Tam saçlarımı havluyla kuruluyordum ki kapının zili, o sessiz ihtilalimi bölen en doğal gürültüyle çaldı.
Kapıyı açmamla içeri bir gürültü yumağı daldı.
Emir hızlı hareketlerle eve girmeye çalışırken
"Anne! Ölüyorum açlıktan! Antrenman bitirdi beni."
"Dur! Çıkar o çamurlu ayakkabıları dışarıda! Kaç kere söyledim sana anneciğim?"
"Ya anne, alt tarafı iki adım..." derken içeri giriverdi bile.
"İki adım dediğin yerleri sabah dizlerimin üstünde sildim ben! Çantayı da fırlatma oraya, as askıya!"
Elif aradan sıyrılıp yanıma geldi. Elinde boyalı bir kağıt.
"Bak anne, bugün ne çizdim." derken resmini göstermeye çalışıyordu.
"Harika olmuş birtanem ama önce o eller yıkanacak. Boyalar her yere bulaşmış. Hadi, doğru banyoya!"
Çocuklar, üzerilerini değiştirene kadar hızla mutfağa geçip köfteleri kızartmak için kollarımı sıvadım.
En sevdikleri menüydü bu, patates kızartması ve köfte.
Bugün hem çocuklarımı, hem kendimi ödüllendirme günüydü.
"Babam nerede? Maça gelecekti, yine gelmedi."
"İşi varmış oğlum. Biliyorsun, ihaleler, toplantılar... Sana geleceğim dedi mi?''
"Hep toplantı zaten. Geleceğim dedi sabah. Adamın yüzünü unutacağız."
"Laf yetiştirmeyi bırak da şu salatayı karıştır. Çatalı da düzgün tut, kaç yaşına geldin Emir."
dedim bir yandan düşünüyordum, o yoğunlukta maça gidemezdi, niye söz verdi ki.
Köfteleri tabaklara koydum.
"Anne, sen bugün çok güzel kokuyorsun. Çiçek gibi."
"Sağ ol bir tanem. Duş aldım ondan." dedim ve minik güzel kızımın yanağından bir makas aldım.
''Nasıl yani anne sen, normalde banyo yapmıyor musun?'' dedi ve Emirle aynı anda gülmeye başladılar.
''Siz annenizle dalga mı geçiyorsunuz, he eşek sıpaları?'' dememle kıkırdamaları yükseldi.
Ah benim güzel çocuklarım diyerek içimnden evlat güzellemesi yapıyordum ki Emir kıkırdamaları fırsat bilip lafa girdi.
"Anne, babam gelince ona söyle, kramponum yırtıldı. Yenisi lazım."
"Söylerim Emir, söylerim. Sen ye yemeğini. Hadi bakalım, soğutmadan yiyin..." dedim.
Elif kafasını eğip yüzüme bakarak ''Anne, babamı bekleyelim.'' dedi, ah benim minik kelebeğim.
''Güzelim, baban biraz geç kalacakmış, Elifciğim yemeğini yesin dedi bana.''
"Yine mi?" diye iç geçirdi Emir. "Babamın dertleri hiç bitmiyor. Sıra küçük kızına ve bize hiçbir zaman gelemeyecek boşa beklemeyin artık." dediğinde Elif olduğu sandalyede küçüldükçe küçüldü.
''Emir neden öyle diyorsun, kramponum yırtıldı diyorsun birilerinin yenisini almak için para kazanması gerekiyor anneciğim.''
''Babam bize para kazanıyor diye gelmiyor dimi anne.''
''Evet, kızım başka niye olacak, hadi köftelerimizi bitirelim. Soğudu diye yemezseniz sizi fena yaparım.''
"Hadi bakalım minik şekerlerim, herkes kendi tabağını tezgaha koysun. Emir, sen de şu ayran bardaklarını toplayıver hayrına."
"Ya anne, antrenman diyorum, bittim diyorum..."
"Laf yetiştireceğine bardak yetiştir hadi bakalım! Bakma öyle çipil çipil bir tabak bi bardak getireceksin Emir."
Emir homurdanarak bardakları toplarken, Elif yanıma sokuldu.
"Anne, resim ödevime yardım eder misin?"
''Ederim aşkım, ama önce biraz dinlen olur mu?'' dedim ve mutfağı toparlamaya koyuldum.
Çocuklar odalarında kendi hallerinde oyun oynarken, bende mutfakta işlerimi bitirdim.
Salona geçtiğim gibi o sessizlikten ürktüm.
''Elif, Emir hadi gelin yeter bu kadar, ben saati.''
Ben köşedeki berjerime kuruldum, hırkamın önünü iyice kavuşturup dizlerimi kendime çektim.
Mutfaktan gelen limon, tarçın ve kahve kokusu, Elif’in boya kalemlerinin kokusuyla karışıyordu.
Bir yanım hâlâ banyodaki o buğulu aynanın karşısında, diğer yanım ise bu sehpanın üzerindeki boyama kitaplarındaydı.
"Anne, ağacın yapraklarını maviye boyasam kızar mısın?" diye fısıldadı Elif
"Niye kızayım birtanem? Senin dünyanda ağaçlar mavi olsun istiyorsan, boya gitsin. Kim karışır?"
Emir (Yerde bağdaş kurmuş, tabletiyle uğraşırken) "Ben karışırım! Doğa kanunlarına aykırı Elif, ağaç dediğin yeşil olur yeşil, hoca sıfırı basar valla."
''Abi ben mavi ağaç gördüm ki.''
''Nerede gördün? Yalan söyleme bari.'' dedi ve gülmeye başladı Emir.
