.
"Bu arada Beren Hanım aradı." Başını bana doğru çevirip "Açtın mı telefonu?" diye sordu.
"Hayır, tabii ki açmadım ama isterseniz arayıp çağırabilirim. Belki sevdiğiniz biri ile olmak size daha iyi gelecektir."
"Hayır çağırma, hem neden sürekli sevgi kelimeleri kullanıyorsun sen?" dedi.
"Bilmem."
"Ben o duygumu da annemle beraber kaybettim. Sevgi şeyleriyle ilgileniyorum."
Afallamış bir şekilde suratına bakarken öylece kalmıştım. Sözleri kalbimin ortasına, hedefini milim şaşırmadan saplanan paslı bir ok gibiydi. Kalbimi oluk oluk kanatan, acımasız, insafsız bir ok.
Kalbim kanadı, ruhum ağladı ben yüzüne ifadesizce bakmaya devam ettim.