Yeni Devrin Başlangıcı

1105 Kelimeler
Levent yüzümdeki su damlalarını öpücüklere boğarken tempoyu iyice artırdı. Nefes nefese, beni duşun camına iyice yaslayarak, "Meral... Gece bitti sanıyordum ama şu an içimde öyle bir hırs var ki, işe gitmeyip seni akşama kadar sikmek istiyorum." diye kulağıma tısladı. İçime öyle sert öyle derin gitmişti ki nefesim kesildi. Zorla gözlerimi kapatıp başımı geri atarak, ‘’Çocuklar…çocuklar uyana…u ya na cak.’’ dedim ritimin temposundan konuşamıyordum. Levent, buğulu camın arkasındaki o vahşi karaltısıyla üzerime daha da yüklendi. On beş yıllık o alışılmış, uykulu sabahlarımızın yerini; her bir darbesinde kemiklerimi sızlatan, ruhumu yerinden oynatan bir açlık almıştı. "Bırak uyanırlarsa uyansınlar..." diye hırıldadı Levent, dişlerini boynumun o en hassas noktasına geçirirken. "On beş yıl sonra seni böyle bulmuşken, bırakamam ben." dedi. "Levent... dur... çok... çok derindesin," diyebildim sadece. Ama durmasını istemiyordum; aksine o acı beni kırbaçlıyordu. ‘’Ya Emir gelip ‘Anne! Bu sabah kahvaltı niye hazır değil? Duş neden bu kadar uzun sürdü?’ derse ne deriz?’’ dedim nefesimi kontrol etmeye çalışarak. ‘’Ne dersin annesi söyle bakalım?’’ dedi. "Baban da i-içerideydi oğlum... Babanın... babanın sırtı tutulmuş da, sıcak su tutuyorduk... Ondan geç kaldık! derim sanırım" dedim. Kulağıma doğru, en azgın ve komik haliyle fısıldayarak, "Sırtım değil Meral, sikim sana tutuldu... Azdı babanız kurtaramıyorum götümü deseydin ya" dedi ve şeytani bir gülümsemeyle tekrar memelerime yumuldu. Levent, çocukların baskınını hayal edip tempoyu düşürmedi; aksine, bu "yakalanma" korkusu aramızdaki o gerilimi daha da tırmandırdı. Parmaklarını kalçalarıma öyle sert geçirdi ki, yarın sabah aynaya baktığımda o parmak izlerini birer madalya gibi taşıyacağımı biliyordum. Dudaklarımı Levent’in omzuna gömüp, inlemelerimi onun ıslak teninde sakladım. "Levent... aah, dayanamıyorum artık," diye fısıldadım, tırnaklarımı sırtına, kürek kemiklerinin arasına sertçe geçirirken. Levent o hızlı, sert zirveye ulaşmıştı. Alnını alnıma dayadı, gözlerindeki o kapkara, tutku dolu ifadeyle doğrudan ruhuma baktı. Nefesi kesik kesik, göğsü göğsümün üzerinde bir balyoz gibi inip kalkıyordu. "Beni... beni mahvettin Meral," diye hırıldadı, sesi adeta bir aslanın kükremesi gibi derinden ve hırıltılı çıktı. "Seni bırakmayacağım... Hiçbir yere... sadece benimsin." Levent, son bir hırsla beni kendine iyice mühürleyip o en derin hamlesini yaptığında, vücudunun bir yay gibi gerildiğini hissettim. Başını geriye atıp boğazından kopan o kısık, erkeksi iniltiyle birlikte içine hapsolmuş tüm o birikmişliği üzerime, içime, ruhuma boşalttı. O an banyodaki su bile sanki daha sıcak akmaya başladı; zaman durdu, buhar yoğunlaştı ve biz o daracık kabinde birbirimize kilitlenmiş halde sarsıldık. Sıcak su, Levent’in sırtından aşağı süzülüp yerdeki köpükleri alıp götürürken, ben buharlı kabinden yavaşça sıyrıldım. Vücudumun her bir hücresi hâlâ dün geceki fırtınanın ve az önceki o vahşi "ek mesainin" tatlı sızısıyla sızlıyordu. Levent, kollarını duşun camına yaslamış, başını öne eğmiş bir şekilde sakinleşmeye çalışıyordu; o güçlü gövdesinin hırıltılı nefeslerle inip kalkışını izlemek, kazandığım zaferin en somut kanıtıydı. Levent’i o sıcak suyun altında, kendi düşünceleri ve az önceki o sarsıcı boşalmanın ağırlığıyla baş başa bırakıp banyodan çıktım. Dolabın karşısına geçip alelacele ama özenle giyindim; boynumdaki o parmak izlerini ve diş izlerini kapatacak kadar yüksek yakalı ama vücut hatlarımı hâlâ belli eden bir kazak elbise seçtim. Mutfağa geçtiğimde evin o her zamanki sessizliği, tıkırdayan saat sesiyle bölünüyordu. Hemen çaydanlığı ocağa koydum, ekmekleri kızartmaya başladım. Çocukların odalarına gidip sırayla önce Elif’i, sonra Emir’i uyandırdım. Tam peynirleri dilimlerken koridordan ilk ayak sesleri geldi. Emir, üzerine geçirdiği antrenman formasıyla, saçları darmadağın bir halde mutfağa daldı. "Anne! Babam nerede? Kramponlarımın bugün alınması lazım, antrenör çok kızıyor," diyerek masaya oturdu. "Baban duşta oğlum, sırtı biraz tutulmuş da... Çıkınca hemen halledecek, merak etme." Hemen ardından Elif girdi içeriye. Elinde her zamanki uyku oyuncağı ve o meşhur "mavi ağaçlı" resmi vardı. "Anne! Sen yine çok güzel kokuyorsun, prensesler gibi olan kokundan sürmüşsün yine!" Elif’in saçlarını okşayarak, "Evet tatlım, bugün kendimi bir prenses gibi hissetmek istedim. Hadi oturun bakalım, babanız da gelmek üzeredir." Levent mutfağa girdiğinde bakışlarımız sadece bir saniye kesişti. O bir saniyede, duşun buğulu camındaki parmak izlerimizi, birbirimize kenetlenen bedenlerimizi ve o kontrolsüz iniltileri tekrar yaşadım. Levent, çocukların yanında bu kadar "açık" bir enerjiyle durmanın verdiği huzursuzlukla hemen sandalyesine çöktü. Boğazını temizleyerek, sesi hala biraz boğuk, "Günaydın... Sırtım gerçekten fena tutulmuş Meral, o sıcak su bile tam açmadı sanki." Emir ağzı dolu bir şekilde, heyecanla, "Baba boş ver şimdi sırtını! Fotoğrafları attım sana, o kramponları bugün almamız lazım. Akşam antrenmanda yeni taktik deneyeceğiz, eski pabuçlarla kayıp duruyorum sahada." Cüzdanına uzanırken gözü bana kaydı, "Tamam aslanım, hallederiz. Bugün bir 'ek ödeme' günü olsun madem." dedi ve göz kırptı. Levent, önüne koyduğum börek tabağına sanki hayatında ilk kez görüyormuş gibi bir iştahla bakarken, gözlerindeki o mahcup ama hayran ifade hala oradaydı. Önündeki yumurtaya, tam ekmek banacakken ''Meral, tuz nerede canım?'' demesiyle istemsiz göz devirdim. ''Al canım burada.'' dedim, ve uzattım. Önünde be adam önünde. Emir, tabağındaki peyniri hızlıca ağzına atarken gözlerini babasından ayırmıyordu. Onun için dünya şu an sadece o kramponların etrafında dönüyordu. "Baba, bak bugün son şansın. İnşallah alırız gerçekten. Bugün halletmemiz şart." dedi ve babasını dürttü. Levent, çayından derin bir yudum alıp Emir'in omzuna hafifçe vurdu, "Sen hiç merak etme aslanım. Bu sabah moralim de enerjim de yerinde. İşleri hızlıca halleder, akşam işten biraz erken çıkarım, hep beraber gideriz alışverişe. En iyisi, en sağlamı hangisiyse onu seçeriz, olur mu?" Emir gözleri parlayarak, saçlarını yukarıya doğru düzeltti, "Harika! O zaman ben akşam hazır bekliyorum." dedi ve yemeğe yumuldu. O sırada Elif, büyük bir ciddiyetle boyadığı resmini masanın ortasına, babasının tabağının hemen yanına bıraktı. Kağıtta, dalları gökyüzüne uzanan, yaprakları ise parlak bir maviye boyanmış bir ağaç vardı. Emir gülerek söze girdi, "Ya Elif, yine mi aynı şey? Ağaç dediğin yeşil olur, kahverengi olur. Masal kitabında mıyız? Ağaç mavi olmaz ki!" Elif dudaklarını büzüp üzülerek bana baktı "Ama anne, ben böyle hayal ettim..." ''Ah güzelim, sen boşver istediğin gibi yapabilirsin, o senin resmin.'' dedim çayımı yudumlarken. Levent resme yakından baktı, sonra profesyonel bir mimar edasıyla Elif'e döndü, "Dur bakalım Emir, acele etme. Aslında Elif çok nadir ve çok özel bir ağacı çizmiş. Mavi Atlas Sediri Cedrus atlantica 'Glauca' diye bir ağaç var Elif. Rengi tam da senin boyadığın gibi gümüşümsü, büyüleyici bir mavidir. Aferin sana kızım, sen bu ağacı nereden öğrendin? Müthiş bir gözlem yeteneğin var." Elif zafer kazanmış bir edayla Emir'e dil çıkardı, "Gördün mü abi? Babam dedi! Mavi ağaç varmış işte, ben onu çizdim!" Emir, kızarmış ekmeğine yağ sürerken ''Sanki mavi atlas gördü de, uydurdun işte.'' dedi büyük bir ciddiyetle. Leventle aynı anda kendimizi tutamayıp kahkahayı bastık. Emir'e dönüp ''Kardeşin, sana kendini kanıtlamaya çalışıyor anneciğim. Takdir etsen ya.'' dedim ona, kızdığımı belli ederek. ''Beni kimse takdir etmiyor, ben bir şey diyor muyum?'' dedi. Levent dönüp, ''Kim takdir etmiyor seni eşek sıpası.'' derken gülerek Emir'in kulağını şıklattı. Kapıda çocukları uğurlarken hızlıca ceketini giyip, ''Bekleyin beni birlikte inelim.'' dedi ve benim dudaklarıma bir öpücük kondurup, kulağıma eğildi ''Bu akşam dışarı çıkalım çocukları yoralım biraz. Gelince de biz oynar yoruluruz.'' dedi, yanağımdan makas alıp evden çıktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE