BÖLÜM 1: MÜHÜRLÜ DUVARLARIN ARDINDA
Bursa’nın nemli sıcağına inat, Altıntaş malikanesinin geniş arazisi sanki başka bir iklimin hükmü altındaydı.
Şehrin gürültüsünden tamamen soyutlanmış bu devasa çiftlik,
sadece bir konut değil; güç, otorite ve estetiğin taştan bir dışavurumu gibiydi.
Arazinin tam kalbinde yükselen ve bizzat ev sahibi tarafından tasarlanan mimari harikası şato,
gece karanlığında bile heybetiyle insanı eziyordu. Ancak bu arazinin en dokunulmaz, en yasaklı bölgesi; üstü tamamen camla kaplı olan o gizemli gül bahçesiydi.
İçeride, gece kadar karanlık, ölüm kadar mağrur simsiyah güller yetişiyordu.
Atahan Altıntaş’ın bizzat elleriyle diktiği bu siyah güllerin bulunduğu cam bahçeye girmek,
bir fermanı çiğnemekle eş değerdi.
O güller, Atahan’ın ruhunun bir yansımasıydı: Nadir, karanlık ve dokunanın canını yakacak kadar dikenli.
Evin ortanca oğlu Atahan Altıntaş, 1.90 boyunda, omuzlarına dökülen uzun siyah saçları ve keskin yüz hatlarıyla Karadeniz’in hırçın dalgalarını Bursa’nın göbeğine taşımış bir adamdı.
Aslen Trabzonlu olan aile, köklerini topraktan değil, denizden almıştı. Trabzon’daki tersaneleri bizzat babası Murathan Altıntaş yönetiyor; devasa gemilerle denizden kum çekerek inşaat imparatorluğuna hammadde sağlıyorlardı.
Atahan bir mimardı; her bir detayı ince ince hesaplayan, duvarları sadece taştan değil, stratejiden ören bir zeka... Ama aynı zamanda o, Bursa’dan Şırnak’a, Ankara’dan Mardin’e kadar her yeraltı sokağının ismini fısıldadığı bir gölge hükümdardı. Evin en büyüğü Berkun, sınırların ötesinde ölümle dans eden bir komandoydu ve şimdi eşi Leyla ile birlikte görevden dönmüş, bu devasa mülkte iznini geçiriyordu.
En küçükleri Atacan ise gökyüzünü bir pilot olarak, dijital dünyayı ise bir hacker olarak parmağında oynatıyordu.
Altıntaş ailesi, Türkiye’nin her bir köşesine yayılmış devasa bir çarktı.
Ancak bu devasa gücün tam karşısında, kendi dünyasının sessizliğine gömülmüş bir kadın vardı: Irmak.
Irmak, Altıntaş ailesini lise yıllarından beri tanıyordu.
O zamanlar her şey çok daha masum görünebilirdi ama zaman, her birini kendi karanlığına mahkum etmişti.
Lise bittikten sonra üniversiteyi elinin tersiyle itmiş, ailesiyle olan köprülerini yıkmış ve Bursa’nın sıradan bir mahallesinde tek başına yaşamaya başlamıştı.
Kendi ayakları üzerinde durmak onun için bir zorunluluk değil, bir onur meselesiydi. Şimdi, küçük bir markette reyon görevlisi olarak çalışıyor, elinde bisküvi paketleriyle rafları diziyordu.
Koyu kumral saçlarını tepesinde özensizce bir topuz yapmıştı. Yorgunluğun gölgelediği yemyeşil gözleri, marketin donuk floresan ışıkları altında bile sönmeyen bir öfke ateşiyle yanıyordu.
Altıntaşlarla görüşüyordu; bu bir zorunluluktu, kaçamadığı bir kader mühürüydü. Ama bu görüşmeler onun bağımsızlığını bir kelepçe gibi sıkıyordu.
Gecenin bir yarısı marketin otomatik kapısı, sanki bir ordunun girişiyle sarsılıyormuş gibi gürültüyle açıldı. İçeri giren sadece rüzgar değildi; içeri giren barut, pahalı tütün ve deniz tuzu kokan bir geçmişti. Irmak’ın ensesindeki tüyler diken diken oldu.
Bu ayak seslerini, mermer zeminde bıraktığı o otoriter yankıyı bin yıl geçse de tanırdı.
"Bu rafların arasında ne bulmayı umuyorsun Irmak?"
dedi buz gibi bir ses.
Irmak yavaşça arkasına döndü.
Atahan Altıntaş, 1.90’lık devasa cüssesiyle marketin dar koridorunu tamamen işgal etmişti. Siyah gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamış, iri ellerindeki damarlar belirginleşmişti. Keskin bakışları, Irmak’ın yorgun yüzünde bir celladın kurbanını incelemesi gibi dolaşıyordu.
"Ekmek parası Atahan," dedi
Irmak, sesindeki nefreti gizlemeye gerek duymadan.
"Senin o kanlı sofralarından gelmeyen, alın teriyle kazanılmış bir ekmek."
Atahan bir adım yaklaştı.
"Senin ekmeğin de, soluduğun hava da benim imzamı taşıyor. Lisede sana 'benden kaçamazsın' dediğim günü hatırlıyor musun?"
"Lise koridorlarını kanlı yollarınla kirlettiğin o günü asla unutmam," diye karşılık verdi Irmak.
"Bursa'dan Şırnak'a kadar herkes sana çalışabilir, herkes önünde diz çökebilir ama ben senin o listende bir isim olmayacağım."
Atahan’ın dudakları alaycı bir şekilde kıvrıldı.
"Sen listede değilsin Irmak. Sen, o listeyi yazan elin sahibisin. Ama hala bu köhne markette kendini hırpalamaya devam ediyorsun. Neden? Özgürlük mü sanıyorsun bunu?"
Tam o sırada marketin önünde üç siyah zırhlı araç durdu. Kapılar aynı anda açıldı ve içinden takım elbiseli, kulaklıklı adamlar inerek dışarıda bir çember oluşturdu. Atahan’ın korumaları her yeri tutmuştu. İçeri giren genç bir adam, ortamdaki o gergin, nefret kokulu havayı bir bıçak gibi kesti.
"Aman Tanrım! Yengem yine mi grevde?"
Gelen Atacan’dı. Pilot olmanın verdiği rahatlıkla, hacker zekasını her cümlesine yansıtan ailenin küçüğü...
Atacan, Irmak’a yaklaşıp göz kırptı. "Selam yenge! Abim yine Bursa’dan Şırnak’a kadar her sokağa senin fotoğrafını dağıtmış gibi bakıyor. Leyla yengem seni çiftliğe, yemeğe davet etti. Berkun abim de geldi, komando eğitiminden çıktı ama hala disiplin manyağı, Leyla yengem onu zar zor sakinleştiriyor."
Irmak öfkeyle Atacan’a döndü. "Bana yenge deme Atacan! Sizlerle görüşüyor olmam, o evin bir parçası olduğum anlamına gelmez ben leyla abla için geliyorum."
Atacan güldü, omzundaki tabletini havaya kaldırdı.
"Tüm banka hesaplarını, bu marketin kira sözleşmesini, hatta lise diplomandaki o eski fotoğrafını bile saniyeler içinde hackleyebilen birine karşı gelme bence. Abim haklı, sen bizim mühürlü kaderimizsin."
Atahan, kardeşinin sözlerini eliyle kesti ve Irmak’ın çenesini sertçe kavradı. Parmaklarının sıcaklığı, Irmak’ın teninde bir kor gibi yayıldı.
"Yeter bu inat," diye fısıldadı Atahan. "Trabzon’daki tersanelerde babamın gemileri nasıl o kumu söküp alıyorsa, ben de seni bu hayattan söküp alacağım. O çiftliği, o cam bahçeyi, o siyah gülleri senin için inşa ettim. Mimarlığımı senin esaretin için kullandım."
Irmak, yeşil gözlerini Atahan’ın zifiri karanlık gözlerine dikti.
"Kendi ellerinle ördüğün o duvarlar, senin hapishanen olacak Atahan. Beni o kafese soksan da, ruhumu asla diz çöktüremeyeceksin."
"Ruhunu diz çöktürmek istemiyorum Irmak," dedi Atahan, sesindeki tehlikeli tutkuyla.
"Ruhunun o duvarda yankılanan çığlığını duymak istiyorum.
Çünkü senin nefretin, benim hayattaki tek gerçeğim."
dışarıda Altıntaş hanedanlığı, tüm gücüyle bu küçük mahalle marketinin önüne yığılmıştı. Irmak için o gece, sadece bir iş gününün sonu değil; liseden beri örülen o devasa nefret duvarlarının üzerine yıkılışının başlangıcıydı.
Atahan, Irmak’ın elindeki bisküvi paketini çekip yerine koydu ve kapıya doğru yürüdü.
"Yürü Irmak. Bursa’nın o siyah gülleri bu gece sahibini bekliyor." dedi kapıdan çıkarken