KOCASIYIM ❤️‍🔥

3083 Kelimeler
BERİVAN Omzuna öfkeyle yumruk attım. Sertti vuruşum. İçimde biriken her şeyle vurmuştum. O ise vurduğum yere çatık kaşlarla baktı. Dişlerini birbirine bastırmıştı. Çenesi gerilmişti. Gözleri kararmıştı. Altından çıkabilmek için çırpındım. Çünkü telefonum benim özel hayatımdı. Benim alanımdı. Kimsenin bakmasına izin vermezdim. Kimsenin kurcalamasına hiç. “Ver diyorum sana, Karan!” diye öfkeyle ellerimi uzattım. Sesim titriyordu ama geri adım atmıyordum. Bileklerimi başımın üzerinde sabitledi. Gücüyle. Ağırlığıyla. Ayaklarımı savurmaya devam ediyordum. Öfkeyle. Çaresizlikle. Kısık gözlerle telefonuma bakmaya başladı. Yüzünde anlamsız bir ifade vardı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi üzerimden çekildi. Telefonumu tekrar elime verdi. Gözlerimi devirerek elinden aldım. Sanki bana bir lütufta bulunmuş gibi. Üzerimi başımı düzeltirken kapının ardında bir çift göz fark ettim. Başımı kaldırdım. Ama o masmavi gözler bir anda kayboldu. Gulazer anne olmalıydı. Bizi görmüştü. Görmüş ama rahatsız etmek istememişti. Belli ki. “İşim gücüm yokmuş gibi bir de çocuklarla uğraşıyorum,” dediğinde dudaklarım öfkeyle titredi. İçimdeki ateş dilime vurdu. “Uğraş diyen mi var? Uğraşma! Sen kendin geldin, telefonumu aldın. Bir daha sakın… Sakın telefonumu kurcalamaya kalkışma!” diye dişlerimin arasından tısladım. Welat ağa içeri girdiğinde hızla dimdik durdum. Refleks gibi. Ellerimi önümde birleştirdim. Utangaç bir ifadeyle yüzüne baktım. “Günaydın hepinize,” dedi ağır ağır. Ardından Gulazer anne girdi. Gözlerimiz kesişti. Gülümsedi. Göz kırptı. İçimdeki gerginlik biraz olsun gevşedi. Karan masaya doğru ilerlerken bana üstten bakışlar atıyordu. Umursamadım. Masaya yürüdüm. Sandalyemi çekip oturdum. Tabağıma yiyecekler aldım ama ellerim titriyordu. Gulazer anne başını kaldırdı. Masmavi gözlerini Karan’ın gözlerine dikti. “Dediklerimi sakın unutma, Karan,” dedi. Karan sessizce kahvaltısını yapıyordu. Önce bakışları gergin bir şekilde üzerimde gezindi. Sonra Gulazer anneye döndü. “Unutmam yenge,” dedi sakinlikle. “Bugün tüm günüm şirkette geçecek. Gece geç gelebilirim.” O an dudaklarımda acı bir tebessüm oluştu. Kimse fark etmedi. Çatal elimden kaydı. Tabağa hafifçe düştü. Gözlerim dolmuştu bile. Karan umursamadan yemeye devam ediyordu. Boğazıma koca bir yumru oturmuştu. Burnumdan soluyordum. Dudaklarımı ısırdım. Yine o kadının yanına gidecekti. Şirket falan değildi amacı. Biliyordum. Kalsa bile şirkette, geceyi o kadının kollarında geçirecekti. Bense bekleyecektim. Aptal gibi. Sevilmeyi bekleyecektim. Görülmeyi. Öpülmeyi. Bir parça zeytin attım ağzıma. Ne tadı vardı ne anlamı. Ne yemeğin. Ne bu evliliğin. Ağladığımı göstermemek için ayağa kalktım. Aşağı inerken kurt gibi açtım ama şimdi doymuştum. “Ben doydum, size afiyet olsun ağam,” diyerek Welat ağaya döndüm. Gözlerimdeki kırgınlığı anlamıştı. Ama ellerinden bir şey gelmiyordu. Hızlı adımlarla odaya çıktım. Göğsüme elimi koydum. Sertçe yutkundum. Odanın içinde bir ileri bir geri yürüdüm. Gözlerimdeki yaşlar taşmak üzereydi. Tam o sırada bildirim sesiyle irkildim. Telefonu gördüm. Komodinin üzerindeydi. Bırakmıştı. Hızla yanına gittim. Ekranı kaydırdım. Şifre yoktu. Kapıyı kilitledim. Mesajlara girdim. En üstte bir kadın profili vardı. Siyah kısa saçlar. Çekik gözler. Dolgun dudaklar. Güzeldi. Evet. Ama basitti. Elimi göğsüme bastırdım. Nefesim hızlandı. Mesajları okudum. Sevgilim: Bugün bendesin değil mi, aşkım? Sevgilim: O kadının yanında durmanı istemiyorum, aklına girecek. Sevgilim: Bugün şirkete geleceğim. Üçte ofisindeyim. Önce birkaç işim var. Kapının kolu zorlandı. İrkildim. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. “Aç şu kapıyı!” dedi. Panikle mesajlardan çıktım. Ekranı kapattım. Telefonu eski yerine koydum. “Berivan!” diye bağırdı. “Üzerimi değiştiriyorum!” diye sesimi yükselttim. Elbisenin sırt düğmelerini açtım. Kilidi açtım. Başımı uzattım. Gözlerine baktım. “Üzerimi giyiniyorum, ne zorluyorsun kapıyı?” dedim. Kapıyı itmesiyle sendeledim. Bakışları üzerimde gezinmedi bile. Telefonunu aldı. Cebine koydu. “Seninle bir işim mi var sanki? Telefonumu ve ceketimi almaya geldim,” dedi. Ardına bile bakmadan çıktı. Kapıyı çarptı. O ses odanın içinde yankılandı. İçimde de. Titrek nefesler alıp verirken sendeleyerek yatağın üzerine oturdum. Göğsüm sıkışıyordu. Dudaklarımı birbirine bastırmıştım. Tırnaklarım avuçlarımın içine geçmişti. Acıyı hissetmek istiyordum sanki. Ayakta kalabilmek için. Başımı kaldırıp duvardaki saate baktım. Henüz on birdi. Dört saat vardı önümde. Dört saat sonra o ofisi basacaktım. Geri dönüşü olmayan bir karardı bu. Dişlerimi birbirine bastırarak hızla ayağa kalktım. Kararsızlık yoktu artık. Kapıyı kilitledim. Üzerimi değiştirmeye karar verdim. Dolabı açtım. Elim yeşil renkteki basma mini elbiseye gitti. Tereddüt etmeden üzerime geçirdim. Elbisenin üzerinde küçük puantiyeler vardı. Gerdanım tamamen açıktaydı. Göğüs kısmında dizilmiş düğmeler dikkat çekiyordu. Düğmeleri tek tek ilikledim. Saçlarımı taradım. Üşenmedim. Baştan sona ördüm. Perçemlerimi parmağıma dolayarak hafifçe şekil verdim. Aynaya baktım. Kendime yabancıydım ama kararlıydım. Hasır dolgu topuklu ayakkabılarımı giydim. Çantama cüzdanımı ve telefonumu koydum. Makyaj masasının başına oturdum. Yanaklarıma allık sürdüm. Gözlerime sürme çektim. Dudaklarıma hafif kırmızımsı bir ruj dokundurdum. Ayağa kalktım. Parfümümü sıktım. Çantamı omzuma taktım. Hızla odadan çıktım. Merdivenlerden aşağı neredeyse koşarak indim. Gulazer anneyle karşılaştığımda nefes nefeseydim. Gözleri hemen üzerimde gezindi. “Hayırdır keça min? Nereye gidersin böyle?” dedi. Dudaklarım istemsizce kıvrıldı. “Kızlarla buluşacağım ana,” dedim. “Avşin yengemle Berfu yengem geleceğini söylemişti. Kafeye oturur, biraz kafa dağıtırız.” Gulazer anne gülümsedi. “Eh iyi bakalım. Selamımı da söylersin. İyi gezmeler,” dedi. Başımı salladım. Konaktan çıkmak üzereyken bileğimden tutup beni kendine çekti. Kaşları hafifçe çatılmıştı. “Kızım, var mıdır paran? Hiçbir şey demiyorsun. İlla sormam mı gerek?” dedi. O an yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu. Avuçlarımı yanaklarına yasladım. “Anacığım,” dedim yumuşak bir sesle. “Allah razı olsun. Düşünmen bile yeter. Ciwan ağabeyimin limitsiz kartı bende. Merak etme, param var.” Gözlerimin içine baktı. Gülümsedi. “Eh iyi o halde,” dedi. “Dikkat edesin kendine.” Başımı salladım. Ardımı dönüp konaktan çıktım. İçimde fırtına kopuyordu ama adımlarım hiç olmadığı kadar netti. Telefonumu çantamdan çıkardım. Saat üçe kadar sadece yengemlerle oyalanmak istiyordum. Başka hiçbir şey yapmak istemiyordum. Kafamı dağıtmaya ihtiyacım vardı. Saat üçe yaklaştığında ise şirkete gidecektim. O ana kadar zamanı durdurmak ister gibiydim. Avludan çıktığımda yürümeye başladım. Çarşı konağa zaten yakındı. On beş dakikalık bir mesafeydi. Arabaya binmek istemedim. Daralmak istemiyordum. Sürekli arabayla bir yerden bir yere gitmekten de yorulmuştum artık. Yürümek iyi gelecekti. Avşin yengem aradığında hızla telefonu açtım. Kulağıma yasladım. “Kız neredesin gelin hanım?” dedi. “Biz çarşıdayız, seni bekliyoruz.” Gülümsedim. “Geliyorum yenge,” dedim. “Arabaya binmedim, yürüyerek geliyorum. Beş dakikaya oradayım.” Telefonu kapattım. Adımlarımı hızlandırdım. Hatta fark etmeden neredeyse koşmaya başlamıştım. Birkaç dakika sonra çarşıya vardım. Köşede duran yengelerimi gördüm. Avşin yenge, Rojbin yenge, Dila yenge ve Berfu yenge bir aradaydı. Aralarında hararetli bir şey konuşuyor gibiydiler. Hepsinin kaşları çatık, yüzleri ciddiydi. Konuya dikkat kesilmişlerdi. Yanlarına hızla yaklaştım. “Geldim!” dedim. Berfu yengem irkilerek döndü. “Ay kız, aklımı alacaksın!” dedi. Dayanamadım, hafifçe kıkırdadım. Ortam bir anda yumuşadı. “Ne yapalım?” dedim. “Çarşıyı mı gezelim, ne edelim?” Sonra sesimi biraz düşürdüm. “Bu arada size anlatmam gereken önemli şeyler var. Akıl vermeniz gerek.” Dördü de birbirine baktı. Garip bir sessizlik oldu. Avşin yengem hemen söze girdi. “Vallahi dedikodu varsa,” dedi. “Bir kafeye otururuz. Çayla tatlı yeriz. Yoksa hayatta dinlemem seni!” Gülerek koluna girdim. “Canım yengem,” dedim. “Oturalım bir kafeye. Bülbül gibi öterim size.” Diğerleri de kendi aralarında kıkırdadı. “E hayde o zaman,” dedi Berfu yengem. “Şuradaki kafeye oturalım. Bir güzel sohbet muhabbet edelim.” Hep birlikte yönümüzü kafeye çevirdik. Ben ise içimde büyüyen fırtınayı şimdilik susturmuştum. Şimdilik. *** Önümdeki kaçıncı tatlıydı, içtiğim kaçıncı çaydı bilmiyorum. Saymayı çoktan bırakmıştım. Her seferinde farklı bir tatlı sipariş ediyor, çayımla birlikte yavaş yavaş yiyordum. Sanki ağzım çalıştıkça kafam susacaktı. Sanki şeker, boğazımdaki düğümü çözecekti. Ama olmuyordu. Yengelerim karşıma oturmuştu. Parmaklarının arasında çay bardakları vardı. Gözleri bende sabitlenmişti. Büyük bir merakla izliyorlardı beni. Daha doğrusu bekliyorlardı. Ne zaman konuşacağımı. Ne zaman patlayacağımı. Avşin bir anda Berfu’ya döndü. “Anaaam,” dedi. “Elticiğim vallahi içim şişti. Kaç dakikadır görümcemizin tatlı yiyişini izliyoruz.” Ağzımdaki lokmayı yuttum. Şekersiz çayımdan bir yudum aldım. Bardağı masaya bıraktım. Gözlerimi teker teker hepsinin gözlerine diktim. Sertçe yutkundum. “Tamam,” dedim. “Anladım. Siz her an saçımı yolabilirsiniz, o yüzden söylüyorum.” Dördü birden masaya doğru eğildi. Sessizlik ağırlaştı. Titrek nefesler aldım. Boğazım bir anda düğümlendi. Kalbim göğüs kafesime sert sert çarpmaya başladı. “Avşin yenge…” dedim, gözlerinin içine bakarak. “Karan’ın hayatında başka bir kadın var.” “Ne?!” Hepsi birden aynı anda tepki verdi. Gözleri kocaman açılmıştı. Bana bakıyorlardı. Ben çaresizce başımı aşağı yukarı salladım. Avşin yengenin dudakları aralandı. Ellerini ağzına kapattı. “Sen nereden öğrendin?” diye sordu. Çatalımı masaya bıraktım. Şakaklarımı ovalamaya başladım. O sinsi ağrı yine gelmişti. “Gulazer anneyle tartışıyorlardı,” dedim. “Tartışmanın arasında duydum önce. Sonra odada… Zaten kendi ağzıyla söyledi.” Berfu yenge gözlerini kırpıştırdı. “Yani siz şey de etmediniz, öyle mi?” dedi. Başımı yine salladım. Tatlımdan bir çatal daha aldım. Çayımdan yudumladım. Avşin yenge kaşlarını çattı. “İyi de,” dedi. “Karan ağabeyim niye bunca zamandır o kadına nikâh kıymayıp sana kıydı?” Dudaklarımı büktüm. O da bir an durdu. Sonra elini masaya koydu. “Annem seni çok beğenmiştir muhtemelen Berivan,” dedi. “Belki o kadını gördü, beğenmedi. Bu yüzden Karan ağabeyimi seninle evlenmeye mecbur bıraktı.” İç çektim. “Düğün gecesi o kadının yanına gitti,” dedim. Sesim titredi. Gözlerimin önünden yaşadığımız tartışma bir anlığına geçip gitti. Dila yenge bana baktı. Endişeliydi. “Peki,” dedi. “Sen ne yapmayı düşünüyorsun?” “Beni sevmesi için…” dedim. “Çabalayacağım.” Söylerken bile zorlanmıştım. Hepsi önce birbirine baktı. Sonra bana döndüler. Dila yenge bir anda elini salladı. “Aman!” dedi. “Bunlar önce hırpalıyor, hırpalıyor… Sonra köpek gibi sürünüyorlar. Erkeklerin hepsi aynı bok!” Dudaklarım aralandı. Şaşkındım. Dila yengemi ilk kez bu kadar sinirli, bu kadar ağzı bozuk görüyordum. Bir anlık sessizlik oldu. Sonra diğer yengemler kahkahaya boğuldu. O hâllerine ben de dayanamadım. Kahkaha patlattım. İçimdeki ağırlık, çok kısa bir anlığına da olsa hafiflemişti. Ama bu hafifleme sadece anlıktı. Ardından o tanıdık boşluk gelip kalbimin tam ortasına yerleşti. Ağırdı. Eziciydi. Elimi sızlayan göğsümün üzerine koydum. Nefes almak zorlaştı. Gözümden tek bir damla yaş süzüldü. Sessizce. Kimse fark etmesin ister gibi. “Berivan…” Avşin yengem elini elimin üzerine koydu. Dikkatle yüzüme bakıyordu. Az önceki kahkahalardan eser kalmamıştı. Hepsinin yüzündeki o eğlence silinmiş, yerini hüzün ve endişe almıştı. “Üzerime kuma getirecekmiş,” dedim yengemin gözlerinin içine bakarak. “Beni asla sevmeyecekmiş. Ben o konakta mutsuzluğumun içinde boğulacakmışım, yenge. Sevgisizlikten ölecekmişim.” Berfu yengem derin bir iç çekti. “Ne desem bilemedim ki…” dedi. Yanıma biraz daha yaklaştı. Omzumu sıvazladı. “Avşin yenge,” dedim bu kez. Sesim titriyordu. “Gulazer anne, o kadının sadece para göz olduğunu söyledi. Karan onun gerçek yüzünü nasıl görecek ki? Nasıl olacak…” Sözlerim mırıltıya dönüştü. “İnan bilmiyorum, Berivan,” diyebildi sadece. Onlar da şaşkındı. Benim kadar olmasa da bu duruma hazırlıklı değillerdi. “Bugün üçte o kadın şirkete gelecek,” dedim alçak bir sesle. “Karan’ı görmeye. Telefonundaki mesajlardan gördüm.” Rojbin yengem bana döndü. “Sen ne yapacaksın?” diye sordu. Ona baktım. Saf bir gülümseme yerleştirdim yüzüme. “Bir şey yapmayacağım, yenge,” dedim. Sonra bir anda sesim yükseldi. “Sadece kocamı kullanan kadının kafasını biraz masaya vuracağım. Çok mu?” “Berivan,” dedi Avşin yenge. Sesi tedirgindi. “Sakın böyle bir şey yapma. Karan ağabeyim iş konusunda çok titizdir. Sana bi—” Sözünü kestim. “O bana hiçbir şey yapamaz!” diye dişlerimin arasından tısladım. “İş konusunda ciddi olması zerre umurumda değil. Bu evlilik onun için kağıt üzerinde bile olsa, saygısı olmak zorunda! Oh ne âlâ memleket! Ben de gidip birini bulsam nasıl olur?” Bakışlarını masaya indirdi. Sesim kesilmedi. “Aaa ama olmaz, değil mi yenge?” dedim. “Erkek yapar ama kadın yapamaz. Erkeğin elinin kiri yıkayınca geçer ama kadının alnında kara leke kalır. Öyle mi?” Sinirim her saniye daha da kabarıyordu. Dudaklarım öfkeyle kıvrıldı. “Yok öyle şey! Ben namusuma laf getirtmem.” “Kusura bakmayın ama gerçekten haklı,” dedi Berfu yengem. Omuz silkerek çayından bir yudum aldı. “Erkek istediğini yapar ama kadın yapamaz. Saçmalık.” Dila yenge ve Rojbin yenge de ona katıldı. Avşin yengem ise kararsızca gözlerimin içine bakıyordu. “Berivan,” dedi yumuşak bir sesle. “Sadece senin iyiliğini düşünüyorum. Yoksa söylediklerinde elbette haklısın.” “Korkma yenge,” dedim. “Bana bir şey yapamaz o. Anca laflarıyla canımı yakabilir.” Elinin üzerine elimi koydum. Sonra sandalyeme yaslandım. Telefonumu çıkardım. Saatine baktım. Zaman daralıyordu. *** Taksiden indiğimde ayak tabanlarım asfalta yapışmış gibiydi. Sanki yer beni bırakmıyordu. Kısık bakışlarım başımı kaldırmadan şirketin tepesindeki BEŞERİ HOLDİNG tabelasında dolaştı. Titrek ama derin bir nefes aldım. Göğsüm daraldı. Saatin üç olmasına on dakika vardı. Birazdan Karan’ın odasına girecektim. Hayır. Girmeyecektim. Basacaktım. Dalacaktım. Ve o kadının kafasını yerden yere çarpacaktım. Bu düşünce bile içimdeki öfkeyi körüklüyordu. Omuzlarımı gevşettim. Burnumdan sertçe soludum. Adımlarım hızlandı. Sertleşti. Güvenliği geçtim. Kimse durdurmadı. Merdivenlerden yukarı çıkmaya başladım. Kalbim kulaklarımda atıyordu. Kaçıncı katta olduğunu bilmiyordum. Ama bulurdum. Bir şekilde bulurdum. Tam bunu düşünürken koridordan bir kadın geçti. Yürüyüşü gergindi. Hiç duraksamadan peşine takıldım. Koşar adım yaklaştım. “Pardon,” dedim. “Karan Beşeri ile görüşecektim.” Kadın omzunun üzerinden bana döndü. Bakışları küçümseyiciydi. Baştan aşağı süzdü beni. Sonra başını kaldırdı. Tek kaşını yukarı kaldırdı. “Siz kimsiniz ve içeri nasıl girdiniz?” dedi sert bir sesle. “Lütfen zorluk çıkarmadan çıkın. Güvenliğe haber vermek istemiyorum.” Kaşlarım anında çatıldı. “Ben Berivan Beşeri,” dedim. “Karan Beşeri’nin karısıyım.” Gözlerini kırpıştırdı. Dudakları alayla kıvrıldı. “Güvenliği arıyorum, derhal çı—” cümlesi ağzında kaldı. Bir anda çenesini kavradım. Sertçe. Bedenini duvarın arkasına çektim. Gözlerimi öfkeyle irileştirdim. “Sen asistanı mısın?” dedim. Korkuyla bakıyordu yüzüme. “Cevap ver,” diye tısladım. “Asistanı mısın?” Başını korkuyla salladı. “İyi,” dedim. “Güzel.” Çantamı açtım. Evlilik cüzdanını çıkardım. Buraya gelmeden önce konağa uğramıştım. Almıştım. Biliyordum. Böyle bir şey yaşayacağımı biliyordum. Anca benim başıma gelirdi zaten. Cüzdanı yüzüne doğru tuttum. “Bak,” dedim. “İyi bak. Gözünü kaçırma.” Çenesini öfkeyle sıkmaya devam ediyordum. “Berivan… Berivan hanım,” dedi zoraki bir sesle. “Az önce kovuyordun,” dedim. “Şimdi hanım mı oldum?” Sesim sertti. Kontrolsüzdü. “Şimdi dinle,” diye devam ettim. “Karan’a geldiğimi hiçbir şekilde haber vermiyorsun. Eğer edersen asistan olarak kalamazsın. İşten kovulursun.” Gözleri korkuyla gözlerimin içine kilitlenmişti. Parmaklarımı yavaşça çektim. Elimi silkeleyerek geri attım. “Beni Karan’ın odasına götür,” dedim. Titrek bir şekilde başını salladı. “Hemen… Beni takip edin lütfen,” diyerek yürümeye başladı. Ben de hiç tereddüt etmeden peşinden ilerledim. İçimdeki fırtına artık durdurulamazdı. Koridorlarda yürüdükçe başımı kaldırıp etrafa baktım. Klasik bir şirketti işte. Camlar, beyaz duvarlar, sessiz adımlar. İlk defa şirket görmüyordum. Ağabeylerimin şirketleri de bundan farksızdı. Ne ihtişam, ne düzen, ne de bu soğukluk bana yabancıydı. “Burası,” diyen kıza baktım. Dudaklarımı sakinmiş gibi ısırdım. “Misafiri içeride değil mi?” diye sordum. Başını salladı. Ama gözlerindeki korku kaçacak yer arıyordu. İçeri girmemi istemiyor gibiydi. Sanki birazdan olacakları biliyordu. “İyi… güzel,” dedim. “Şimdi uzaklaş. Ortalıkta görünme, işinden olma.” Hiç tereddüt etmeden başını salladı. Koşar adımlarla uzaklaştı. Kalbim göğsüme çarpa çarpa atıyordu. Mideme kramplar girmişti. Elimi kapının koluna koyduğumda parmaklarım titriyordu. Nefesim düzensizleşti. Tam o anda içeriden kahkaha sesleri geldi. Şuh bir kadın kahkahasıydı bu. Keskin, arsız, umursamaz. Gözlerim doldu. Burnum sızladı. İçimde bir yer yandı. Kapının kolunu parmaklarımın arasında sıktım. Hıçkırık boğazıma dayandı. Gözlerimden yaş akmıyordu ama içimde bir şey kanıyordu. Birazdan ne göreceğimi bile bile, kapıyı ani ve sert bir hareketle açtım. İçeri daldım. Ve beklediğim manzara tam karşımdaydı. Siyah kıvırcık saçları Karan’ın yüzüne dökülüyordu. Üzerinde sarı, kısa bir elbise vardı. Karan’ın dudaklarına bulaşmış ruj izleri, az önce ne yaptıklarının açık kanıtıydı. Gözlerim buğulandı. “Senin ne işin var burada, Berivan?!” diye kükredi Karan. Öfkeyle ayağa fırlamıştı. Ofis onun sesiyle çınladı. Dudaklarımı öfkeyle ısırdım. “Kim bu aşkım?” dedi kadın. Karan’ın bedenine kollarını sardığında içimdeki ateş alev aldı. “Ben şimdi sana kim olduğumu göstereceğim!” dedim. Kadın uzundu. Ben daha kısaydım. Ama bu bir engel değildi. Bir anda Karan’ın masasının üzerine çıktım. Parmaklarımı kadının saçlarına geçirdim. “Yüzsüz!” diye bağırdım. “Utanmıyor musun evli barklı bir adamı öpmeye?!” Sesim çatlıyordu. Ağlıyordum ama durmuyordum. Saç köklerinden bütün gücümle çektim. Çığlıkları ofiste yankılandı. “Söylesene, utanmıyor musun?!” diye haykırdım. “Bak bak! Adamın parmağında yüzük var, yüzük! Giymişsin minileri, kocamı ayartıyorsun değil mi?!” Öfkem içimden taşarken saçlarını koparır gibi çekmeye devam ediyordum. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyordu. Karan araya girmeye çalıştı. “Berivan!” diye kükredi. “Bırak!” dedi. Ama kadının kafasını masaya bastırdım. Kulağına eğildim. “Bir daha,” dedim dişlerimin arasından, “bir daha seni kocamın çevresinde görürsem bu saçlarını kökünden koparırım. Duydun mu beni?!” Bir anda kendimi havada buldum. “Bırak diyorum sana!” diye bağırdı Karan. “Bırak dediysem bırakacaksın!” Bedenimi tutuyordu. Ayaklarımı savurdum. Kollarını itmeye çalıştım. “Asıl sen beni bırak!” diye çığlık attım. Kalbimdeki acı sesime vurmuştu. Beni yere indirdiği an ona döndüm. Yüzüne okkalı bir tokat patlattım. Avucum karıncalandı. Yüzü yana savruldu. Ben hızlı hızlı nefes alıyordum. “Hiç utanmıyor musun?!” dedim hıçkırarak. “Hadi utanmıyorsun… Bana saygın da mı yok?!” Elini yanağına koydu. Bana ağır ağır döndü. “Eve git,” dedi dişlerinin arasından tıslayarak. “Hemen eve gideceksin. Geldiğimde bu yaptığın rezilliğin hesabını soracağım.” Güldüm. Acı bir kahkahaydı bu. Öfkeyle koltuklarına tekme attım. Masasına yöneldim. Önümde ne varsa tek hamlede dağıttım. “Hesap soracakmış!” diye bağırdım. “Sen neyin hesabını soruyorsun?! Ben sen miyim elin adamlarıyla ofiste fingirdeşeceğim, Karan ağa?!” “Rezillikmiş…” dedim. “Ben burada sadece sizin rezilliğinizi görüyorum! Biri evli adamı öpüyor, diğeri evdeki karısını aldatıyor!” Sözlerim biter bitmez ofisten fırladım. Merdivenlere doğru koştum. Gözyaşlarım akıyordu. Ellerimin tersiyle sildim. “Berivan!” diye seslendi arkamdan. Duymadım. Duymak istemedim. Çıkışa doğru yürürken bir bedene çarptım. Sendeledim. Tiz bir çığlık kaçtı dudaklarımdan. Tanımadığım kollar belime dolandı. Beni tuttu. Nefes nefeseydim. Başımı kaldırdım. Benden biraz daha uzun, sarışın bir adamdı. “İyi misiniz?” dedi. Sertçe yutkundum. “İ-iyiyim… teşekkür ede—” cümlem yarım kaldı. Kollarımdan sertçe çekildim. Başımı kaldırdım. Karan, öfkeyle gözlerimin içine bakıyordu. Bir yandan da beni tutan adama alttan, tehditkâr bakışlar atıyordu. Hızla kollarımı çekmeye çalıştım ama beni sıkı sıkı sarmıştı. Kaçmama izin vermiyordu. “Sanırım ayağınızı burktunuz,” dedi adam. Bakışları istemsizce bacaklarıma kaydı. Rahatsız oldum. “Şey… ben…” dedim. “Yok yani, burkmadım.” Karan’ın kollarından kurtulmaya çalıştım. Ayaklarımın üzerine basmak istedim. Ama daha ağırlığımı verdiğim anda bileğimden keskin bir sızı yükseldi. “Ah!” diye inledim. Dengemi kaybedip sendeledim. Adam refleksle tekrar elimden tuttu. Başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım. Yüzü endişeliydi. “Eğer rahatsız olmazsanız,” dedi yumuşak bir sesle, “gideceğiniz yere kadar size eşlik edebilirim.” Bir an duraksadım. Yutkundum. Tam cevap verecekken bir anda kendimi Karan’ın kollarında buldum. Sertti. Sahipleniciydi. Kaçışsızdı. “Gerek yok,” dedi. Sesi tehlikeliydi. Soğuk ve tehditkâr. “Kocasıyım. Ben ilgilenirim.” Adamın elini kolumdan çekti. Ardından beni de yanına alarak şirkete doğru yürümeye başladı. Gözlerimi kırpıştırdım. İçimdeki fırtına daha da büyüyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE