3. BÖLÜM

1510 Kelimeler
"Ne var ileride Lucy?" diye sordu David. "Yani aslanım gördüğün gibi yol devam ediyor. Niye soruyorsun?" dedim huysuz bir sesle. "Yani boyum görmene engel oluyordur, ondan soruyorsun diyeceğim de; senin boyun benden daha uzun." Uzun bir süredir dağın çevresinden yukarı doğru ilerlemeye devam ediyorduk ve ben sıkılmıştım. Hatta pişmanlık bile hissetmeye başladım. Aslında pişmanlık duymam çok normaldi. Nereye gittiği belli olmayan bir yolu takip edip hiç, aynı zamanda yan taraftaki uçuruma düşme ihtimalimiz olduğu için hiç gelmemeliydik. Birimize bir şey olursa cidden kendimi öldürebilirdim. "Bu arada anlaşalım. Geri döndüşümüzde ailemize bir şey söylemek yok. Kötü bir şey olursa ben zaten kendim söylerim ama bir şey olmamış ise ailemiz neredeydiniz diye sorurlarsa; oyun oynuyorduk diyeceğiz. Anlaşıldı mı?" Başımıza bir şey gelmese bile böyle bir işe kalkıştığım için çok büyük bir azar işiteceğim kesin. "Tamam," dedi Jack. "Zaten benim ağabeyim duyarsa büyük bir azar işitiriz Jenny'le." "Bizde ailemizden," dedi Peter ve Tina. "Benim de babam çok ama çok kızar," dedi David. Babası aile olarak tek oğlu David olduğu için David'e çok düşkündür, David de aynı şekilde babasına çok düşkün. Ben de konuşacaktım ama önümde karanlık bir yer görünce durdum. Gerçekten bir mağara vardı ama içerisi çok karanlık olduğu için görünmüyordu ve benden biraz uzakta olduğu için. "Bir şey mi oldu Lucy?" Niye durdun?" David tam arkamda değildi. Peter'la konuşabilmek için biraz gerimde kalmıştı. O yüzden mağarayı daha tam görmemişti. "Yanıma gelsene," dememle bana yaklaştı. Arkamda durup ileriye baktı. "Mağaranın içini görebilecek miyiz? İçerisi çok karanlık görünüyor." "Bilmiyorum ama umarım içerisine bir yerden ışık vuruyordur. Buraya kadar boşuna gelmiş olmak istemiyorum." Yavaş yavaş ilerlemeye devam ettim. Mağaranın ağzı örümcek ağıyla kaplıydı ve etrafı toz doluydu. Acaba ben değilde ilk olarak David mi girse? Örümcek ağları bana değil de ona yapışır, kirlenmemiş olurum. "Sen ilk girsene David." "Neden? Korktun diyeceğim ama hiç ihtimal vermiyorum." "Korkmuyorum. İlk ben girersem bu ağlar bana..." "Korkuyor musun Lucy?" diye hayretle konuşmaya başladı Peter. Sözümü kestiği için ona sinirli sinirli baktım. Korkmuyorum ama öyle düşünmelerini istemediğim için elimle ağları iki yana doğru çekiştirerek önümü açmaya çalıştım. O şekilde ağları önümden çeke çeke boş bir alana geldim. Umduğum gibi mağaraya ışık vuruyordu, tepe kısmından. Üzerime yapışan ağları atmaya çalıştım ama daha çok elime yapışıyordu. En kötüsü saçlarımda da örümcek ağı vardı. "Burada sandık var," dedi Louis ve hapşırdı. Burası toz dolu olduğu için hapşırıyordu. Benim de hapşırmam geliyordu ama hapşıramadığım için burnumun ucunda tuhaf bir his acı vardı. Muhtemelen yeterince toza mağdur kaldıktan sonra güneşe çıktığımda hapşıracaktım. O zamana kadar burnumun acımasına dayanabilirdim. Etrafa göz gezdirdim sandık nerede diye. Mağaranın ağzının sol tarafında duvarın yanında bir sandık vardı ve Jack ile Louis sandığı açmaya çalışıyordu. "O öyle mi açılır? Çekilin ben açacağım," dememle Louis ve Jack gülmeye başladı. Sinirle onlara baktım. "Ne gülüyorsunuz? Komik bir şey demedim." "Aksine çok komik bir şey söyledin Lucy. Burada güçlü iki erkek var ve bir olup yapamıyorlar. Sen gelip tek başına yapabileceğini söylüyorsun. Haha! Çok komik." "Sen hep sırtında bir sopa taşıyorsun, ver onu bana" diyerek elimi uzattım. Elini sırtına götürüp kısa bir sopa çıkardı ve elime verdi. Diğer elimle uzaklaşmalarını işaret ettim. Onlar kalkınca yere çömeldim. Elimdeki sopayı yere koydum. İki elimle sandığın ufakta olsa kapağında bir boşluk oluyor mu diye baktım. Ufacıkta olsa bir boşluk oluyordu ama bunu yaparken bile çok güç harcamak gerekiyordu. Tam olarak yere oturdum. Sol ayağımı sandalın kapağına doğru uzattım ve kapağı yukarı doğru itmeye başladım. Yere bıraktığım sopayı açılan ufak boşluğun içind doğru ittirdim. Neredeyse yarısı içine girince sandıktan ses geldi. Sopanın geri kalanını yukarı doğru kuvvetlice ittirdim. Sandık açıldı. İkizime ve Jack'e baktım. "Gücün yanında akıl da önemlidir ama maalesef o siz de yok." Peter, Tina ve Jenny alkışlamaya başladı. "Çok iyi vurdu lafı, " dedi Peter ve ıslık çalmaya çalıştı ama beceremedi. Onun yerine ıslığı Tina çaldı. Jenny'nin alkışladığını gören Jack konuşmaya başladı. "Ağabeyin küçük düştü burada. Alkışlıyor musun bir de." Jenny alkışlamayı bırakıp gülen yüzünü kapattı ama hala gülmeye devam ediyordu. Bizim ona baktığımızı fark edince elleriyle direk yüzünü kapatıp arkasına döndü utançla. Onun bu haline kahkaha attık. Önüme döndüm ve sandığın içine baktım. O da ne altın mı? "Lucy aşkla sandığa baktığına göre değerli bir şey var," dedi ikizim. Zaten yakınlarımda olduğu için hemen yanıma geldi. İçine bakınca ıslık çaldı. "Burada hazine var." Diğerleri de yanımıza geldiğinde Louis'le aynı tepkiyi verdiler. Ben elimi sandığın içine attım. Bir tane altın para aldım. Üzerinde güzel bir kızın resmi vardı. Bu yüz bir yerlerden aklıma geliyor ama tam çıkaramadım. Paranın diğer yüzüne baktım. Burada da bir erkek resmi vardı. Ama bu kişiyi hiç çıkaramadım. Tanıyor ya da biliyormuş gibi de hissetmedim. Sandığın geri kalanı da altın parayla doluydu. "Şimdi karar verelim," diyerek başladım sözüme. "Bu sandıktakileri boşaltıp hepimize eşit olacak şekilde bölüştürdükten sonra hemen eve mi gidiyoruz?" "Evet, hemen bölüştürelim." Dedi Louis. "Bence sandık burada dursun. Bugün bölüştürmeyelim," dedi David. "Hem birazdan hava kararacak. Biz bölüştürene kadar hava tam karanlık olacak ve biz buradan çıkamayacağız. Zaten dönüş yolu yokuş aşağı olduğu için önümüzü aydınlatan bir ışık olmazsa hepimiz uçurumdan düşebiliriz ve ayrıca zaten..." "Altınları bölüştürdükten sonra yanımızda onları taşıyacak bir torba falan yok," diyerek David'in dediklerini tamamladım. O da başını salladı. Mağaranın ağzına doğru gittim ve gökyüzüne baktım. Akşam olmak üzereydi. Güneş batmaya başlamıştı. Yani inebilmek için çok az zamanımız vardı. "Yavaş yavaş ineceğiz. Yine en önden ben gidiyorum. Siz de karda yürüyormuş gibi yavaş adımlar atın." Hadi umarım sağ selamet inebiliriz. ₺₺₺₺₺₺ "Yavaş olmaktan ne anlıyorsun Pet?" dedi Tina. "Senin yüzünden düşecektim az kalsın." "Ne var yani bir kere oldu hem. Bak düşmedin ya," diye savunmaya geçti Peter. "Bir kere mi!" Tina'nın bu kadar sinirli olduğunu hiç görmemiştim desem yalan olur. Onunla uzun bir süre uğraşınca da bu tepkiyi veriyordu. "Bu üçüncü bana çarpışındı Pet!" Tina bir, havuç sıfır. Bu şekilde tartışırlarsa ikisi de bize çarpacaktı. Zaten akşam iyice çökmüştü. Şuan sadece ayın ışığında yolumuzu görüyorduk. Ve bu lanet yol hala bitmedi! Uzun bir süredir yürüyorum! "Havuç sen de daha dikkatli ol. Akşam oldu zaten. Önümüzü zor görüyoruz. Bir sıkıntı çıkmasın." "Tamam, Lucy. Dikkat ediyorum zaten. Daha da dikkat edeceğim ve bana havuç demeyi bırak artık!" Şimdi inadına yine havuç derdim ama dediğim an sinirle hızlı hareket ederse düşme ihtimalimiz olduğu için demedim. İlerlemeye devam ettim. Ayağım bir taşa değdi ve ayağım kaymaya başlamasıyla çığlık attım. Arkamdan David hemen beni tuttu. Ona baktım. "Umarım baban, benim çığlığımı duymamıştır." Zaten dağ tarlanın yakınlarında olduğu için ve benim çığlığım burada büyük bir yankı yaptığı için bizi duymuş olabilirdi. "Baban umarım bu vakitte eve gidiyordur?" "Sizin eve gidecekti. Muhtemelen burada değildir." "O da mı bize geliyor? Niye?" "Bilmiyorum." "Devam etsenize artık. Çok geç kaldık azar işiteceğiz yine," dedi Peter. "Senin annen ile baban sana çok kızamazlar. Sana kıyamıyorlar," diye cevap verdim. Yavaş yavaş adım atmaya başladım. Yol sonunda bitiyordu. Hızlıca koştum. Arkamdan diğerleri de koşarak geliyordu. Tarlanın yanından koşarak geçtik. Jack'in evini de geçtik. Galiba kasabada ki herkes bizim eve gitmişti. Normalde pazar bu vakte kadar hala açık oluyordu ama şuan sokaklar bomboştu. Bütün evleri bitirince en son bizim evin önüne geldik. Nefesim daralıyor be. Çit kapıyı ittim. Bahçeye girmemle çıkmak istemem bir oldu. Evin önünde çok fazla ayakkabı var. "Geri mi dönsek acaba canım kardeşim?" "Tamda benim düşündüğümü söyledin canım kardeşim." Ona baktım ve bahçe kapısına yöneldim. "Hemen gidelim!" Arkamdan gelen kapı gıcırtısı ve ondan sonra gelen annemin sesiyle büyük bir hüsrana uğradım. "Nereye gidiyorsunuz?" Ben ve Louis birbirimize üzgün bir şekilde bakarken diğerleri bu halimize kahkaha atıyordu. "Hem bu saate kadar neredeydiniz?!" Evet, işte beklediğimiz o soru. Yüzüme bir gülümseme ekleyerek arkama anneme döndüm. "Oyun oynuyorduk her zamanki gibi ve nereye gideceğimize gelirsek: bu ev çok kalabalık asla burada kalamam. İçeri girersem o insanların arasında boğulurum, nefessiz kalırım, bana daralma gelir, yere bayılırım. O yüzden en sağlıklı kararı verip o ev dışında her yere gidebilirim şuan." "Eğer bugün eve gelmezsen çok önemli bir şeyi kaçıracaksın ama, haberin olsun tatlım. İstediğin yere gidebilirsin şimdi." Lanet olsun! Beni nasıl içeri getireceğini çok iyi biliyor. Şimdi ben meraktan başka bir yere de gidemem. "Ne imiş o önemli olan şey?" Annem bana gülümseyerek "Söyleyeceğimi mi sandın Lucy. Öğrenmek istiyorsan eve gel," diyerek kapıdan çekildi ve eliyle içeri girmemi işareti etti. Biliyor kadın eve nasıl gireceğimi. Somurtarak kapıya doğru ilerledim. Ayakkabımı çıkararak kapıdan içeri girdim. Arkadaşlar da arkamdan geliyordu. Salona girdiğimde içeridekilerin hepsinin yan yana bitişik bir şekilde oturduğunu gördüm. Burada o kadar kişi vardı ki koltuklara oturamayanlar yerde bacaklarını kendine çekerek oturuyorlardı. Yüzümü somurttum. Hem burası çok kalabalıktı hem de oturacak yerim yoktu. "Kızım gel otur şuraya." Babamın gösterdiği yere baktım. Koltuğun kenarına oturmamı söylüyordu. Memnun olmayan bir ifadeyle oraya ilerledim ve oturdum. Buraya oturana kadar burada yerde oturan çoğu kişinin ayağına ve bacağına bastım. Etrafımdakilere baktım. Herkes gelecek demişlerdi. Burada sadece kasabanın erkekleri vardı. Kadın olarak sadece annem, Tine ve Peter'ın anneleri vardı. "Kızım, Tina ve Jenny! Yanımıza gelin de bize yardım edin," diyen anneme sinirli sinirli baktım. Onun yanına giderken yine çoğu kişiye çarptım ve onlardan özür dilemedim. Gelmeselerdi banane! Annemin yanına gelince, "Niye oturmadan önce çağırmıyorsun beni?! Zaten zar zor ortaya oturmuştum!" O beni hiç dinlemeden mutfağa gitti. Ben de oflayarak hemen salonun karşısında bulunan mutfağımıza doğru adım attım ve içeri girdim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE