Kalabalıklar

2250 Kelimeler
Kervan sakinleri ile geçen yolculuk sürem, sayısız sosyalleşme denemesi ve başarısızlığı ile doluydu. İnsanlar ile bir bağ kurmak konusunda, tek bir başarı bile elde edememiştim. Tüccarlar için parası pulu olmayan, ticaretten anlamayan bir çocuktum, sanatçılar içinde yeteneksiz, alelade bir köylü. Benim için, diğerlerinin Sessiz El rahiplerinden bir farkı yoktu. Bütün konuşma çabalarım, kısa, konuyu kapatmaya yönelik cevaplar ile geçiştirilip durmuştu. Bir süredir zaman sadece insanları ve yolu izlemekle geçiyordu. Böylesine daha çok alışkındım, fakat ustama yeterince yardımcı olamadığım için üzülüyordum. Öte yandan kendisi, kervanbaşının takdirini kazanmış, ve molalarda sık sık konuşmaya başlamışlardı. Ustamın önden ilerleyip, tehlikelere karşı kervanı koruyor oluşu, yolcuların gerginliğini ciddi ölçüde azaltıyordu. Kimse ile konuşmaya çalışmasa bile, ona bakan gözlerin tümünde bir takdir vardı. Anlaşılan gerçek dünyada insanlar birbirine, işe yararlığa göre değer biçiyorlardı. Henüz eğitiminin başında bir çırak olarak, hiç bir değerimin olmamasına şaşmamak gerekirdi. Yine de gözlerim de az çok bilgi kırıntıları toplamama olanak sağlıyordu. Mesela, Bayan Milenk kesinlikle sihirbazın kız kardeşi değildi. Bir gece nöbetinde onları el ele yürüyüş yaparken gördüğümde, bunun romantik bir ilişki olduğunu anlayabilmiştim. Değerli taş tüccarının arabacılarından biri aynı zamanda bir koruma çıkmıştı. Adam nöbet sırası demeden, kesintisiz bir şekilde sadece tüccarın mallarını koruyordu. Sanırım konu dahne olunca tüccarlar yol arkadaşlarına ve meslektaşlarına bile güvenmiyorlardı. En çok kafa karıştıran karakterler ise oyunculardı. Aşk hayatları, tıpkı duygu durumları gibi değişkenlik gösteriyordu. Hızla yeni çiftler oluşuyor, ve sonra bir başkasını oluşturmak için dramatik kısa ayrılıklar yaşanıyordu. Sahnede yaşanan aşk hikayeleri için sonsuz bir hazırlık silsilesi gibiydi günlük hayatları. Bir an çok sinirli olup, bir an sonra dans ediyorlardı. Onları izlemek bile yorucuydu. İlk haftalarda durumu ciddiyetini koruyan Pierre, çoktan lüks faytona dönüp, işleri ağırdan alsa da bu karmaşanın içindeki rolünü oynuyordu. Düzenli hazırladığım merhemler yüzünden kendisi bana bir teşekkür bile bahşetmişti. Murnasil 'e olan yolculuğumuzun sonundaydık. Şehre yakınlaştıkça karşılaştığım köylerin, kasabaların boyutları da büyümüş, etrafta koşuşturan insan kalabalıkları giderek artmıştı. Yine de hiç bir şey beni gördüğüm manzaraya hazırlamamıştı. İstemsiz bir şekilde Süslü 'nün yularına asılarak ilerleyişimi durdurdum. Kuraklık, karşılaştığım bütün yerleşim yerlerinde, cılız çocuklar, umutsuz sarhoşlar, asık suratlar, şüpheci kalabalıklar olarak kendini göstermişti. Oysa Murnasil, sanki dünyada onu etkileyebilecek hiç bir felaket yokmuş gibi karşımda dikiliyordu. Gri kayalardan yapılma, şehrin kalın dış duvarlarını, ölümün kendisi dahi aşamaz gibiydi. Bulunduğum tepeden, üstten bakıyordum gördüğüm ilk şehre. İnsanlar kafileler halinde, şehrin devasa kapısından içeri girip, çıkıyorlardı. Burası insanlara özgü bir arı kovanı gibiydi. Aynı anda hem korkup, hem de umutlanmıştım. Böylesi bir kalabalıkta ustam ile kime, neyi anlatacaktık bilmiyordum. Öte yandan, bunca insan arasında kendi yaşadıklarım konusunda bir şeyler bilen, yardım edebilecek mutlaka birileri olmalıydı. Yanımdan ilerleyen kervandan bana seslenildiğini işittim. "Bütün gün orada duracak mısın, çocuk" diye sordu sihirbaz, at arabası ile aynı hizaya geldiğimizde. "Ben... Bakıyordum. Çok etkileyici görünüyor" diye yanıtladım Süslü 'yü ağır tempo ilerletirken. "Murnasil 'e ilk gelişiniz mi, genç adam" diye araya girdi Bayan Milenk. "Evet. İlk defa bir şehir görüyorum diyebilirim" dedim gözlerimi manzaradan ayırmadan. "Görüntüsü seni korkutmasın. Bir defa ne nerede öğrendikten sonra, büyük bir köyden farkı yoktur. İnsanlar her yerde aynıdır" dedi kadın. Bundan pek emin değildim ama keşfetmek haricinde başka bir çarem de yoktu. Kervan tepeden inip, şehrin düz ana yoluna inene kadar sessizce önümdeki insan manzarasını izlemeye devam ettim. Önlerde ustam ve Bolgo 'yu seçebilmiştim. En başta, kervanbaşı ile konuşarak ilerliyorlardı. Hiç bir eşkıyanın şehrin etrafında dolanmaya cesaret edeceği düşünülemezdi, dolayısıyla öncülük etmesine gerek kalmamıştı. Şehir kapısı, muhafızlar tarafından kontrol ediliyordu. Bizim gibi mal getirenler, tüccarlar, köylüler, her türden insan kalabalığa katkıda bulunuyordu. "Burası her zaman böyle midir" diye sordum sihirbaz ve kadına hitaben insanları izleyerek. "Düğünün de bir etkisi var kalabalığa ama normal zamanda bile kapılar yoğun olur. Murnasil ticaret duraklarından birisidir. Tüccarlar mallarına kolay alıcı bulmak için şehre uğramadan yollarına devam etmez" dedi kadın. "Siz sık gelir misiniz şehre" diye sordum kadına. Sihirbaz temkinli bir hızla başını çevirip kadınla göz göze gelince, yarım yamalak "Pek sayılmaz" diye yanıtladı kadın. Aralarındaki bu sözsüz gerginliği göz ucuyla görmekten çok hissetmiştim. Garipti. Anlaşılan sihirbazın kişisel sorulara tahammülü azdı. Bir an sonra artık kafilemiz, kapıdan giren güruhun içerisine karışmaya başlayıp, her yandan gelen sesler sarılmıştı. Biz kapıya doğru ilerlerken, Bay Fernar 'ın uzaktan el işareti ile beni çağırdığını fark ettim. Süslü 'yü hızlandırarak kervan boyunca ilerleyip hızlıca en önlere kadar ulaştım. "Kervan yükünün kontrol edilmesi zaman alacak, Marver. Biz görevimizi yerine getirdik. Kendi başımıza girip kendimize bir han bulalım" dedi ustam. "Birlik binasında kalmayacak mıyız" diye sordum. "Gelişimizi önceden haber vermedik. Şehirlerdeki birlikler bizimkine nazaran daha kalabalık olur. Kimseyi gücendirmeyelim. Kalacak yer ayarlayıp öyle gideriz" diye yanıtladı. Atlarımızı dehleyerek kervanın önüne geçerken, ustam ve kervanbaşı sessiz bir baş sallaması ile vedalaştılar. Köylüleri ve tüccarları geçerek kapıya doğru sakince at sürdük. Biz yaklaştıkça, devasa kapılar cüsselerine cüsse kattılar. O kapıdan yan yana 5 at arabası sığardı. Kapıda arabaları kontrol eden, girenlere sorular soran on kadar asker vardı. Varlığımızı fark eden bir tane asker bizden tarafa bir kaç adım attı. "Sizi daha önce gördüğümü sanmıyorum, korucu" dedi. "Şehirde görev yapmıyoruz. Taşradan, birlik işleri için geldik" diye bildirdi ustam atının üzerinde sakince otururken. "Hoş geldiniz o halde. Geçebilirsiniz..." diyerek yana çekildi. Sorunsuz bir şekilde, hiç aranıp sorgulanmadan içeri buyur edilmiştik. Sanırım üzerimizdeki üniformaların bir parça ağırlığı vardı. Bir parça da sıcaktan tembelleşmiş askerlerin gereksiz angaryaya girmeme çabası da etkili olabilirdi. Sebep her ne olursa, sonuçta memnun kalmıştım. Büyük dış kapılar, şehrin girişini dolduran