"Sen karışma bakayım profesör. Sen git matematik ödevindeki şu problemleri çöz. Emir, bak o tabletin şarjı bitecek, ödevin bitmeyecek, sonra yapamadım diyeceksin. Hadi koçum benim."
"Ya anne, krampon bakıyorum. Bak bu yeşil olanı çok iyi, çimde hiç kaymazmış. Babam gelse de sorsam..."
"Baban gelince sorarsın. Önce işlerini hallet. Ver bakayım bana defterini."
Emir oflayarak defterini uzattı.
Elif ise büyük bir ciddiyetle ağacının dallarını maviye boyamaya başladı.
Salonun o sarı ışığı altında her şey ne kadar huzurlu, ne kadar 'olması gerektiği gibi' duruyordu.
"Anne, babam gelince bize dondurma getirir mi?" dedi Elif.
Hay sizin babanızı, bir durmadılar babam, babam, babam. Sen neymişsin be Levent Bey.
"Bu saatte dondurma mı olur Elif? Boğazın şişer sonra, sabahın köründe doktora taşınırız."
"Ama babam geçen gün 'ödül getiririm' demişti.''
"Oooo, Elif, sen o ödüle çok güvenme." dedi Emir.
Çocuğum nasılda realist, nasıl mantıklı alnından öpesim geldi bak.
E tabi bunları sesli düşünemedim. "Emir, çok bilmişlik yapma. Babanız sizi seviyor, sadece çok çalışıyor. Bak, ihaleler, dosyalar... O dosyaların arasında bazen insan yolunu karıştırıyor işte."
Kendi kurduğum cümlenin ağırlığı altında ezildim. 'Yolunu karıştırıyor.' Cebimdeki o hışırdayan vanilya jelatini sanki o an bana cevap verdi: Yol karıştırılmadı Meral, yol çoktan değiştirildi.
Ya da ben tamamen kafada kuruyorum.
"Hadi bakalım minik sanatçılar, uyku vakti yaklaşıyor. Elif, şu boyaları topla dökme her yere. Emir, sen de tabletin sesini kıs, baban gelince kramponu değil, biten ödevini görsün. Anlaştık mı?"
Çocuklar söylene söylene odalarına yöneldiler. Evdeki o canlı sesler çekilince, salonun duvarları üzerime gelmeye başladı. Mutfaktaki bulaşık makinesinin uğultusu bile bir tehdit gibiydi.
Hırkamın düğmelerini tek tek açtım. Siyah saten loş ışıkta bir gece kuşu gibi parlıyordu. Levent hâlâ gelmemişti. Sokak lambasının ışığı perdenin arasından süzülüp koridordaki o ağır ceketin üzerine düşüyordu. Cebimdeki o vanilya jelatinini çıkartıp sehpanın üzerine, tam Levent’in her zaman oturduğu yerin karşısına bıraktım.
Yakalambaç oynayarak Elif’in odasına geçtik.
Odanın içi her zamanki gibi hafif bir oyun hamuru ve bebek pudrası kokuyordu.
"Hadi bakalım benim minik kelebeğim, doğru yatağa. Bak ayıcığın da uykusu gelmiş, esnemeye başlamış."
"Anne, babam gelince beni uyandırıp 'iyi uykular' diyecek mi?"
"Eğer çok geç kalmazsa mutlaka uğrar yanına birtanem. Ama biliyorsun, babanın işleri bazen çok uzuyor. Sen şimdi kapa o güzel gözlerini, rüyanda o mavi yapraklı ağacın altında dondurma yediğini gör."
"Anne... Sen gerçekten çok güzel kokuyorsun. Sanki masallardaki prensesler gibi..."
Elif’in alnına derin bir öpücük kondurdum.
''Ben dünyanın en güzel prensesinin annesiyim.'' dediğimde sıkıca boynuma sarıldı.
''Hadi, hadi uyumamız lazım aşkım benim.'' üzerini de örttüm. Işığı söndürüp kapıyı aralık bıraktım.
Emirin odasının kapısını tıklatıp yavaşça girdim.
"Emir, o telefonun ışığı koridordan görünüyor. Kapat artık şunu, sabah uyanamıyorsun."
Emir gözünü ekrandan ayırmadan "Tamam ya, bakıyorum işte. Babam görüldü bırakmış. Kesin almayacak o kramponu, sallıyor beni."
"Niye almasın oğlum? Adam çalışıyor sizin için. müsait değildir, görmemiştir."
Emir telefonu yatağa fırlatarak "Hep meşgul zaten! Sanki ne yapıyorsa. Neyse anne, hadi kapat ışığı da uyu sen de. İyi geceler."
Yatağın kenarına eğilip saçlarına uzanarak "İyi geceler benim paşam..." dedim ama,
Emir kafasını hızla yana çekerek "Öpme ya anne! Çocuk muyuz? Terliyim zaten, antrenmandan geldim. Hadi, iyi geceler."
Yutkunarak geri çekildim "E duş alsaydın annem.''
''Çok yorgunum boşver.'' dedi ve gözlerini kapattı.
''Tamam, tamam... Koca adam. İyi uykular."
Odadan çıktığımda koridorun sessizliği yüzüme bir tokat gibi çarptı.
Kapıyı usulca çektim.
O an, az önce Emir’in gösterdiği o sertlik, aslında evdeki herkesin içindeki o kırılmanın bir yansıması gibi geldi bana. Onlar babalarını beklemekten yorulmuştu, ben ise beklediğim adamın kim olduğunu unutmaktan.