...
Ölüme yakın olduğunuzu ne zaman hissedersiniz? Yaşayacak hiç bir sebebiniz kalmadığınızda mı? Benim için hiç bir anlamı yoktu. Ölüm yanında acıyı da getiriyordu. Sadece acıyı da değil hayal kırıklığını , umutsuzluğu ve önemlisi yalnızlığı. Yanımda kimsenin olmadığını bilsem de her gözlerimi kapattığımda onları görüyordum anne ve babamı. Bana gülümsüyorlardı.
Bedenimde hissettiğim değişiklik ile araladım gözlerimi. Fakat etraf karanlık olduğu için beni kucağında taşıyan kişinin yüzünü seçemiyordum. Bedenimde ki acıyla yüzümü buruştururken uyanık kalmaya çalışıyordum. Derin bir nefes alıp konuşmaya çalıştım. "Sen kimsin?"diye sordum acı ile çıkan sesimle. Fakat bir cevap gelmedi. Etraf kan ile karışık toprak kokuyordu. Bu koku beni kucağında taşıyan kişiden geliyordu , bunu her nefes alışverişimde hissedebiliyordum. Tekrar kendimi zorladım , her ne kadar acımı görmezden gelmeye çalışsam da konuşmaya devam ettim.
"Sen-"diye fısıldadım. Fakat devamını getiremeden gözlerim tekrar kapandı.
*
Gözlerim tekrar açıldığında bambaşka bir evdeydim. Hemen üstümde duran büyük ve pahalı olduğu her halinden bilinen bir avize ve yan tarafta ki şömineden çıkan ateşin sesi. Etrafa biraz daha göz gezdirdiğimde beyaz kapıdan içeri geçen 3 genç adam gördüm. Hepsinin dış görünüşü de birbirinden farklıydı. Yanıma doğru geldiklerini anladığımda yattığım yerden doğrulmaya çalıştım. Fakat sırtımda ki acıyla yüzümü buruşturup derin bir nefes aldım.
En son anne ve babamın mezarlığındaydım , daha sonra duyduğum çığlık sesi ile kaçmaya çalışırken vurulmuştum. Beni biri vurmuştu. Bakışlarımı karşımda dikilen hepsininde benden 2 ya da 3 yaş büyük olduğunu tahmin ettiğim genç adamlara çevirdim. Hemen önümde duran sevimli bir tip olduğunu düşündüğüm kumral saçlara sahip olan yeşil gözlü bir adamdı. Onun yanında da sarışın mavi gözlü başka bir genç adam daha.
En sonda esmer , kahverengi gözlü ve aralarında en uzun boylusu biri daha. Önde ki kumral saçlı olanı esmer olana bakıp sanki ondan onay istiyor gözlerle bakıp konuşmaya başladı.
"İyi misin?"diye sordu öncellikle. Sesinde ki yumuşak ton beni korkutmamaya çalışır gibi çıkmıştı.
"Siz kimsiniz? Ben neredeyim?"diye sordum telaşlı ve korku dolu çıkan sesimle. Şuan bilmediğim bir evde hiç tanımadığım 3 erkekle aynı odadaydım.
"Sakin ol."diye mırıldandı sarışın olan. Sesinde ki tını yine yumuşaktı, o da aynı şekilde beni korkutmamaya özen gösteriyordu. Fakat onun hemen yanında ki uzun boylu esmer olan hiç bir tepki vermiyordu , umursamazdı, bakışlarını kaçırıyor buradan gitmek için tetikte bekliyordu. Bakışları beni bulduğunda kaşlarını çattığını gördüm.
Önde ki sarışan olan yeşil gözlü adamın konuşmaya devam ettiğini gördüğümde ela gözlerimi ona sabitledim.
"Hemen sırtında bir kurşun yarası var, mikrop kapmadan müdahale ettik yani şu an ki sağlık durumun iyi sadece kendini yormamaya çalış aksi takdirde tekrar güçsüz düşüp ateşin çıkabilir."diye açıkladığında doktor gibi konuştuğunu fark ettim. Sanırım tıp ile ilgileniyordu , yoksa tüm bunları bilmesi normal miydi? Düşüncelerimi kesip konuşmaya ben devam ettim.
"Siz kimsiniz? Beni buraya kim getirdi? Beni öldürmeye çalışan-"devamını getiremeden sert ve kalın çıkan başka bir ses konuştu. Bu kaba ve boğuk çıkan ses uzun boylu esmer olan adama aitti.
"Kimsenin seni öldürmek istediği falan yok! Kendini iyi hissettiğinde seni buradan çıkarmaya çalışacağız."diye kaba ve sert bir dille konuştu. Yüzünde ki ifade arkadaşları olduğunu düşündüğüm diğer ikisinden farklıydı.
Öfkeli ve sert bir yüz hattı vardı, ve sesi diğerlerine göre daha kaba çıkıyordu. Kesinlikle bu da onun ne kadar tehlikeli olduğunu ispat ediyordu. Belki de beni vuran oydu? Bilmiyorum! Etraf karanlık olduğu için yüzünü görememiştim.
Düşüncelerimi kesip son kurduğu cümleyi anlamaya çalıştım. Seni çıkarmaya çalışacağız demişti, iyi de ben neredeydim ? Nasıl bir yere düşmüştüm? Yutkunarak kaba olan o adama doğru dönüp konuşmaya devam ettim.
"Çıkarmaya çalışacağız derken? Neredeyim ben?"diye sordum telaşlı bir şekilde. Sustu , tek bir kelime bile etmedi. Cevap vermek yerine bakışlarını kaçırıp bıkkınlıkla bir nefes verdi. Bu kadar umursamaz ve ifadesiz olması nedenini bilmediğim bir şekilde sinirlerimi bozmuştu.
Kaba ve sert olanın cevap vermeyeceğini anlamış olan sarışın ve mavi gözlü genç çocuk konuşmaya kendi devam etti. En azından sarışın ve kumral olan esmer olandan daha nazikti. Bir kıza nasıl davranılacağını nasıl konuşulacağını biliyorlardı.
"Duyduklarından sonra kısa bir şok geçirebilirsin, ama bundan önce sakin olmanı istiyorum."dedi sarışın olan. Bedenim korkuyla iyice gerilirken en kötü nerede olabilirim diye düşündüm. Fakat tahmin bile yürütemeden başımla onayladım. Sakin olacaktım.
"Görünmezler şehrindesin."
Bir süre verdiği yanıta karşı hiç bir tepki vermedim. Benimle dalga geçtiğini düşündüm. Görünmezler şehri mi demişti? Buna inanmamı beklemiyordu herhalde.
"Ne saçmalıyorsun sen?"diye sorduğumda oldukça ciddi olduğunu gördüm. Yüzlerinde alaycı hiç bir ifade yoktu.
"Biliyorum şu an aklından bir sürü şey geçiyor , hatta seninle dalga geçtiğimizi bile düşünebilirsin ama burası görünmezler şehri, ve buradan çıkmak sandığın kadar kolay değil."diye açıkladı. Kafam karışmış rüya da olduğumu falan düşünmüştüm fakat bedenimde ki kurşun yarası yaşananların bir rüyadan ibaret değilde acı bir gerçek olduğunu her seferinde hatırlatıyordu. Araya giren kumral saçlı olanı yumuşak bir tonla konuşmaya devam etti.
"Her şeyi anlatacağız, ama önce bir tanışalım, ben Olcay ama burada ki ismim Mişa."dediğinde yüzümde anlamsız bir ifade belirdi. Neden burada ki ismim demişti ki? Daha kaç farklı yerde kaç isim kullanıyordu ki? Diğer taraftan araya giren tıp ile ilgisi olduğunu düşündüğüm sarışın olanı konuşmaya kendisi devam etti.
"Ben de Egemen, fakat burada ki ismim Adal!"dediğinde neden iki isim kullandıklarını merak ettim. Üçümüzün bakışları esmer ve uzun boylu olana kaydığında tepkisiz bir şekilde bize baktığını fark ettik. Konuşmaya hiç niyeti yoktu. Bunu anlamış olan Mişa yani Olcay kendisini tanıtma gereği bile duymayan uzun boylu ve esmer genç adamı tanıttı.
"Bu da liderimiz Merih. Onun sadece bir ismi var."dediğinde sert ve kaba olan bu adamın adının Merih olduğunu öğrendim. Dikkatimi çeken taraf ise neden diğerleri iki isim kullanıyorlardı da liderleri diye bahsettikleri bu adam tek bir isim kullanıyordu? Sanırım daha öğrenmem gereken bir çok şey vardı.
"Tanışma faslınız bittiyse şu kızı buradan nasıl çıkaracağız diye düşünelim."diye araya girdi kaba ve sert olan. Adıyla hitap etmiyordum çünkü gerçekten de adıyla hitap edilmeyi hak etmiyordu.
"Ben şu kız değilim, adım Afra."diye açıkladığımda ifadesiz bir şekilde yüzümü inceledi.
"İnan bana adından daha önemli çözmemiz gereken bir sürü konu var."diye konuşmaya devam ettiğinde kaşlarımı çatarak ona baktım.
"Tamam Merih sakin ol."diyen Egemen'in sesiyle bakışlarımı Merih'ten çekip Egemen'e çevirdim.
"Öncelikle bir uyarıda bulunmak istiyorum Afra, şu an bulunduğun yer burada ki en güvenli mekan burada sana kimse zarar veremez senden sadece bizim haberimiz olmadan dışarı çıkmamanı istiyoruz çünkü adı üstünde olduğu gibi burası görünmezler şehri ve burada görünmez olup dışarıda sana zarar verecek bir sürü insan ya da bazı ne olduğu belli olmayan çeşitli hayvan türleri var."diye itiraf ettiğinde yutkundum.
Nereye düşmüştüm ben? Nasıl bir yerdi burası? Ben buraya nasıl gelmiştim? Aklımda ki bu sorular beynimi istila ederken sakin olmaya çalıştım.
"Ben buraya nasıl geldim? Burada ne işim var?" diye sorduğumda üçü de bakışlarını kaçırdı. Beni buraya içlerinden biri getirmişti bunu biliyordum.
"Yaptığım ağrı kesici etkisini kaybetmeden biraz daha uyu , uyandığında bunları tekrar konuşacağız"diye devam etti Egemen. Uyumamı söylüyordu, bilmediğim saçma sapan bir şehirde tanımadığım üç erkeğin evindeyken nasıl uyuyabilirdim? Buradan gitmeliydim bu saçma sapan yerde daha fazla kalamazdım. Yavaş ve dikkatli bir şekilde uzandığım kanepeden doğruldum. Her ne kadar sırtımda ki yaranın sızladığını hissetsem de belli etmemeye çalıştım.
Üçü de ne yaptığımı izliyordu. Ayağa kalkmaya çalıştığımda başımın aniden dönmesiyle en yakınımda olana tutundum. Kime tuttunduğuma baktığımda beni tutanın Merih olduğunu gördüm. Bakışları tekrar beni bulduğunda yüzünü daha iyi inceleme fırsatı buldum. Göz altları şişmişti belli ki uzun süre uykusuz kalmıştı burnu estetik yapılmış gibi düzgün ve kusursuzdu. Tekrar kaşlarını çattığını gördüğümde yüzünü incelemeyi bıraktım.
Tekrar kaba bir harekette bulunacağını düşündüğüm sırada beni yavaş bir şekilde kanepeye oturttu. Daha sonra kalın ve sert çıkan sesiyle konuşmaya başladı.
"Sana söyleneni duymadın mı? Dışarısı tehlikeli! Ve burası şu an senin için en güvenli yer."diye tekrar etti. Bu kadar kaba olması yalnızca benim için mi geçerliydi? Yoksa hep böyle miydi? Merih'in söylediklerini duymamazlıktan gelerek başımı öne eğdim. Ona geri bir cevap vermeyecektim.
Bakışlarımı Olcay ve Egemen'e çevirdiğimde tekrar konuşmaya başladım.
"Ben buradan nasıl çıkacağım?"diye sordum.
"Bunun tek bir yolu var, onu da kimsenin yapacak cesareti yok."diye cevap veren Egemen'e hafif kaşlarımı çattım. Buraya nasıl gelmişsem ya da getirilmişsem öyle de gitmeliydim.
"Ne demek istiyorsun? Kim beni neden buraya getirdiyse öyle de geri götürsün. Ben evime dönmek istiyorum."diye konuştuğumda sesim daha yüksek çıkmıştı. Bunun bir çözüm yolu olmalıydı. Araya giren Egemen'in konuşmaya başladığını gördüğümde tüm dikkatimi ona verdim.
"Bak,"dedi yumuşak ve fısıltı gibi çıkan sesiyle."Bizim niyetimiz sana zarar vermek değil, buraya getirilmeseydin eğer kan kaybından ölebilirdin."diye açıkladı. Cümlesine devam edeceği sırada sözünü kesip ben konuşmaya başladım.
"Biri tarafından vuruldum, beni buraya kimin getirdiğini bilmiyorum."diye itiraf ettim. Aralarında ki oluşan sessizlikten korkmalı mıydım? Kim beni neden vurmuş olacaktı ki? Ben sadece anne ve babamın ziyaretine gelmiştim. Tamam saat geç olabilirdi ama tüm gün iş yerinde çok çalıştırılmış gelmeye anca vaktim olmuştu. Ben tüm bunlar üzerinde düşünürken Egemen konuşmasına devam etti.
"Biz seni evine yollamak için bir çözüm yolu bulmaya çalışacağız, söylediğim gibi buradan çıkmak hiç kolay değil sadece bekleyeceksin."diye açıkladı uygun bir dille. Ne kadar bekleyecektim? Bir ay? Bir yıl? Yoksa on yıl? Ne kadar bekleyebilirdim ki? Hem ben her gün anne ve babamın ziyaretine gitmesem yapamazdım. Topraklarını sulamadan onlarla konuşmadan yerimde duramazdım.
"Biz şimdi çıkalım, sende dinlen daha iyi olduğunda yeniden konuşacağız."diyen Olcay ve hemen arkasından Egemen tebessüm etti.
Daha sonra önde giden Olcay ve Egemen den sonra hemen arkalarından duran Merih umursamaz bir şekilde yanımdan ayrıldı. Geriye beyaz kapının ardından çıkan o tok ses ve hala şaşkınlığını üzerinden atamamış ben kalmıştım.
Pencereden dışarıya kısa bir göz attım her yer karanlıktı, en ufak bir ışık bile yoktu.
Korkuyordum her ne kadar onların yanında belli etmesem de çok korkuyordum. Bilmediğim bir şehirde yapayalnızdım. Daha önce ki hayatımda da yalnızdım ama en azından anne ve babam vardı her ne kadar toprağın altında olsalar bile korkmuyor kimseye ihtiyaç duymuyordum.
Peki ya şimdi? Ne anne ve babamın mezarı ne de onlarla beraber geçirdiğim anılarla dolu evim vardı. Kendimi kötü yada yalnız hissettiğimde nereye gidecektim? Kimin yanı başında ağlayacaktım? Gözlerimden akan bir kaç damla göz yaşımı ellerimin tersiyle ittim. Buradan çıkmalıydım hemde en kısa zamanda Buraya ait değildim ve hiç bir zamanda olmayacaktım. Kapının tekrar açılmasıyla içeri orta yaşlı bir kadın girdi.
Üzerinde ki kıyafetler bu evde çalışan bir yardımcı olduğunu kanıtlıyordu.
"Bir şeye ihtiyacınız var mı?"diye sordu sevecen çıkan sesiyle. Hayır anlamında başımı salladım. Orta yaşlı kadın son bir kez daha tebessüm ettikten sonra odadan çıkmak için kapıya yönelecekti ki son anda onu durdurmayı başardım.
"Aslında var bana bir konuda yardımcı olmanızı istiyorum."diye açıkladığımda yanıma yaklaştı. Pür dikkat beni dinliyordu. Derin bir nefes alıp ne söyleyeceğimi merakla bekleyen kadına çevirdim bakışlarımı.
"Beni buradan çıkarır mısınız?"diye sordum. Kadın şaşkın bir ifadeyle bana baktı. Sanki çok saçma bir ricada bulunmuşum gibi hissettim. Kadın soruma karışılık dudaklarını aralayıp cevap vereceği sırada başka kalın bir ses araya girdi.
"Sen sana söyleneni anlamıyor musun? Bizde seni burada ağırlamaktan mutluluk duymuyoruz, bir çözüm yolu bulana kadar burada kalmak zorundasın."diye uyardı. Sesinde ki o tını beni korkutmaya yetse de geri adım atmadan Merih'e geri cevap verdim.
"Hiç bir şey için beni zorlayamazsınız, gitmek istiyorum."diye açıkladım soğuk ve boğuk çıkan sesimle. Merih kaşlarını çatarak bana baktı.
"Gitmek istiyorsun madem, git."dediğinde eliyle kapıyı işaret etti. Bu kadar kolay izin verdiğine şaşırsam da sessiz kaldım. Yavaş hareketlerle ayağa kalkıp yürümeye çalıştım. Attığım her adımda sızlayan yaramı görmezden geldim. Nihayet kapıya ulaştığımda arkamdan Merih'in sert ve soğuk sesini duydum. Beni durduracağını düşünür diye tahmin ederken kurduğu cümleyle ifadesiz bir şekilde yüzüne baktım.
"Çıkarken kapıyı kapatmayı unutma."demişti. Ukala ve umursamaz tavrı beni iyice sinirlendirse de aldırmadım. Orta yaşlı kadın bana dış kapıyı gösterirken karşıdan gelen Egemen ve Olcayı görünce duraksadım.
"Nereye gidiyorsun afra?"diye sordu egemen meraklı sesiyle.
"Gitmek zorundayım burada kalamam."dediğimde Olcay araya girip konuşmaya başladı.
"Merih bir şey falan mı söyledi? Ona mı canını sıktın?"diye sordu. Hayır anlamında başımı salladım.
"Yaran daha taze, hem dışarısının ne kadar tehlikeli olduğundan haberin yok."diye uyardığında gitmekte direttim. Dakikalar sonra Merih'in tekrar yanımıza gelip Egemen'e söyledikleriyle gitme kararım daha da kesinleşti.
"Bırakın gitsin, biraz sonra başına gelenlerden sonra yine geri dönecek. Tabi dönebilirse."diye söylendi umursamaz bir şekilde. Olcay ve egemen anında Merih'e karşı çıktı.
"Sende biliyorsun dışarısının ne kadar tehlikeli olduğunu hem yarası henüz taze."diye açıklamaya çalışan Egemen'in sözleri anlamsız kaldı benim için, çünkü gitmeyi aklıma koymuştum.
Daha fazla yanlarında durmayıp dış kapıya ulaştım. Ve kapının kolunu iyice kavrayarak aşağı büktüm. Kapıdan çıkan klik sesiyle arkama bile bakmadan ayrıldım bu evden. Dışarısı çok karanlıktı etrafa biraz daha göz gezdirdiğimde bu bölgede orman ve dağdan başka hiç bir şey olmadığını fark ettim.
Yavaş adımlarla ilerlerken dışarıda ki rüzgarın etkisiyle giydiğim ceketin fermuarını sonuna kadar çektim. Soğuk hava bedenimi titretirken derin nefesler almaya çalışıyordum. Etrafı sessizlik kaplamış benim adım seslerinden başka hiç bir ses yoktu. Görünmezler şehrinde olduğum için kimseyi göremiyordum belki de.
Evden uzaklaştığımı fark edince korkum giderek artmıştı, belki şu an dışarıda olmam yanlıştı belki de söyledikleri doğruydu bilmiyordum. Ama onlara güvenemezdim onları daha tanımıyordum bile. Arkadan gelen hışırtıyla irkildim. Ve yavaş adımlarla arkamı döndüm. Arkamda kimse yoktu fakat duyduğum hışırtı sesi hala devam ediyordu.
Bedenim korkuyla titrerken dışarı çıkmamın bir hata olduğunu fark ettim. Ve geri dönmek için harekete geçtim. Attığım her adımda sırtımda ki yaranın daha da sızladığını hissediyordum. Sırtımda hissettiğim ıslaklıkla ellerimi sırtıma doğru götürdüm. Kırmızı sıvıyı fark ettiğimde yaramın açılmış olduğunu tahmin ettim.
Bir an önce o eve geri dönmek zorundaydım. Adımlarımı hızlandırdığım sırada farklı bir ses duydum. Bu daha önce hiç rastlamadığım en değişik sesti.
"Sende ki kimsin ufaklık?"
Duyduğum bu sesle tüylerim diken diken oldu. Cevap verecek cesaretimi kendimde bulamadım. Ya aklım benimle bir oyun içerisindeydi ya da ben gerçekten de deliriyordum. Nedenini bilmediğim bir şekilde,
Yine başa döndüğümü hissediyordum.