pazar yerine açılmıştı. Tezgahların sonunu göremiyordum ama hemen hemen hepsi yiyecekler ile doluydu. Her çeşit sebze, meyve, tahıl, envai çeşit fırın ürünleri. Murnasil pazarının, iki adım dışarıda yaşanan kıtlıktan, kuraklıktan hiç haberi yok gibiydi. İçerisi hınca hınç insan doluydu. Süslü de benim kadar kalabalığa alışkın olmayacaktı ki, bir kaç adım gerileyi verdi. Onu suçlayamazdım. Ayaklarım üzerinde olsaydım, ben de aynı tepkiyi verirdim. Ustam elini uzatıp, hayvanın yularını yakalayıp, Bolgo 'nun yanında benim atımı da çekmeye başladı. Şehre yalnızca bir defa geldiğini söylemesine rağmen, nereye gittiğini iyi biliyor gibiydi. "Aklınızda bir han var mı, Bay Fernar" diye sordum. "Kervan başı, ana caddenin hemen başında işlek bir tane önerdi. Söylediğine göre rahat yatakları ve iyi içkisi varmış. Gümüş Kelebek adı. Pazarın çıkışında olacak" dedi. İnsan kalabalığı beni sarhoş etmiş gibiydi. Bütün algılarım puslanmıştı. Her yer ses, koku, renk, koşuşturma ve telaş içerisindeydi. Çılgın bir şenlik yeri gibiydi. Bir köy, hatta bir kasaba, bunun yanında yarı uykulu bir tempoda kalırdı. 'Bütün bu insanların acelesi de ne böyle' diye düşündüm. Hanı bulmamız zor olmamıştı, zira kapısının üzerinde devasa, parlak metalden bir kelebek figürü asılıydı. İçeri girdiğimizde, klasik bir han görüntüsü gördüğümde şaşırmıştım. Tam olarak ne beklemem gerektiğini de bilmiyordum. Anlaşılan, sarhoş insanların manzarası her yerde aynıydı. Bağırarak, yarım yamalak konuşan adamlar, abartılı kahkahalar, ahşaba düşen zar ve oyun kağıtlarının sesi. Saat akşam bile olmamışken, salon şimdiden hatırı sayılır bir şekilde doluydu. Tek tük meraklı bakış haricinde, hiç dikkat çekmemiştik. Şehirde insanlar, yabancı yüzlere karşı ilgilerini kaybediyorlar gibiydi. Bir köyde, herhangi bir yabancı fark edilip, üzerine sayısız dedikodusu çıkmadan iki adım bile atamazdı. Bara doğru ilerleyip, hancıdan iki oda istemiştik. Han tamamen dolu olduğu için, ustam ile aynı odayı paylaşacaktık. Odaya ilk çıktığımızda, eşyalarımı bir kenara bırakıp kendimi yatağın üzerine attım. Sırtım uzun süredir yatak yüzü görmüyordu. Arazide uyumayı seviyordum ama insan ara sıra yatağı da özlemiyor değildi. "Aç mısın, evlat" diye sordu ustam. "Kurt gibi" diye yanıtladım dürüstçe. "Ben birliğe kadar geçeceğim. Orada bir şeyler ikram ederler. Şunları al, girişteki pazardan canın çektiği ne varsa alırsın" diyerek elime bir kaç dahne koydu. "Ben sizinle gelmiyor muyum, usta" diye sordum. "Şimdilik gerek yok. Konu hassas olduğu için, birlik sekreteri ile özel görüşeceğim. Kendini daha rahat hisseder" diye açıkladı. Biraz hayal kırıklığına uğramıştım ama pazardaki yiyecekleri inceleme fikri de oldukça cazip gelmişti. "Siz nasıl uygun görürseniz, Bay Fernar" dedim. Ustam üstüne başına üstün körü bir çeki düzen verdikten sonra, beni odamda yalnız başıma bıraktı. Yatakta öylesine uzanıp dinlenmek ile, aç karnımı doyurmak arasında bir irade savaşı yaşanırken, guruldayan midem son sözü söyledi.  Ustamın elime tutuşturduğu paraları cebime atıp, yataktan doğruldum. Vakit kaybetmeden kapıdan çıkıp salona indim. Handa da karnımı doyurabilirdim ama akşam üstü oluyordu ve sıcak gücünü nispeten kaybetmişti. Hanın mayalı içki ve kirli vücut kokusu yerine, açık havayı tercih ederdim. Salonu aşıp, dış kapıdan kalabalığın arasına karıştım. Han hemen pazar yerinin önündeydi. Gürültülü curcuna son hızıyla devam ediyordu. Ne yaptığımı bilirmiş gibi, kendimi bir yerlere doğru ilerleyen insan akışına bıraktım. Geçerken göz ucu ile etrafa bakıyordum. Tezgahların başındaki satıcılar, adlarını bile daha önce duymadığım meyveler, otlar, sebzeler için bağırıyor, müşteri çekmeye çalışıyorlardı. Bana gereken doğru düzgün, sıcak bir yemekti. Az ileriden yükselen bir dumanın gökyüzüne dağılmasını fark ettim. Boyumdan dolayı biraz ilerimi bile göremiyordum. Bitmek tükenmez bilmeyen insan sırtı manzarası eşliğinde, kalabalıkla birlikte dumana doğru ilerledim. Hedefime vardığımda, bir grup esnafın kolayca elde yenebilir yemekler sattığı alana varmıştım. Çubuğa sarılı yumurtalı atıştırmalıklar, kestanecileri, patates için tıkıştırılmış sosisler... Yaratıcılıkta sınır tanımaz aşçılar geçiti gibiydi. Üzeri kıpkırmızı bir sosla kaplı tavuk parçaları satan bir tezgahın önünde bilinçsizce durdum. "Leziz butlardan ister misiniz, genç efendi" diye sordu göbekli aşçı. "Ne kadar" diye karşılık verdim. "Yarım ekmek sadece bir dahnecik. Buraların en meşhur tavuğudur" diye yanıtladı. "Bir yarım ekmek o zaman lütfen" dedim. Adam sanki hayır diyemeceğimi bilir gibi, daha cümlemi tamamlamadan, buharı tüten bir ekmeği parçalayıp, içini açmaya başlamıştı bile. Az önce ateşin üstünden aldığı bir tavuk budunu, kesme tahtasının üzerine koyup, ustalıkla bir çırpıda kemiğinden ayırıp ekmeğin içerisine yerleştirdi. Üzerine önceden karıştırılmış bir baharat karışımı ve sos ekledikten sonra, aceleyle adama uzattığım dahneyi cebe atıp ekmeği uzattı. Aşçının çalışmasını izlemek bile ağzımı sulandırmıştı ve etraftan yükselen sayısız yemeğin kokusu hiç yardımcı olmuyordu. Bu kalabalığın içinde sıkış tepiş yürürken yemek yemem mümkün değildi. Bir süre daha ilerleyerek, uygun bir açıklık bulmaya çalıştım. Bir süre sonra, tezgahların bitip, şehrin içine doğru ilerleyen bir yolun kıyısında buldum kendimi. yol yokuş yukarı doğru ilerliyordu. Şehrin en alçak kısmını, giriş kapısının olduğu, pazarı bulunduran alanı oluşturuyordu. Yokuşu biraz çıkıp, yolun kenarında bulduğum bir kaldırım taşına oturdum. Yukarıdan, pazar kalabalığını net bir şekilde görebiliyordum. İçinde olmanın aksine, dışarıdan insanları izlemenin dinlendirici bir etkisi vardı. Ekmeğimden ısırıp alırken, gözlerim tembelce pazar ahalisinin üzerinde dolanıyordu. Tavuk aşçının söylediği kadar iyi çıkmıştı. Sulu ve ağızda dağılır kıvamdaydı. Daha ağzımdaki lokmayı yutmadan, istemsizce bir ısırık daha aldım. Ne kadar aç olduğumu kendim bile fark etmemiştim. Süslü ve Bolga 'yı Gümüş Kelebek 'in ahırına yerleştirmiştik. Eğer ben böyle acıktıysam, tüm yolu beni sırtında taşıyan Süslü 'yü düşünmek bile istemiyordum. Ahıra gidip, hayvanların iyi bakıldığından emin olmayı aklımın bir köşesine yazdım. Düşüncelerim, öfkeli bir bağırış ile bölündü. "Seni aptal çocuk! Eğer gözlerin körse, evinde otur! Pis ayaklarınla, yepyeni ayakkabılarımı mahvettin!" diye küçük bir çocuğa bağırıyordu kır saçlı, kısa boylu bir adam. "Ben... Çok özür dilerim, bayım. Evim yok. Yiyecek bir lokma bulmak için bir hayır sever arıyordum. Yalvarırım yardım edin" diyen altı yedi yaşlarında kız çocuğu, görmeyen gözlerle tam önüne bakarak yakarıyordu adama. "Evin yoksa, git tapınaklara. Milletin piçlerini besleyecek değilim!" diyerek arkasını dönüp, tiksindiği suratından ve sesinden belli olan durumdan uzaklaşmaya yeltendi adam. Kör kız, göz yaşlarına boğularak adamın bacaklarına sarıldı. "Size yalvarırım iyi kalpli beyim. Eğer bir şeyler yemezsem düşüp öleceğim" diyerek. "Seni yılışık hamam böceği! Bir de pantolonumu mahvedersin ha!" derken kızı omuzlarından tuttuğu gibi bacaklarından ayırdı ve sesi yankılanan bir tokat patlattı.  Küçük kızın cılız vücudu, tokatın şiddeti ile sarsılarak geriye fırladı. İstemsizce elimdeki ekmeği taşa bırakarak ayağa fırladım. "Sen ne yaptığını sanıyorsun!" derken elim palamın kabzasına gitmişti.  Hırsını alamayıp, kızın üstüne yürüyen adam durup, sinirli gözlerle beni süzmeye başlamıştı. "Sen karışma velet! Yoksa sen de tokatlarımdan nasibini alırsın" diye payladı beni. "Bunu denediğini görmeyi çok isterim" deyip palamı, parmak boğumlarım beyaza dönene kadar sıktım.  Adamın kim olduğu, ne dediği umurumda değildi. Düpedüz, küçük, kimsesiz kör bir kıza zorbalık yapıyordu. Biz evsizlerin, yetimlerin, birbirimizden başka ailesi yoktu. İyi ya da kötü. "Beni tehdit mi ediyorsun sen, bacaksız" diye tehdidini sürdüren adamın gözleri, bir parça da şüphecilik barındırıyordu. "Asıl sen görev başındaki bir kraliyet korucusuna hakaret edip, bir de üzerine mi yürüyorsun. Bakalım şehir muhafızları bunun hakkında ne düşünecek, seni yaşlı zorba" diye çıkıştım. Ne bir şehir muhafızı tanıyordum, ne de görev başındayım. Bu sorunu kaba kuvvet ile çözebileceğimi sanmıyordum. Ne yapacaktım yani? Silahsız bir adamı, şehrin ortasında palam ile kovalayacak mıydım? Neyseki sözlerim adam üzerinde etkili olmuştu. En azından şansını denemek istemiyor gibiydi. "Dua edin vaktim yok. Yoksa siz iki velete ben yapacağımı bilirdim" diyerek arkasını döndü ve hızlıca uzaklaşmaya başladı. Adamdan dikkatimi alıp, hemen hala göz yaşları içinde yerde yatan kızın yanına koştum. "Gel, seni şuraya oturtalım. Canın acıyor mu" derken küçük kızı kollarından tutup, ayağa kaldırdım. Kız cevap vermemişti ama onu taşımama da itiraz etmemişti. Üstünde hırpani tek parça bir tunik vardı. Kolları ise, kurul dallar kadar incecikti. Benden bile zor zamanlar yaşamış olduğu açıktı. En azından iyi, kötü de olsa düzenli olarak yemek yemiş ve yatacak bir yerim olmuştu. Bir gün kendimi şanslı sayacağım hiç aklıma gelmezdi. Kızı, biraz önce huzurla yemek yediğim taşa götürüp oturttum. Boş bakan gözlerinde hala gözyaşları doluydu. "Hadi ağlama artık. O pislik sana tekrar el süremez. Al biraz yemek ye" diyerek ekmeğimi elime tutuşturdum. Küçük kız hiç cevap vermeden ekmeğimden büyükçe bir ısırık alarak, gözlerini bana dikti. Yanlış görmüyordum, biraz önce kör olan, boş boş etrafa hüzün yağdıran o ela gözler, tam benimkilere kitlenmişlerdi. İçimdeki şaşkınlık, suratımda yankılanmış olacaktı ki, küçük kız gülümsedi. Kulaklarının üstünde, gelişi güzel kesilmiş kumral, kirli saçlarını pis eliyle geriye atıp bir şeyler söyledi. "Azonun dadu bolyomusan goluca" "Ne-Ne diyorsun" dedim ağzım açık kalarak. Büyük lokmasını aceleyle çiğneyip mideye gönderen kız "Ağzının tadını biliyormuşsun, korucu diyorum" diye devam  etti. "Sen kör değil miydin" deyi verdim. "Bence aşçıya gidip teşekkür etmelisin. Bu mucizevi tavuk, körlerin bile gözünü açıyor" derken cebinden bir kese çıkardı. "Bence o pis domuz, benden bile daha kördü. Onu bu ağırlıktan kurtararak büyük bir iyilik yaptık"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE