Sema, karanlığıyla koca yeryüzünü bezendirmişti. O karanlıkta ışık veren tonlarca yıldızlar bana çok sönük geliyor, bırakın ruhumu gözümü dahi aydınlatamıyordu.
Ve ay... Ay, güneşin ışığını bize yansıttığından habersiz nazenin tavrıyla süzülüyordu o karanlıklarda. Gözlerimize şölen yapmak istercesine güneşin ışığını sömürüyordu. O yapay ışığıyla bile ne kadar zarif duruyordu koca gökyüzünde. Gecelerin en çok göze çarpanın o olduğunu biliyor muydu acaba? Güzelliğinin farkında mıydı? Olmalıydı. O koca bulutları silip gökyüzüne hâkim oluyordu. Gözlerimizi kendine adeta kilitleyip hapsediyordu.
Ay güzelliğinde habersiz yıldızların arasında parlaklığını yansıtıyor ben ise şimdi seyir tepesinde Eliz'in gelmesini bekliyordum. Kıvırcık saçlı beyi bulamamıştım. Öğlenden sonra onun daha fazla araştırma yapmasını beklemeden, adliye kapanacak diye aceleyle çıkmıştım evden. Şimdi, koca şehir ayaklarımızın ardındayken biz, daha doğrusu Eliz onun sosyal medyasını kurcalayıp hakkında bilgi bulmaya çalışacaktı. Üşüdüğüm için, buraya gelirken bana giyinmek için bir şeyler getirmesini söylemeyi de ihmal etmemiştim tabii.
Ben bankta oturmuş önümdeki manzaranın güzelliğinden habersiz bakıyordum. Bakmakla görmek farklı derlerdi ya, bu söz çok doğruydu. Bakıyordum ama zihnimdeki düşünceleri öldürmeden etrafımdaki güzellikleri göremiyordum. Düşüncelerim bedenime virüs gibi giriyordu. Sadece zihnimi değil tüm bedenimi işgali altına alıyordu.
Zihnim bu denli karmakarışıkken, önümdeki canlı tabloya odaklanamıyordum. Beynimi meşgul eden düşünceler... Bunlar artık oldukça fazla hal almaya başlamıştı. Hepsi birer birer üzerime yığılıyordu. Ben ise onların altında, bana ait olan hayatı yaşamaya çalışıyordum. Tam olarak yaşandığım söylenemezdi, hayatımı rüyalar yönlendirilirken bileklerime bir kelepçe takılıydı. Kelepçenin anahtarı rüyalarımdaydı. Beni istedikleri yere yönlendiriyorlar, itaat etmezsem bilinçaltımda bana işkenceler yapıyordu. Peki sadece rüyadaki fiziksel temas nasıl olur da gerçek hayatta etkisini gösterirdi? Aklım almıyordu. Neden bendim? Onlarca insanın rüya sadece uyuduğu zaman dilimini kapsarken neden benim hayatımı yönlendiriyordu. İşte tüm bu düşünceler, hatta daha da fazlası zihnime girip karınca misali yiyordu. Artık yorulmuştum. Bedenim de zihnimde, artık çok yorgunlardı.
Kolumdaki tüyler, soğuk havanın çarpmasıyla şaha kalktı. Ben ise dişlerimin birbirine çarpmasıyla beraber kendimi ısıtmak adına ellerimle kolumu sarmaladım. Ben haldeyken üzerime atılan şalla beraber boynum yana döndü. Gelen kişiyle beraber gözlerimi huzurla kapattım. Canım arkadaşım, tek dostumdu tabii ki. Yanıma geldiğinde ona yer açmak adına bankın uç köşesine kaydım.
"Bu soğuk havada üzerine bir şey giyinmeden neden çıktın?" Bunu soru sorar gibi değil de azarlar gibi söyledi. Ben ise gözümü manzaradaki ışıklardan alamadım. Gözlerimi adeta boyaladılar. O an bir insanı yaptığı ışıklar nasıl bu denli güzel olur diye düşünmeden edemedim. Eliz'in cümlesine sadece gülümsemekle yetindim.
"Hadi hesabına bak Eliz." dedim sabırsızlıkla. Resmen kızı kendi çıkarlarım için kullanıyordum.
Eline telefonunu aldı aynı zamanda bana soru sormaktan da geri kalmadı. "Adliyeye gidince odalara bakmadın mı, belki odasındadır." Ah benim aptal kafam! Bunu akıl edemeyecek kadar zihnim doluydu.
"Hayır." derken yutkundum. Öyle sert yutkunmuştum ki acılarım sanki boğazımda düğüm halde duruyordu ve onu itecek bir güç istiyorlardı. Ben ise onlara sert yutkunuşumla karşılık vermiştim lakin değil düğüm çözmek, hareket dahi ettirememiştim. Bu sefer güçsüzlüğüme lanet etti ruhum, bedenim...Her zerrem.
"Bebeğim yarın istersen odasını sor. Ben yine hakkında bilgi vermeye çalışırım ama pek aktif değil ki sosyal medyada." Sonlara doğru sesi kısılmıştı. Belki de kendini suçlu hissediyordu. Benim kendimi aciz hissettiğim kadar kendini suçlu hissediyordu. Belki de çaresiz, bana yardım edemediği için çaresizdir. Bu olanların hiç birimizin elinde olmamasına rağmen herkes benim için kendini kötü hissediyordu. Kötü hissettiriyordum. Hayır, artık buna üzülmüyordum. Benim canım kaç yıldır o kadar şiddetli yanıp kavruluyordu ki insanları üzdüm diye üzülmeyecek kadar acı istemiyordu bedenim. Ben ise onu biraz dahi rahatlatmak adına bana üzüntü ve kederken başka bir şey vermeyen düşüncelerden, olaylardan uzak duruyordum. Tek kaçamadığım o lanet rüyalardı.
"O zaman sen yeni bir şey paylaşırsa bana haber verirsin." Sesime sanki enerji enjekte eder gibi konuştum. Sanırım içten içe onları üzdüm diye üzülüyordum.
"Ee senin işler nasıl gidiyor? Özel okul çok yoruyor mu?" Bir türlü ataması olmuyordu. Özel sektörden başka da şansı kalmamıştı haliyle. O kadar kutsal bir mesleğin olması ve seni çok cüzi bir miktarda oldukça fazla çalıştırmaları onu oldukça çok yoruyordu fakat o hayatın hep pozitif tarafından bakan insan olmuştu. Her daim yaşadığı güzel şeylere şükreden, daha fazlasında gözü olmayan bir insandı. Allah'tan gelen her şeyi kabul ediyor, söylenmeden yaşıyordu. Benim aksine, hayatın olumsuzluklarını da seviyordu.
"Lise olmasa bu kadar zorlanmam. Öyle öğrenciler var ki..." Devamını getirmedi. Getirmesi de gerekmezdi zaten. Özel okul diye parayı verip öğretmenlerine saygı duymayan onlara ergen öğrencilere katlanmak zorunda kalıyordu. Bu durum genç kadınlara gelince daha can sıkıcı hal almaya başlıyordu. Eliz'in başına daha öne de böyle olaylar gelmişti, şikâyette bulunduğu için de kovulmuştu! Sırf paralarını onlar veriyor diye yaptıkları hadsizliğin sınırlarının olmadığını da anlatmıştı birkaç kez. Fakat onun bu denli az yakınmasının sebebi hayata karşı pozitif bakışıydı.
"Senin işin nasıl gidiyor? Rüyalar oldukça çok canını acıtıyor ki gerçek hayatını sormayı unutuyorum. Nasılsın Ayza, nasıl hissediyorsun? İçinde tutma, ne derdin varsa bana anlat. Anlat ki içinde fırtınalar kopmasın, anlat güzelim. Her derdini anlat. Biriktirme içinde."
Gözlerimden bir damla yaş daha zehrini akıtmadan kendini alı koyamadı. Hayır, acı vermiyordu bana. Zehrimi akıtmak her zaman kolay olmuyordu. Ağlamak benim için oldukça güçtü, şimdi içimdekileri dökmek, bana verilen Allah'ın nimetiydi adeta.
"Ben yoruldum Eliz, çok yoruldum. Gittikçe daha çok dayanılmaz hal almaya başlıyor. Beni, beni sanki öldürmeye çalışıyor rüyalarım. Kaza yaptığımı gördüm, araştırdığımız kişiyle kaza yapıyorduk! Eliz, ben anlamıyorum beni katil yapabilir bu rüya. Yanlışlıkla birine çarpabilirim! Ya katil olacağım bir gün ya da ben öleceğim. Artık daha şiddetli, gerçekleştirmesi zor rüyalar geliyor. Anlamını dahi bilmediğim rüyayı gerçekleştirmek bana ağır geliyor. Altı yaşımdan beri her gördüğüm rüyayı yansıtmak, bu dayanılmaz hal almaya başlıyor." Ve bir göz yaşım daha tutsak olduğu yerden kurtulup yanağımın topraklarını suladı. Kanla sulandı. Yanağımı bir kan izi daha yere düşüp giderken kendini hatırlattı.
Bir şey demedi. Her zaman dinlediği bir konuşmayı bir kez daha dinlemişti. Elinden, elimizden, hiç kimsenin elinden bir şey gelmezken benim derdimi anlatmam çöle gül ekmekten farksızdı. Onların beni teselli etmesi ise çölün ortasına dikilen gülün canlı kalmasını beklemekle aynıydı.
Bir süre sessizlik oluştu öyle ki rüzgârın melodisi dahi kulağıma keskin bir kılıç darbesi vuruyor gibiydi. Rüzgârın sessizlikten rahatsız olduğu belliydi. Sert esintilerinin kulağımıza yaptığı işkence, bunu kanıtlıyordu.
Bu gece Eliz'in evinde kalacaktım. İkimizde arabalarımıza binip onun evine doğru yola çıktık.
?
Yatakta huzursuzluğun verdiği sebeplerden dolayı kıvranıp duruyordum. Uyumaktan adeta korkuyordum! Yeniden, defalara kez gördüğüm kazayı yapacaktım. Rüyamdaki adam yeniden beni sarsıp her şeyin benim yüzünden olduğunu söyleyecekti. Bir kez daha insanların canından olabilecek kazaya yol açacaktım. Ve yine Ayşe Teyze bana küçük yılan deyip tokat atacaktı. Bu olanların sadece rüyada kalacağını bilsem bu kadar canım acımazdı fakat ben her gün o rüyayı yansıtmasam, duygular daha da şiddetleniyordu dayanılmaz hal almaya başlıyordu.
Tam beş kez,
Beş kez aynı rüyayı görmüştüm. Ve dördünü kez Ayşe teyzenin attığı tokadın acısını hissediyordum. Yanağımdaki sızı hafiflerken yarına umutla uyudum.
?
Eliz sabah erkenden kalkıp kahvaltı hazırlamıştı. Görev yaptığı özel okul evine oldukça uzak olduğundan erken uyanmak zorundaydı, bir de benim için erkenden kalkıp kahvaltı hazırlamıştı. Biraz mahcup olsam da beraber kahvaltı yaptık ardından o evden çıktı. Ben ise Yaren Hanım'dan izin almaya çalışacaktım. Bugün adliyeye gidip hakim beyimizi bulacaktım. Sabah, açılışta gitmekte fayda vardı. Aceleyle elimdeki telefondan Yaren Hanım'ın ismini bulup aradım.
"Sabah sabah ne bu telefon? Rüyanda beni mi gördün Ayza Simay Ruhan?"
İnanın sizi rüyamda görmemi hiç istemezsiniz Yaren Hanım.
"Günaydın Yaren Hanım." sesimi olabildiğince sempatik çıkarmaya çalışmıştım fakat unuttuğum bir şey vardı ki, Yaren Hanım oldukça disiplinli ve ciddiyeti seven bir kadındı.
"Ne istiyorsun Ayza?" yeni uyandığı sesinin tınısından dahi anlaşılıyordu.
"Bugün izin verir misiniz bana? İsterseniz öğlende gelebilirim." Tek nefeste söylediğim cümlelerin ardından derin bir nefes aldım.
"Öğleden sonra büroda ol." deyip suratımı kapattı. Alındığım bir şey değildi. Yaren Hanım'a artık alışmıştım. Onun stajyeri olduğum dönemde yüzüme telefonu kapatınca saatlere ağlamıştım. Ağlamamın sebebi yüzüme kapanan telefon değildi, işimi iyi yapmadığım gerekçesiyle telefonu yüzüme kapattığını düşünmüştüm. O zamanki bilgisizliğimi hatırlayıp tebessüm ettim.
Eliz ile tarzlarımız benziyordu onun dolabından bir şeyler giyindim. Yanımda tişörtten başka bir şeyim yoktu, zaten onu da dün Eliz makineye atmıştı şu an ıslaktı.
Kot, mavi ve dar paça olan pantolonumun içerisine giyindiğim, ince askılı siyah bluzun eteklerini sıkıştırdım. Üşümemek adına üzerime bir de gömlek geçirdim. Kolyem ise oldukça uyum sağlamıştı.
Çantamın içerisinde tek olarak bulunan kırmızı ruj ve ine bir eyleiner çekmiştim. Aceleyle ayakkabılarımı giyinip bir an önce yolun bitmesini diledim.
İş ve okul saati olduğundan dolayı trafik biraz yoğundu ama kendimi sonunda adliyenin kapısının önünde bulmuştum. Adliyeye yeni yeni insanlar gelmeye başlıyordu. Ben ise hemen danışmanın oraya gidip Kıvırcık Beyi tarif ettim. İlgilenmesi için de avukat olduğumu kendisiyle önemli bir şeyler konuşmam yalanını çoktan uydurmuştum bile.
Aklıma gelen ilk fikirle danışmadaki kadından kâğıt kalem alıp Kıvırcık Beye şiir yazdım. Evet bunu tamamen ben yaptım. Belki normal bir yazı yazarsam deli olduğumu falan düşünürdü, bu kadar uğraştığımı görünce ciddi olduğumu anlardı. Yani en azından ben öyle umuyordum. Şiirimin kötülüğünü umursamadan yazdım.
Çürüyen duygular sahip ruhuma
Sen ise mahkûm bırakıldın o ruha
İstemiyorsun biliyorum ama
Kadere karşı gelinmez anla
Senin için çektiğim kaçını acı?
Bedenimin kaçını yakarışları?
Sen ise inanmıyorsun ya daha
Ben miyim tek suçlu hala?
Kalbimde yoruldu bu hayatta
Herkes lanet ediyor bana
Senin yüzünden yaralandık rüyalarda
Bizi hapsetme bu kötü kabuslara
Yalvarıyorum tüm içtenliğimle şimdi sana
Bizi mahkûm bırakma sürekli aynı sona
Acıtma bedenimi daha fazla
Açıklamam izin ver, düzgüne bir kez daha
Ayza Simay Ruhan
055* *** ** **
Numaramı da en sona yazmıştım. Eğer kabul ederse nereden ulaşacaktı bana? O gelmeden odasına notu bırakmak adına hızlı adımlarla, danışmanın dediği odaya çıktım. Kapıdaki isme gözüm çarptı.
Efdal Alagan
Ne güzel ismi vardı!
Kapıya vurmadan içeri girecektim ki unuttuğum bir nokta vardı. Kapı kilitliydi. Şansıma birçok kez lanet okumuştum fakat şu an okumasam içimde kalırdı. Mecburen kendisini bekleyip geline ona verecektim. Eğer dinlemeyi tercih etmese zorlamayacaktım. Şiirde acılarımdan söz ederken hala bana inanmıyorsa ömrüm boyuna acı çekmeye mahkûm olurdum.
"Sen ne arıyorsun burada?" Tanıdık sesin gelmesi sonucunda gözümü gezdirdiğim kare fayanslardan çektim bakışlarımı. Yeşil gözleriyle buluştu benim de yeşil gözlerim. Beyaz gömleği ile önümde tablo gibi duruyordu.
"Ben sana bunu verip gidecektim." derken eline yazdığım şiiri tutuşturdum. O ardıma bakarken ben merdivenleri inmeye çoktan başlamıştım bile.